Gürkan Çakıroğlu yazdı: Barışın hikmeti

Türklüğün mümeyyiz vasfı nizamı alemcilikti. Lakin daha öz yurdumuzda sağlayamıyoruz nizamı. Önce Selçuklu, sonra Osmanlı barışı ile ilham olduk dünyaya. Lakin daha öz yurdumuzda sağlayamıyoruz barışı. Türk töresine göre devlet olmak için, devletin kerim olabilmesi için illeşmek, yani barışmak gerek. Ve barış, selam demek; barışmak istediğin insanlara selamünaleyküm diyebilmen gerek. Ne Abdullah Öcalan’a ne de gerillaya böyle bir selam edeni duyamıyorum, onların ellerini sıkanı göremiyorum. Böyle olmaz.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş diyor ki; “Örgütün fesih ve silahsızlanması sağlanmadan yasa uygulanmayacak. Birinci sigorta budur”. Bilakis, sigortaları baştan attıran tutum budur; yakışmıyor Numan Bey. Ama ne yapalım, sizi de böyle kabul ettik. PKK silahları bırakmalı evet, ama silahları bırakmak ilk adım değil son adım olmalı. Samimiyet, feraset ve cesaret bunu gerektirir. 1000 yıllık akdi bozdular, 100 yıldır çatışma ortamı hâkim. Akdi tazeliyoruz değil mi? Ne diye şart koşuyoruz? Terörsüz Türkiye adına, Türkiye yüzyılı adına suyun bu tarafında Devlet Bahçeli dışında hiç kimse, hiçbir şey yapmadı. Tayyip Erdoğan halen daha top çevirmeye devam ediyor. Lafla peynir gemisi yürümüyor, taşıma suyla değirmen dönmüyor; devletin başı, başkan gibi davranmıyor ya da davranamıyor. Böyle olmaz.

Barışın hikmeti
Gürkan Çakıroğlu yazdı: Barışın hikmeti

Beklediğimizden fazla, hak ettiğimizden az yol aldık. Kaşlar çatık, suratlar asık, moraller bozuk. Husumeti yok etmek ve hısımlığı ihya etmek lafla olmaz, lafta kalarak olmaz. Memleket, kendine zarar veren bir çılgınlığın içindeydi yüz yılı aşkındır, kardeş kanı dökülüyordu. İnkâr ile itham ile ihata ile olmadı, olmuyor, olmayacak. İkrar ile itiraf ile ikmal ile olabilir ancak. Nifak sokmak ve fitne çıkarmak isteyen çok. İçten pazarlıklı olmamak gerek. Aynalara bakarak veya gölgeleri takip ederek olmaz; suretlerle, muhataplarıyla yapılabilir ancak sulh-i siyaset. Barışma girişimi, barışın kendisi değildir. Halk bir şeyler duyuyor sürekli, ama neler döndüğünü bilmiyor; kuşku ve korku bundan. Barış muhkem olur, müteşabih olmaz. Hukuk yoksa barış sahtedir, hukuk ile ancak sahih bir barış elde edilebilir. Hukuk yok. Daha başında ifade ettik; çatısı umut hakkı olanın, zemini hukuk devleti olmak zorunda.

Barış dilenmiyor hiç kimse, barış diliyor herkes. İnsanları onursuz bir barışa zorlamak, kanlı bir savaşa davetiye çıkarmaktan farksızdır. Mizansenlere gerek yok; bir ‘selamünaleyküm Abdullah Öcalan’ yeter. Hiç şüphesiz ki o da ‘ve aleykümselam’ der. Kök kurursa, dallar büyür mü hiç? Mevcudu iyi anlamadan, sonrasını iyi planlamadan düzeni yıkarsanız, gelen gideni aratır. Gelmekte olana hazırlıklı olmak gerek. Komplolar kuşatmışken dört bir yanımızı, bu ciddiyetsizliği ne ile izah etmek gerek? Bölge yangın yeriyken ve at izi it izine karışmışken, 22 Ekim-27 Şubat mutabakatı ile Ankara’nın yanında olacağı, duracağı kesin olan bir PKK’ya daha baştan silah bırak demek ne kadar rasyonel, ne kadar reel? Ne olursa olsun süreç ilerliyor çok şükür, ama sendeliyor da artık. Zira yereldeki ivmemiz, bölgedeki fırtınaya karşı zayıf kalıyor. Zayıf kaldığımız için de bizi İran’ın veya Husiler’in üzerine sürmeye çalışan dış mihraklar eksik olmuyor. Aden veya Basra körfezinde kardeş kanı dökmeyi hiçbir şeyle açıklayamaz Türkiye. Olması halinde vatana ihanettir bu. Önce Kürtler üzerinden denediler bölgeyi yangın yerine çevirmeyi, olmadı şimdi Türkler üzerinden deniyorlar. Cumhurbaşkanı’nın siyaseten içinde bulunduğu zor şartlara rağmen, böylesi bir gaflet ve delalete müsaade edeceğine ihtimal vermem, vermek istemem.

Bilmek, kavramak ve nihayetinde doğru zamanda, doğru zeminde hüküm vermek gerek; hikmet, en büyük nimet. Alim değil arif gerek bize. Hikmet sahibi, arif bir cumhurbaşkanı gerek bize. Ama ara ki bulasın, nerde? Barışın hukuk gerektirdiğini bilmek, “sulhte hayır vardır” ayetini kavramak ve zamanın da zeminin de olgunlaştığını görmek, gereğini yapmak gerek. Yüzeyde kalmamak, derinlemesine düşünmek gerek. Herkes Tayyip Bey’den korkuyor, Tayyip Bey de koltuğunu kaybetmekten korkuyor. Hikmet; doğruyu bilmek, bildiğini doğru değerlendirmek ve değerlendirmeyi doğru zamanda eyleme dökmektir. İbrahim’i ateşe atmaya, Musa’yı terk etmeye, İsa’yı çarmıha germeye, Muhammed’i (sav) ise taşlamaya kalktılar; halk mıydı bunları yapan? Değildi. Kitleler, halkın kendisi değildir. Liderlik, gerektiğinde kitleleri karşına alabilmektir. Erdoğan bunu defalarca yaptı. Şimdi yapamamasının makul bir gerekçesi yoktur. MGK eliyle ipe un sermesinin izahı yoktur. Minderden kaçmasının ne kendisine ne de millete faydası yoktur. Sürece dair hezimetin mesuliyeti de zaferin takı da artık onundur.

Barışa dair olgusal veya algısal hiçbir gelişme yok; imgesel olanın ise millete bir faydası yok. Değişim ilerleme getirmiyorsa, bir şey ifade etmez. Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının “değişiminin” hiçbir şeyi değiştirmemesi önümüzdeki en “yeni” örnek. Farklı fay hatları ile bölünmüş, kırılgan bir süreci yönetmek zordur elbet, maharet ister; geçiştirmek yönettiğin, idare etmek ise liderlik ettiğin anlamına gelmez. Tayyip Bey hala daha ya geçiştiriyor ya da idare ediyor. Biz nerede hata yaptık değil de bize kim ihanet etti sorusu soruldukça, gelmez barış. Soru halen daha yanlış soruluyor. Özne PKK değil, özne devlet ve rejim. Örgütten değil, devletten beklemek gerek birçok şeyi. Bu tutum bırakılmadan, PKK’nın silahları bırakması hiçbir şeyi değiştirmez. Böylesi bir halde Türkiye yüzyılı yaşanmaz. Hakkında ayet mi var ulus devletin? Ulus devlet mi vardı 1500 yıl önce biz ilk devletimizi kurar iken? Devletin ulusu olmaz, ulusun devleti olur. Ulus ise etnisiteye değil, demokrasiye dayanarak olur. Aklı başında hangi insan veya devlet, kendi eliyle kendi gücünü yok eder?

En büyük “silahı” barıştır Türkiye’nin; üç büyük barışa gebe Türkiye. Türkiye yüzyılı ülküsü, bu üç büyük barışın hayata geçmesi ile hayat bulacak. Bir anlık duraksamanın dahi ciddi bedelleri olur. Düşünceler, duyguları hesaba katmalı, ama duyguların da gölgesinde kalmamalı. Barışın başının belası olan korkudur. Daha fazla alan açılmamalı, prim verilmemeli korkuya. Korku belasından muzdarip siyaset. Korku ayak bağı oluyor bize, geciktiriyor barışı; barışın gecikmesi ise güç kaybettiriyor Türkiye’ye. Acıların bilediği bir dilden barış gelmez. Maksat safları belirginleştirmek mi yoksa sıklaştırmak mı? Rüzgâr ektik, fırtına biçtik; savaş bizden çok şey götürdü. Kaybettiklerimiz, onların geride bıraktıkları ve gelecek kuşaklar adına barışı tahkim etmemiz ve barışın hasadını toplamamız gerek. Lakin; ekini hukuk olan bir barışın hasadı eşitlik, özgürlük ve refah olur ancak. Hukuk olmadan, barış olmaz; barışacaklarının hukukunu tanımadan, barış olmaz; barışacaklarınla selamlaşmadan, barış olmaz.

Son olarak basit bir soru ile bitirelim; Öcalan veya Bahçeli ya da Erdoğan’ın üçünden birinin başına bir şey gelse, süreç ilerler mi? Kimi liderler sizi bir yere kadar götürür, bir yerden sonra ise engel olur. Kimi seçeceğini bilmek kadar, kimden vazgeçeceğini de bilmek gerekir. Zamanımız dar, elimizde bu üçlü var; bu üçlünün de az bir zamanı var. Biz, olamamış bir ulus; biz, gün yüzü görememiş bir milletiz. İntizar edecek durum yok, ama inkisar hali ortada. Herkes barış diyor, ama barışın hikmetini kavrayanı göremiyoruz. Hikmet; silahların bırakılmasında değil, silahların aynı yöne doğrultulmasında. Lakin maalesef bunu idrak eden liderliği de göremiyoruz, en azından şimdilik. Silahlara veda derken, barışa elveda demeyelim. İlla öncelikse silahların bırakılması, hukuka öncelik verelim. Bazen bir selam, bazen de bir armağan yeter; yeter ki anlamını, değerini bilelim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş