Hukuk ya devletin üstünde ya da devletin ayakları altındadır. Eğer bir ülkede yasaları çiğnemediğiniz halde cezalandırılma ihtimaliniz veya çiğneseniz dahi cezalandırılmama ihtimaliniz varsa, orada hukuk devletinden bahsedilemez. Zira hukuk ya vardır ya da yoktur. Bunun ortası yoktur. Ve Türkiye, hiçbir zaman hukuk devleti olmamıştır, olamamıştır. Son zamanlarda ise post-modern bir totaliter devletten farkı kalmamıştır. Mücadele edilen şeyin yedi başlı bir ejderha olduğu gözden kaçırılmamalı ve sanki sadece son on yıldır hayatımıza girmiş gibi de davranılmamalıdır. 1925’den beri durum budur. Bu anlamda bizi bu cendereden çıkaracak her mücadele kıymetlidir. Birileri, bir kesim veya bir ideoloji için değil, Türkiye için mücadele etmeliyiz!
AK Parti-CHP çekişmesi, kayıkçı kavgasıydı. Umarım AK Parti-YENİ Parti çekişmesi benzer bir şeye dönüşmez. YENİ Parti meselesi Ekrem İmamoğlu’nu aşalı çok oldu. İmamoğlu artık bu meselede özne değil. Özne artık millet. Mesele ise rejim tarafından milletin reyine tasallut olunması. Düne kadar parti kapatılarak yapılan bu tasallut, bugün artık butlan kararları ile yapılmaya çalışılmakta. Yollar ayrı olsa da eylemler aynı. Ve millet bunu yemiyor, yemeyecek. “Bir iş dıyk oldukta müttesa olur” der Mecelle. Yani fazlaca sıkışırsa bir iş, kendiliğinden genişler. Fazlaca sıkıştırdı rejim CHP’yi, buradan genişleme kaçınılmazdı. Bu saatten sonra Özgür Özel ve arkadaşları genişlemeyi daraltacak fahiş hatalar yapmadıkça, misal İmamoğlu’nun esas oğlan olduğunu unutmak veya unutturmaya çalışmak gibi, geleceğin önemli partilerinden birisi olacaklar. İmamoğlu partiye liderlik etmeli, parti de liderin kim olduğunu göstermeli. Lakin maalesef hata yapma ihtimalleri azımsanmayacak kadar yüksek. Zira hem kadroları ortada hem de net bir şekilde görüldü ki partiyi kendi rızaları ile kurmadılar, milletin zoruyla kurmak zorunda kaldılar. Ama eldeki kuş onlar ve dalda da başka kuş yok. Yolları açık olsun.
- Özgür Özel ve 90 milletvekili CHP’den istifa etti: YENİ Parti için kuruluş başvurusu yapıldı
- YENİ Parti resmen kuruldu, Özgür Özel genel başkan seçildi: Tüm gün ne oldu?

YENİ Parti, kurulur kurulmaz ilk büyük sınavı ile de karşı karşıya. Bakalım ne yapacaklar? Kemalist mi kalacaklar, yoksa Kemalizm’i geride mi bırakacaklar? İmralı sürecinde yaptığı hatayı tekrar edecek mi İmamoğlu? Göreceğiz. Zira bu ahtapot rejimi aşma ve tarihi bir sıçrama yapma ihtimalinin eşiğindeyiz. Çerçeve yasa dedikleri mefhum, mevhum olmadan TBMM’ye gelebilirse eğer; hem 1925 ile başlayan Kemalist rejimde de-Kemalizasyon’a girilebilecek hem de 2006 ile başlayan devlet içi iç savaş dönemi sona erdirilebilecek. Yani bir taşla iki kuş vurma; hem devlet ile PKK arasındaki savaşı, hem de devletin kendi içerisindeki iç savaşı sona erdirme ihtimalimiz var. Bu anlamda çerçeve yasayı idealize etmemek, idare edecek kadar olmasına odaklanmak gerek. Zor evet. Ama imkânsız değil. Sansasyonel değil rasyonel adımlar peşinde koşabilirsek, sakin kalabilirsek ve meseleye Hudeybiye anlayışı ile yaklaşabilirsek; savaşın her türlüsünü sona erdirmek ve Türkiye yüzyılı hayalini gerçeğe dönüştürmek elbette mümkün.
Kemalizm ile başlayalım; Kemalizm yüz yıldır iktidarda. İslamcı kesimden birisinin çeyrek asırdır hükümetin başında olması bir şeyi değiştirmedi, değiştiremez. Zira İslamcısı, milliyetçisi, solcusu fark etmez ya hepsi Kemalizm’in paltosundan çıkmakta ya da çıkmasa bile sonrasında devşirilmekte. Yani Kemalizm kendisini değil belki ama, kadrolarını güncelleyerek iktidarını bir şekilde daim kıldı. Ve bu, Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Kemalizm fetiştir ve fetiş olan ilkeldir. Mekke’nin tavaf edilmesini aşar nitelikte tavaf ediliyorsa Anıtkabir, kim hacı kim hoca tekrar düşünmek gerekir. Kemalizm irticacıdır, devleti 1925’in hal ve şartlarında hareket etmeye zorlar. Kemalizm miyoptur; ufku dardır, anlık düşünür, anı düşünür. Kemalizm anksiyetiktir; korku, kibir ve kompleks ile yoğrulmuştur. Kemalizm; Türklüğü sindirmenin, Kürtlüğü inkâr etmenin adıdır. Kemalizm anti-demokrattır, demokrasi düşmanıdır. Kemalizm Prokrustes’tir, onun çizdiği sınırları aşarsanız veya altında kalırsanız onun gazabından nasibinizi alırsınız. Kemalizm, iktidarını milletin sırtına dayanılmaz yükler yükleyerek güçlendirdi. Kemalizm yüzündendir ki cumhuriyet hep eksik, hep yarım kaldı; bu açıdan ikinci cumhuriyet tartışmaları da anlamsız kaldı. Zira henüz daha birincisini tamamına erdiremedik ki cumhuriyet 2.0’ın peşinde koşalım.
Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu düşünmüyorum; tabii ondan ders alıp, gerekli hamleleri yapabilirsek. Lakin maalesef bu hususta başarılı olduğumuz söylenemez, özellikle son üç yüz yıla bakıldığında. Devletin içerisinde her daim ayrışmalar, çatallanmalar olur; farklı klikler, cemiyetler, kesimler arası güç mücadeleleri olur, olacaktır. Ama öyle zamanlar vardır ki bu sessiz çatışma halleri, kuvveden fiile çıkarak kılıçların çekildiği sesli iç savaş hallerine dönüşür. Bizim devletimiz son üç yüzyıla böylesi büyük devlet içi iç savaşlarla giriş yapmıştır. 1806’da ikinci Edirne Vakası olarak tarihe geçen olay ile başlayan iç savaş dönemi, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile; 1906’da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin yani İttihatçıların silahlı kanadının kurulması ile başlayan iç savaş dönemi ise 1926’da İzmir Suikastı ve yargılamaları ile sona ermiştir. Ve maalesef, ne 1826 ne de 1926 devletin derdine derman olabilmiştir. Peki 2006’da Danıştay Saldırısı ile başlayan ve akabinde gelen Ergenekon-Balyoz yargılamaları, AK Parti’ye açılan kapatma davası, Gezi olayları, 17-25 Aralık, çözüm sürecinde masanın devrilmesi, hendek olayları, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında gelen siyasi tutuklamalar-yargılamalar ile devam eden iç savaş dönemi 2026’da çerçeve yasa ile sone erecek mi? Göreceğiz.

Çeyrek asrını geride bıraktığımız bu yüzyılın kalanının nasıl şekilleneceği, önümüzdeki günlerde biraz daha netlik kazanacak. Tayyip Erdoğan olamadı, İmamoğlu’nun olmaya niyeti yok; bakalım Abdullah Öcalan Theseus olabilecek mi? Öcalan; Kürtlerin Türklere düşmanlık etmemesini sağlayan en önemli siyasi aktör oldu. Bunun önemini idrak etmek gerek. Öcalan; tüm siyasi söylemlerini, en çetin savaş şartlarında bile Türk düşmanlığı yapılmaması üzerine kurdu. Bunun kıymetini bilmek gerek. Öcalan’ın düşmanı hiçbir zaman Türk halkı olmadı, her daim Kemalist rejim oldu. Bunun farkına varmak gerek. Öcalan’ın varlığından rahatsız olanlar, esasen onun yokluğundan korksunlar. Zira o olmasaydı, Orta Doğu’nun savaş alanına döndüğü böylesi bir zamanda ne olurdu Kürtlerin ve Türkiye’nin hali, düşünmek gerek. Öcalan’ın öncü birlikleri olan, onun barış gücü olarak hareket eden dervişleri; tahakküm ve taksim değil, telif ve terkip üzerine bir siyasi dil geliştirmeye çalışıyorlar. Lakin kâfi gelmiyor, Öcalan aktif olarak işin başına geçmeli. Demirtaş demesin hiç kimse; ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin ne ise, Öcalan olmaz Demirtaş ile devam edin de odur. Öcalan bu işin hamuru, Demirtaş ise o hamurdan yapılan pastanın üzerindeki çilektir.
Çerçeve yasa üzerinden PKK’lılar ne olacak soruları gündemde elbet. Bu meseleye dair çokça yazdım. Lakin bizim “baltacılar” höykürmeden bir kere daha ifade edeyim. PKK’nın şahsı manevisine bakmalıyız biz, tıpkı devletin şahsı manevisine baktığımız gibi. Zira orada Kürt halkının varlık mücadelesi, haysiyet ve şerefi duruyor. PKK’nın kuruluşu ile silaha sarılışı arasındaki zaman farkına ve o zamana sığan sonsuz zulme bakarsanız; silahlı mücadelenin PKK için bir keyfiyet değil zaruret olduğunu anlarsınız. PKK, silahlı mücadele ile sınırlanamaz; onun hem üstünde hem de ötesindedir. Bu meselede hesap yapmayalım, emin olun yaparsak eğer alacaklı olan devlet çıkmayacak. Ve PKK şiddete indirgenemez, tıpkı devletin faili meçhullere indirgenemeyeceği gibi. Ve elbette devlet şiddetine karşı kör ve sağır olursanız, PKK’nın şiddetini sebepten mücerret addedebilirsiniz. Lakin bu, hakikati değiştirmez. PKK, Kürt modernleşmesinin mihenk taşıdır, sıçrama tahtasıdır. Kürt modernleşmesinin Rojava, Başur ya da Rojhilat’tan değil de Bakur’dan filizlenmesinin sebebi Öcalan ve PKK’dır. “Ben de Kürt’üm” fısıltıları, “Ben Kürt’üm” haykırışlarına dönüştüyse eğer, PKK sayesindedir. Güneydeki birileri gibi mandacı değildir PKK, hamisi de yoktur. PKK, bir takım Türk milliyetçileri gibi halkına dalkavukluk yaparak değil, bilakis onu en ağır şekilde eleştirerek yükselmiştir. PKK, sadece ilkel Türk milliyetçiliği ile değil, ilkel Kürt milliyetçiliği ile de savaşmıştır. Bunu görmek, Berivan’ı bilmek gerek. PKK TSK’nın bileğini bükemedi, TSK’da PKK’nın belini kıramadı; o vakit el sıkışma vakti, sulh olma vakti. PKK için zafer ayakta kalmaktı, kaldı; devlet için zafer anlamaktı, anladı. Aksi halde 22 Ekim ve 27 Şubat olamazdı.

YENİ Parti demişken, tabii bir de yenilenecek parti var. DEM Parti’den Demokratik Cumhuriyet Partisi’ne (DCP) geçiş de hiç kolay olacak gibi durmuyor. CHP’den YENİ Parti’ye geçiş milletin zoruyla oldu. DEM Parti’den DCP’ye geçiş de sanırım Öcalan’ın zoruyla olacak. Zira Öcalan’ın bu geçiş dönemini aktif olarak yönetmediği sürece bu dönüşüm oldukça zor görünüyor. Teori yaysa, pratik oktur; hedefe varmak için yaya ihtiyaç var evet, ama hedefe varan oktur. Hevallik ile DCP olunmaz, rehevallik gerek; Kürtler diğer tüm kesimleri yoldaş olarak yanlarına katmak için hareket etmedikçe DCP hayata geçemez. Çerçeve yasanın geçmesi mücadelenin biteceği anlamına gelmiyor, bilakis dönüşerek daha da zor bir aşamaya geçilecek. Buğz ederek büyük siyaset yapılmaz. Zira artık engelleri aşmak için mahalleden çıkmak, yani tabanı genişletmek gerekecek; bu da bildik ezberlerle olacak iş değil. AK Parti’nin hala daha %30 bandına tutunması CHP’nin, CHP’nin ise bunca sene ana muhalefet partisi olması diğer muhalif partilerin ayıbıdır. DCP bu oyunu bozacak potansiyele sahiptir. Ama bu potansiyeli hayata geçirecek liderlikten yoksundur. Öcalan’a ihtiyaç duyulduğu aşikardır.

Gelelim baltacı kardeşlerime. Onların hedefinde iktidar olmak yok, muktedir olmak var. Ve iktidarı hedeflemeyen her hareket; statükocudur, eyyamcıdır, çorbacıdır. Maalesef onların oldukları da budur, bunlardır. Düşünce ve duyguları işportaya çıkarıyorlar, siyaseti ticari bir meta haline getiriyorlar; milli ve dini duyguları suistimal, yaşanmış acıları istismar ediyorlar ve böylece ajite edip, infial yaratarak rey almaya, koltuk kapmaya çalışıyorlar. Savaşan onlar değil, yitip giden canlar onların evlatları değil; ama ahkam kesen onlar. Devleti yönetenlerin ve hükümet edenlerin bilinçli veya bilinçsiz hata ve günahlarının bedelini bu millet fazlasıyla ödedi. Yitip gidenlerin failini arıyorsanız aynaya bakın; siz ve sizin gibilerin şovenizmi mahvetti bu milleti. Baltacılar; tiyatral yetenekleriniz yüksek, millet sevginiz inhisarcı, sadakatiniz ise göstermelik. Sizin genel başkanlarınız mı bölücü yoksa Öcalan mı? Üzerine biraz düşünün diyeceğim ama bilirim ki düşüncenin de düşünenin de yok edildiği bir habitatta yaşıyorsunuz. Kimi zaman solo kimi zaman koro halinde aldatıyorsunuz milleti. Yapmayın. Kariyeristliğiniz milliyetçiliğinize baskın çıkıyor. Gösteri yapıyorsunuz hokkabaz gibi, göz yaşı döküyorsunuz timsah gibi, kandan besleniyorsunuz vampir gibi. Neden? Kendinizi rejime beğendirmek için. Yazık değil mi bu millete? Yetmedi mi yitip giden onca can, kayıp giden onca yıl?
Öcalan ve PKK’yı yaftalamayı, yadırgamayı, yargılamayı artık bir kenara bırakmalıyız. Onlarsız, onların sözünün olmadığı bir demokratik cumhuriyet ya da hukuk devleti mümkün değil. Atatürk’ün başarısı savaşa Kürtleri ortak etmesiydi, Erdoğan’ın başarısı ise barışa Kürtleri ortak etmesine bağlı. Erdoğan için mutlu son mümkün. Pat hali ortada. Buna direnmek boşuna. İradeyi teslim alma çabası savaş, iradeleri uzlaştırma çabası barıştır. Barışın gelmesi hukuk devleti için kuluçka döneminin başlaması demektir. Türk devlet birikimi, Kürt halk dinamizmi ile birleşmeden ne cumhuriyet demokrasi ile ne de devlet hukuk ile taçlanır. Türkiye yüzyılı, Türklerin omuzları üzerinden Kürtlerin ellerinde yükselecek. Barış olmadan olmaz demiyoruz, sadece barış ile olur diyoruz. Kürtler tutsak doğup özgür yaşadılar, biz Türkler ise özgür doğup tutsak yaşadık. Zihinlerimize vurulan prangaları kırıp, kalplerimize örülen duvarları yıkmak için bir onurlu barışa ihtiyacımız var. Umudun zıttı umutsuzluk değildir, korkudur; korku umudu boğar. Bizi korkutmalarına, irademizi korku ile teslim almalarına müsaade etmemek gerek. Kavramları inanarak söylemek, sloganları inanarak atmak, mücadeleyi inanarak vermek gerek. Öngörmek engellemeye, teşhis koymak tedaviye kâfi değil, yoğun bir pratik gerek. Kardeşliğimiz bölünme korkusuna değil, bir arada yaşama arzusuna dayanmalı. Kısır bir döngünün kıskacında, yüz yıldır aynı güne uyandık. Artık yeni bir güne uyanmak gerek!

Yeni olduğu sanılan pek çok şey aslında eskinin tersyüz edilmesinden başka bir şey değildir; değişim çok zor bir süreçtir ve maalesef bu sebeple de genelde lafta kalır, zira öncelikle çok çetin bir içsel mücadele vermeniz gerekir. Atatürk’ü sevmek ve onu şükranla anmak başka Kemalizm’i benimsemek başka; Kürtlerin omurgası olduğu bir parti başka, Kürt partisi başka; çerçeve yasayı araç olarak görmek başka amaç edinmek başka. YENİ Parti; CHP’den gelenlerin kurduğu bir parti ama CHP’lilerin partisi olarak kalırsa güdük kalır. YENİ Parti kendisine teveccüh eden, kendisinin de gelmelerini arzu ettiği kitleleri hiç tanımıyor, tanıması lazım; göstermelik söylemlerin ötesine geçip bazı hususları içselleştirmeleri lazım. DCP; Kürt siyasal hareketinin lokomotifi olacağı bir parti ama Kürtlerin partisi olarak kurulursa güdük kalır. DCP (DEM) rızaya dayalı siyaset yapan tek parti, lakin bazı şeylerin devletle değil milletle çözüleceğini görmesi lazım; halkla değil, halklarla beraber yol yürümeden Kürtçe anadilde eğitimin mümkün olmadığını anlaması lazım. Çerçeve yasa Kürt meselesini çözmeyecek, hukuk devletini getirmeyecek; lakin Kürt meselesini terörize olmaktan çıkaracak ve hukuk devletine giden yolun taşlarını döşemek için çok ciddi imkanlar yaratacak. Doğru hamleler yaparlarsa eğer YENİ Parti 2028’in, DCP ise 2030’ların birinci partisi olabilir.
AK Parti’nin geleceği ise Erdoğan’ın mirasına bağlı olarak şekillenecek. Bilal Erdoğan mı yoksa Hakan Fidan mı? Oğul Erdoğan’ın Fidan’dan daha demokrat olacağına şüphem yok; oğul Erdoğan’ın babası gibi terminatör fıtratı da yok. Ayrıca oğul Erdoğan, AK Parti’de mutlaka yapılması gereken bağırsakları temizleme operasyonunu yapmaya uygun bir kişilik, geleceğe dair kadroları da mevcut. Tüm bunlar hem AK Parti hem de Türkiye’nin lehine hususlar. Lakin handikap şu; oğul Erdoğan bu rejimde siyaset yapmaya uygun değil, parlamenter sisteme geçmiş bir Türkiye’de AK Parti genel başkanlığı yapmaya uygun. Fidan ise mevcut rejim için biçilmiş kaftan. Lakin suskun Fidan kadar başarılı olamıyor konuşan Fidan; onun da handikabı bu, zira siyaset hitabet ister. Ve hiç şüphesiz milyonlarca AK Parti seçmeni de içten içe demokrasi ister.
Demokrasi ve hukuk, ancak bütün politik partiler çok geniş bir temelde (toplumsal sözleşme) uzlaştıklarında mümkündür. Türkiye yüzyılı dört büyük ivmeye, dört büyük kitle partisine gebe; AK Parti, YENİ Parti, MHP ve DCP. Zaman içerisinde YENİ Parti’nin CHP ile birleşmesi, milliyetçilerin ise MHP çatısı altında bir araya gelmesi kuvvetle muhtemel; tabii demokratik kişilikler ve demokratik söylemlerle, mevcut halleriyle değil elbette. Asrı devirdik. 1920’lerden 2020’lere terörsüz geçen tek bir on yılımız olmadı. Birbirimize kırdırdılar bizi. Yorgunluğumuz yol almaktan değil, yerinde saymaktan. Gün batımından şafağa koca bir yüzyıl, asırlık gece; güneşi görelim artık, yeni bir güne merhaba diyelim.














