Oğuzlar, yani Anadolu’yu bize yurt eden boylar; önce 1058’de Yınal Bey’i, akabinde ise 1064’te Kutalmış Bey’i desteklediler. Kime karşı? Devlete karşı. Üstelik kendi kurdukları devlete karşı! Peki bizi Anadolu’nun kapılarına kadar getiren, yani 1071’e giden yolu açan kimlerdi? Elbette yine onlardı. Alparslan’dan önce onlar vardı. İsyanları hakikat, isyanlarına verilen cevap ise istikamet üzerineydi. Onlara hain diyecek olanın alnını karışlarım! Ne Yınal haksız Tuğrul haklıydı, ne de Kutalmış haklı Alparslan haksızdı. Böyle onlarca olay var şanlı tarihimizde. Gel gör ki siyaset ehlinde bileni getirmek, anlayanı konuşturmak ve siyaseti hakikat üzerine yapanı bulmak zor. Onlar; ön yargılarla, riyakarlıkla, vehimlerle, manipülasyonla ve yalan üzerine türlü kirli propaganda yaparak tahrifat ve tahribat yapmakla meşguller. Devlet milliyetçisi bu arkadaşlar, Türk milliyetçisi değiller; İngilizlerin şekil verdiği, Almanların yön çizdiği bir “milliyetçilik” anlayışı bunlarınki. Sözünü ve gücünü tarihten alan bir milliyetçilik değil bu; Türk’ten bihaber, şuursuz bir milliyetçilik bunlarınki. Oysaki ecdadımızın yaptıkları ortada. Elli günlük tecrit niye?
Önce bilmek, sonra anlamak gerek. Bilmeden anlayamazsınız, anlayamazsanız bilseniz neye yarar. Bilmek için inkâr politikalarının propaganda kitaplarını bırakıp, resmi tarihin ardına bakmak; anlamak içinse olayları neden-sonuç ilişkisi ile değerlendirip, empati kurmak gerek. Ve olayların arkasındaki sosyolojik ve ekonomik nedenler kadar, psikolojik nedenleri de anlamak gerek. Zira psikolojiyi anlamadan hamle yapmak; strateji ve taktik ne kadar iyi olursa olsun bozguna götürebilir. Yeter mi? Yetmez. Bilip ve anladıktan sonra, yani hakikati gördükten sonra, ona sırtımızı dönmememiz gerek. Siyaset zalimdir, siyaset zordur. Telif ve terkip edici bir siyaset; sanatkâr gibi düşlemeyi, zanaatkar gibi işlemeyi iktiza eder. Devlete asabiyetin şekil vermesi, şekil alan devletin ise asabiyeti yutmasına müsaade etmemek gerek. Ve Türkiye’nin asabiyetinde, Öcalan ve onu destekleyen milyonlarca Kürtün önemli bir parça olduğunu artık kabul etmek gerek. Elli günlük tecrit niye?

Türk isyan edince ihtilal oluyor da Kürt isyan edince neden terör oluyor? Olmaz. Türk halk önderleri halkını korumak isteyince kahraman oluyor da Kürt halk önderleri halkını korumak isteyince neden hain oluyor? Olmaz. Peki, “Ya biz onları ya onlar bizi” kafasıyla siyaset yapılan yerde hukuk ve demokrasi; Kürtsüz kalan bir Türkiye ile Türkiye yüzyılı mümkün olur mu? Olmaz. İnkâr yüzyılı geride kaldı, sıra ikrar yüzyılında. Tabular tek tek yıkılırken, ezberlerin de teker teker bozulması gerek. Hep bir sonraki adımı, adımları düşünmek gerek; “yenmek”, en büyük yenilgiye kapı aralamasın! PKK “yenildi” algısını yaratmaya çalışmak, barışı yengi-yenilgi dikotomisine indirgemeye çalışmak; Türkiye’ye barış değil yıkım getirir, kör olmamak gerek! Kitabın ortasından konuşmak gerek; ne Abdullah Öcalan bebek katilidir ne de Türkiye Cumhuriyeti katil devlettir! Hakikat budur, buğz etmemek gerek. Ve siyaseti hakikat üzerine yapmadan, Türkiye yüzyılı mümkün değil. Elli günlük tecrit niye?
Öcalan teslim olanlardan olmadı, saraya girenlerden de olmayacak. PKK ise kendisinden evvelkiler gibi harici olaylara veya harici desteğe güvenerek isyan etmedi, etmeyecek. Öcalan da PKK da yerli ve millidir. Öcalan’ı şeytanlaştırarak milyonların iradesini iğfal edilmiş gibi gösterme çabası beyhude. Tarihte bu tarz Bizans siyasetinin örnekleri çok, faydası ise yok. Öcalan’a gönül veren milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var. Onlar bunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Kürt halkı bu tuzağa düşmedi, düşmeyecek. Peki amaçları ne o vakit? Gayet basit; isyanı terörize edip Öcalan’a indirgeyerek, hareketin hakikate dayanmadığını ve toplumsal olmadığını ispata çalışmak, çabalamak. Kime? Türklere. Yani amaç Türkleri aldatmak. Öcalan ve PKK; bir ucunda oldukları doğrunun, sıfır noktasına doğru oldukça fazla yol aldılar. Ne bağımsızlık ne de özerklik istiyorlar; onurlu bir barış, hukuka dayalı bir entegrasyon istiyorlar. Devlet buna karşı gereğini yapıyor, yapmaya çalışıyor. Peki ya iktidar? Öcalan ve arkadaşları için tezyif ve tahkir kabul edilemez. Siyaseten birileri üç dakika kalabiliyorsa eğer suyun altında, hepimize göstermiştir ki Öcalan üç saat kalabiliyor. Savaş dönemi bitti, barış vakti. Artık yeter. Elli günlük tecrit niye?
“Korkma!” demiş İstiklal şairimiz Akif; yüz yıl geçmiş, hala daha bu korku niye! Aksa Tufanı harekâtından sonra cin şişeden çıktı, zalimin zulmü arşa vardı ve hakikat bütün çıplaklığı ile ortaya saçıldı. Devletin bir kanadı bunu gördü ve bin yıllık devlet aklı ben daha ölmedim, buradayım refleksi gösterdi; 22 Ekim ve 27 Şubat işte budur, gelmekte olana dur diyen bir büyük Türk-Kürt ittifakıdır. Geçmişte yaptığımız hatalardan ders almak gerek. Moğollar için hazırlanan ve Erzurum’da bekletilen orduyu, Türkmenlerin üzerine salmak nasıl ki Anadolu-Kürdistan kapılarını Moğollara açan ve devleti yıkıma götüren fahiş bir hataysa; bugün de artık olası bir TSK-PKK veya Türk-Kürt çatışmasına fırsat vermek, yine benzer sonuçlar doğuracak büyük bir hataya sebebiyet vermek demek. Moğol olmaz İsrail olur, netice aynı olur. Hesapsızlığın sınırsızlığının nelere mal olacağını daha yüz yıl önce göstermedi mi bize İttihatçılar? Niyet halis olmuş neye yarar. Kartlar açık, tehdit etmeye de blöf yapmaya da gerek yok. Akıntının yönü belli, akıntıya karşı kürek çekmenin anlamı yok. Zaman aleyhimize işliyor, Bizans oyunları ile kaybedecek vaktimiz yok. Elli günlük tecrit niye?
Tayyip Bey; Türkün töresinde derler ki “Devlet kapısından çabuk geçen mütegallibe kesilir”. Kesilmeyin artık. Tayyip Bey; bilirim, zayıflık kötü şeyler yaptırır. Yapmayın artık. Tayyip Bey; bu millet çok yorgun, üstelik yorgunluk sadece bedeninde de değil, yüreğinde. Yormayın artık. İki yıl olacak; parmağınızı kımıldatmadınız, bir damla ter akıtmadınız barış için. Elinizdeki “terör” oyuncağı gitti, sudan çıkmış balığa döndünüz. Sağı solu terörize etmeden, milleti korkularına hapsetmeden siyaset yaptığınız tek bir gün yok son on yılda. Allah var, millet de devlet de size iyi dayanıyor. Bu milletin sabrını daha fazla zorlamayın. Çankaya orada; ya oraya geçin ya da o çok sevdiğiniz koltuğunuzun hakkını verin. İcra makamısınız ama gölge etmekten başka bir icraatınız yok. Yok öyle hiçbir şey yapmadan armut piş ağzıma düş. Bu savaşı siz başlatmadınız evet. Ama siz sürdürüyorsunuz. Tayyip Bey, devlete de millete de zarar veriyorsunuz. Ve bunu; mesele üzerine düşünüp taşınıp değil, tamamen kişisel çıkarlarınızdan dolayı yapıyorsunuz. Kemalizm’in bir numaralı misyoneri oldunuz; İsmet Paşa veya Kenan Evren sizin kadar iyi tatbik edemedi Kemalizm’i. “Nereden nereye” diyorsunuz ya hep, bir dönüp aynaya bakın Allah aşkına. Ürküterek veya tatmin ederek sessizleştirdiğiniz, devşirdiğiniz siyasetçilerden değil Öcalan. Tertip ve tanzim gerekiyor. Bunun içinse ivedi olarak tavzif gerekiyor. Elli günlük tecrit niye?
Samimiyet nerede? Akıl nerede? Büyük düşünme nerede? Hem kendimize güvenmemiz hem de muhatabımıza güven vermemiz gerek. Önce ardına on yılları alan büyük bir birikim gelir, akabinde ise küçük bir ana sıkışan büyük bir sıçrama; tarihin mekaniği böyle işler. Biz böylesi bir birikime sahibiz; asırları devirdik, nice badirelere göğüs gerdik, çok bedel ödedik. Şimdi sıra bu birikimin hakkını vermede; tarihi ittifakı, ahdi güncellemede. Gelmekte olanı birileri görüyor belli. Lakin belli olan bir şey daha var ki o da bu görüşün kâfi gelmediği. Pasifize ederek entegre edemezsiniz. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Elli günlük tecrit niye?
Sıklıkla ifade ediyorum, “İl gider töre kalır” demiş Türk. Yani kutsal olan, öncelikli olan devlet değil hukuktur demiş. Ama bunu demekle kalmamış, devlete giden yolu da yine belirtmiş; Oguş-Urug-Boy-Budun-İl demiş. Töresi devletinden önce geliyor madem, o vakit neye lazım bu devlet? Devlete giden bu yolun temel motivasyonu ne? Türk, buna da asırlar öncesinden cevap vermiş; “barış” demiş! Hukuk devletten önce gelir ama barış hukuk ile iç içedir. Türk devlet anlayışının ortaya çıkışında amaçlanan hükmetmek veya dayatmak değil, barış ve uzlaşı içinde yaşamaktır. Hukuk, devletin zemini; barış ise devletin direğidir Türk için. İllik, illeşmek; barış ve uzlaşı üzerine hükmetmektir. Hukuk devletten önce geliyorsa, devlet de barış ve uzlaşı demekse Türk için, Türkiye Cumhuriyet devleti ne kadar Türk? Elli günlük tecrit niye?
Sadece sandığa dayalı demokrasi, sadece zora dayalı devlet ilkeldir; ulus devlet ilkeldir. Aşmamız gerek. Dayatarak, boyun eğdirmeye veya diz çöktürmeye çalışarak barış olmaz. Bu şekilde olan “barış” da Türk barışı olmaz; olsa olsa Kartaca Barışı olur ve onun da Pirus zaferinden farkı yoktur. Böyle bir halde ise belki şimdi değil ama çeyrek asır sonrası çok büyük bir yıkım getirir. Oysaki hayalimiz Türkiye yüzyılı değil miydi? Barış; arzuya, rızaya ve uzlaşıya dayalıdır. Barış, toplumsal sözleşme üzerinedir. Barış, düzene dairdir. Siyasal olan ile siyasal alan örtüşmezse barış olmaz. Siyasal olan İmralı’dır, siyasal alanı tüm Türkiye’dir. Elli günlük tecrit niye?
Savaşın bedelini fazlasıyla ödedik, barışın rahmet ve bereketine ihtiyacımız var!













