Gürkan Çakıroğlu yazdı: Demokratik Cumhuriyet Partisi

Ne demişti Nazım Hikmet;

“Dün erkendi, yarın geç

Zaman tamam, bugün”

Tahrif edilen bir tarih, tedhiş edilen bir siyaset ve tahkir edilen bir hakikat ile karşı karşıyayız. Terörsüz Türkiye sürecinde, Türkiye yüzyılı hayaliyle yanıp tutuşuyoruz. Cumhuriyetin sıfatının demokrasi, devletin sıfatının ise hukuk olması için çetin bir mücadele yürütüyoruz. Evet; ahval vahim, mücadele çetin, zaman dar. Hiç kolay olmayacak. Lakin, çağ açıp çağ kapatmak ne zaman kolay olmuş? Kaç kişiye veya kaç millete nasip olmuş? Halihazırdaki anlayışları reforme veya revize ederek ya da restorasyonla olmaz, yapı sökümü lazım. Neden? Yıkmak için değil asla; yapmak için. Bilindik siyasi ezberlerle veya eskimiş siyasi sloganlarla ya da mevcut siyasi partilerle olmaz, yeni bir parti lazım. Neden? Yıkabilmek için değil asla; yapabilmek için. Aksi haller, ipe un sermekten veya havanda su dövmekten farksız.

Çözüm süreci hareketleniyor mu?

Mevcut siyasi partilerin her biri Kemalizm’in paltosundan çıkma; yani fraksiyonları farklı olsa da suyun gözü aynı. Hal bu olunca, temel meselelere bakışları da aynı oluyor. Misal, rejim ile devleti özdeşleştiriyorlar, değil; rejim şunun şurasında yüz yıllık, devlet ise bin yıllık. Bunu, elbette bilerek yapıyorlar. Çaldıkları minareye kılıf, işledikleri cinayetlere fail arayan kifayetsiz muhterisler, her daim devletin ardına sığınmışlardır. Misal, cumhuriyet devrimleri diyorlar, değil; rejimin devrimleri. Ve rejim yaptığı devrimlerle; cumhuriyetin çatısını daralttı, milli iradeyi yok saydı, demokratik evrimleri sınırladı. Misal, hukuk devleti diyorlar, değil; polis devleti. Millet ile devlet, halk ile hükümet arasındaki dengeyi hukuk kurar. Hukuk, toplumsal sözleşmeye dayanır. Rejim ise siyasal sözleşmelerle hukuku katletti. Peki var mı bu söylemler üzerine hareket edebilecek bir anlayış veya bir parti? Yok. O vakit gereksiz top çevirmeye hacet yok. Yani, yeni bir yol bulma şansı yok. Dolayısıyla, yeni bir yol yapmaktan başka çare yok.

Devletler kaos değil düzen ister. Neden yaptılar o halde bunları? Neden siyasetin alanını daraltmak istediler hep? Neden bir türlü güvenemediler millete? Kötü niyetlerinden mi? Asla ve haşa. Onların içine doğdukları ve içinde yaşadıkları dünya; bir yanda ihtişamın diğer yanda sefaletin yaşandığı, kuşatma ve çatışmanın hiç bitmediği; korku, kibir ve kompleks ile yoğrulmuş bir dünyaydı. Kahire’den Konya’ya, Adriyatik kıyılarından Meriç’e, Yemen’den Halep’e kadar hep ricat ettiler. Tarihimizin ardı ardına gelen en ağır hezimetleri ve üzerine gelen bir cihan harbi. 1912-1922 arası yaşananlar ise değil on yıla, yüz yıla sığması zor acılar, büyük travmalardı. Tüm bunların üzerine, ideal olana uzak olsalar da idare etmeye gayret ettiler. Bu sebeple, her ne olursa olsun onları minnetle anmamak, onlara dua etmemek mümkün değil. Doğru şeyler de yaptılar, doğru olduğuna inandıkları yanlış şeyler de yaptılar. Nur içinde yatsınlar. Onlar, Cumhuriyet’in birinci yüzyılının kurucu babaları olarak hep hayırla yad edilecekler. 

Millet neden Allah’tan çok devletten korkuyor?

Evet, onları anlamak mümkün. Lakin aynı cümleleri onlardan sonra gelenler için kurmak, mümkün değil. Yüz yıldır aynı güne uyanıyoruz, yüz yıldır hukuk devleti ve demokrasi adına ancak ve ancak bir arpa boyu yol alabildik. Kim bunun sorumlusu? Dönemlik bir gaflet hali, nasıl olur da bu kadar uzun bir zamana, koca bir asra yayılabilir? Darbesiz ve terörsüz bir on yılımız geçmediyse, sorumlusu kim? Rızaya dayalı siyaset değil de korkulara dayalı siyaset yapılıyorsa, sorumlusu kim? Devlete suç atmaya da millete taş atmaya da gerek yok. Sağa sola bakmaya, sağcılar ya da solcular demeye de gerek yok. Önce vitrine, sonra da dönüp aynaya bakmamız kâfi. Hiç anlamaya çalıştık mı “ötekileri”? Hiç taşın altına elimizi koyduk mu kişisel ikbal arzularımız olmadan? Hiç sorduk mu, Allah’tan çok devletten korkuyor bu millet, niye? Ve buna rağmen, ne olursa olsun Allah devlete zeval vermesin diyor bu millet, hiç düşündük mü niye? Bu millet; demokrasiyi, hukuku ve özgürlükleri tam manasıyla tatmadı ki hiç, onları beğenmeyip de yüz çevirsin.

Uzun bir yazı olacak, şimdiden affola. Lakin artık yeni bir yol için belki de son defa bir yol ayrımına geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı ve muhtemelen sonraki birkaç yüzyıl, önümüzdeki birkaç ay veya birkaç yılda şekillenecek. 22 Ekim-27 Şubat mutabakatı ile birlikte yüz yılda bir olacak tarihi bir fırsat ilk defa ve üstelik oldukça güçlü bir şekilde zuhur etti. Nedir o fırsat; Türkiye’nin en temel sorunu olan hukuk devleti yokluğunun en büyük yansıması olan Kürt meselesini, terörize olmaktan çıkararak siyaseten tartışılabilecek bir atmosfere kapı aralamak. Bu, neden bu kadar önemli? Çünkü bu mesele sivil siyasetin tartışma alanına girdikçe, onun çözümüne yönelik hamleler, tedrici olarak hukuk devletine ve demokratik cumhuriyete doğru bir yolculuk başlatacak. Kolay olmayacak. Ama inşallah olacak. Nasıl? Siyaset ile. Peki nasıl bir siyaset ile? Sadece bir mahalleyi değil, milleti anlayan; sadece bir mahallenin değil, milletin rızasını arayan bir siyaset ile.

Konumuz artık Demokratik Cumhuriyet Partisi

Tam da bu sebeple konumuz bugün millet; konumuz artık Demokratik Cumhuriyet Partisi. Zira amacımız bu bozuk düzeni değiştirmek. Ne ile? Elbette siyaset ile. Kim ile? Elbette millet ile. Halk düşmanları ile halk dalkavukları arasında sıkışmış vaziyette millet. Siyaset yapmak gerek; ama onların korkularını zinde tutarak değil, rızalarını alarak. Lakin bu tarz siyaset milleti bilmeden, tanımadan mümkün mü hiç? Türkiye halkları diyoruz, demek ki birden çok halk olduğunu ikrar ediyoruz. Türk milleti diyoruz, demek ki halkların bir bütünlük arz etmesini istiyoruz. Bir ulus yaratmak diyoruz, demek ki bir ulus olmadığımızı biliyoruz. Peki kim bu Türk milleti? Kimlerden meydana geliyor bu Türkiye halkları? Ve bu uluslaşma süreci neden bir türlü tamamlanamadı? Birilerine Dağ Türkleri, birilerine Kafkas Türkleri, birilerini de Balkan Türkleri diyerek olmuyor, olmayacak.

Türkiye’nin hikâyesi aslında 1923’te değil, 1783’te başlıyor. Ve akabinde gelen Kırım Harbi, 93 Harbi ve Balkan Harbi ile adım adım devam edip 1923’te artık nihayete eriyor. Bu üç harp, milletin teşekkülünde kilometre taşları olarak yerlerini alıyor. Sonrasında yaşananlar, taşların döşenmesinden ibaret. Bugün yaşananları ise, taşların yerine oturması amacından hareket. Devlet üniter ama millet federasyon bizim; bir parçası Kırım’dan, bir parçası Kafkasya’dan, bir parçası Balkanlar’dan, bir parçası Anadolu’dan, bir parçası da Kürdistan’tan. Anlayacağınız ne millet Türklerden ibaret, ne de milletin tek acı çeken kısmı Kürtlerden ibaret. Kırım Tatarları, Çerkes halkları, Ahıska Türkleri, Lazlar, Acaralılar, Balkan halkları; onların hikâyesi ve yaşadıkları, sonrasında kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyolojisine, psikolojisine ve siyasetine rengini veren en temel hususlardan biri, belki de birincisi. Bugün Terörsüz Türkiye dediğimiz sürece mesafeli duranlar arasında bu kesimlerden gelen yurttaşlarımızın oranının azımsanmayacak kadar çok olması tesadüf değil, şerhleri de keyfi değil. Anlamak lazım.

Kırım, Kafkasya ve Balkan halkları; Anadolu Türkleri ve Bakur Kürtleri ile birlikte bu milleti meydana getiren yurttaşlarımız, soydaşlarımız, paydaşlarımız bizim. Onlar; aidiyetleri nedeniyle, yaşadıkları ve yurt belledikleri topraklardan göçe zorlanan ve çektikleri onca sefalet ve felaket, cinnet ve cinayet arasında vardıkları toprakların tabiiyetine adapte olan, olmak zorunda hisseden, olmak zorunda kalan yurttaşlarımız. Onlar; mucizelere tutunarak hayatta kalan, Cumhuriyet’e tutunarak ayakta kalan soydaşlarımız. Onlar; vatansızlığın ne olduğunu yaşayarak öğrendikleri için, artık bu son vatan diyerek, uyum sağlamak adına, gönüllerine veya akıllarına yatmasa da mevcut şartlara dört elle sarılan paydaşlarımız. 

Bu üç coğrafyadan, yarım yüzyıl içerisinde milyonlarca insan Anadolu’ya aktı. Nasıl ki Türk’ü tanımadan, Kürt’ü anlamadan olmazsa; onların hikâyesini bilmeden de olmaz. Onların rızasını almayan bir Terörsüz Türkiye eksik olur, yarım kalır. Zira Terörsüz Türkiye bir başlangıç, esas mesele hukuk devletine kavuşmakta. Ve onlar olmadan, onların da rızasını, yani reyini almadan Türkiye yüzyılı mümkün değil. İttihat ve Terakki’yi kuranlar arasında neden Türk yok? 1910’ların ve 1920’lerin Türk milliyetçileri arasında neden neredeyse hiç Türk yok. Türk milliyetçiliği Türk’ün töresini bilmekten neden bu kadar uzak? Bu soruların sadece kendileri bile başlı başına birçok şey söylüyor anlamak isteyenlere.

Balkan, Kırım ve Kafkas göçmenleri veya vakti zamanında kullanılan tabirle muhacirler içerisinde; gerek yüksek eğitim düzeylerinden dolayı bürokraside, gerekse de askeri yeteneklerinden dolayı harbiyede kendilerine önemli görevler verilenler oldu. Bu göçlerin hem demografide hem de yönetim kadroları üzerinde etkileri büyük oldu. Balkan coğrafyası, Osmanlı’nın bürokrasi ambarı olarak; Kırım ve Kafkas coğrafyası ise özellikle askeri alanda aktif olarak görevler aldı. Bu üç coğrafyada yaşanan büyük travmaların, o coğrafyaların insanlarının yakın gelecekte önemli misyonlar üstleneceği Osmanlı’nın bakiye devleti olan Türkiye’nin ideolojik ve politik gelişmelerine damgasını vurması gayet tabii bir durumdu; nitekim öyle de oldu. Birilerinin bugünlerde küçümsediği devlet aklı, gelen yıkıma karşı kör kalmamış olacak ki, her üç coğrafyadan gelenlere de kucak açtı, sahip çıktı. Üstelik içinde bulunduğu tüm sosyolojik, siyasal ve ekonomik handikaplara rağmen.

Tarih kimini hain, kimini kahraman yazar

Resmi tarih anlatıları onların acılarına değinmez, yaşadıkları kırımları ve soykırımları anlatmaz. Onların ekseriyeti geri dönüşü olmayan vedalar yaşadılar. Kısıtlı yolculuk imkanları, salgın hastalıklar, yetersiz lojistik destek derken Kırım sürgünü, Çerkes soykırımı, Balkan kırımı; on binlerce insanımızı kaybetmemize neden oldu. Ne kayıplarının bir mezarı oldu onların, ne de onların ardından yas tutacak vakitleri. Onlar devletten korunma ve iskân, devlet ise onlardan sorumluluk ve sadakat bekledi. Devlet her ne kadar kendi üzerine düşenleri tam anlamıyla yapamasa da elindeki imkanların hepsini seferber etti. Onlar ise devlete sadık kaldılar; hem imparatorluğun dağılmasında hem de cumhuriyetin kurulmasında kilit roller üstlendiler. Burada isimlerini tek tek yazmaya sayfalarımız yetmez. Ama resmi tarih, kimisini hain kimisini kahraman olarak anlatır bize. Tabii her zamanki gibi hakikati eğip bükerek.

Zannedilmesin ki her biri rahat etti, şöhret oldu. Mümkün mü bu? Milyonlarca insanın göçünden bahsediyoruz. Elitlerine devlet tarafından evler tahsis edildi, görevler verildi, maaşlar bağlandı. Peki ya geride kalan milyonlar? Onların yaşadığı hayal kırıklığı ve yürek acısı yaşamları boyu kendileriyle beraber geldi. Göç zaruri, iskân zorunluydu. Devlet onları yurdun çeşitli yerlerine dağıttı, yekpare olarak kalamadılar. Lakin küme küme dağılmaları da kendileri olarak kalmalarını sağladı. Onlar; yerinden edilmenin dehşetini yaşadılar, aidiyetlerinin önemli bir kısmını tabiiyetleri uğruna feda ettiler. Zira onlar bir kez daha vatansız kalmamak üzere hareket ediyorlardı. Onlar, büyük acılarla yurtlarından gelip yurt bellediler burayı. Ve bir daha aynı acıları yaşamamak adına kimileri dillerinden, kimileri de kimliklerinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Tam olarak bu muydu istedikleri? Zannetmiyorum. Ama onların en büyük arzusu vatandı. Onlar; o kadar çok şeyden vazgeçtiler ki bu vatan için, birilerinin neden vazgeçmediğinizi sorgulamaları doğal. Onlar, o kadar çok bedel ödediler ki bu vatan için, birilerinin neye itiraz ettiğini anlayamamaları ihtimal. Onlar; o kadar çok acı çektiler ki bu vatan için, sadece birileri mi acı çekti diye düşünmeleri normal. Bu yüzden; onların barış sürecine dair endişelerini, korkularını ve süreç ile aralarına koydukları mesafeyi anlamadan ve onları da ikna etmeye gayret etmeden olmaz.

Gelelim hikâyesine âşık olduğum Türklere. Bugün milletin bel kemiğini oluşturan ve devlete adını veren Türkler o zamanlar ne haldeydi? Bir eli yağda bir eli balda mıydı onların? Elbette hayır. Hiçbir kesim yoktur ki bu topraklarda, onlar kadar kendi devleti tarafından ezilsin, onlar kadar kendi devleti tarafından hakir görülsün. Bu devlet, yüz yıllar boyunca Türklerin evlatlarının kanı ile savaşı, Türklerin hasadının parası ile payitahtı finanse etti. Bu vaziyete her itiraz edip, isyan ettiğinde de Türkler, ezip geçti onları devlet. “Etrak-ı bi idrak” diyerek aşağıladılar onları. Aşağıladılar da ne oldu? “Muhtaç-ı Etrak” oldular. Elde kala kala Türk kaldığı için, mecburen Türkçülük dediler. 

Osmanlı’da Türk’ün adı yoktu, devlete Türkiye dediler. Ne mutlu Türk’üm diye de boşuna demediler. Lakin olmadı. Zira hayallerindeki Türk ile hayattaki Türk olmuyor, bir türlü uyuşmuyor, örtüşmüyordu. Bunun üzerine kendilerini terzi görüp halkı da kumaş belleyip, başladılar kesip biçmeye. Ama yine olmadı. Çünkü Türk’ü anlamaya çalışmadılar, Türk’ün hikâyesini içselleştirmediler ve Türk’ü olduğu gibi kabul etmediler. Kemalizm’in, Türk ile alakası olmayan Türkçülüğü ile inkâr ettiler Türk’ü. Türkçülükle aldatarak gasp ettiler hakkını Türk’ün. Türk olacaktınız evet; ama onların çizdiği sınırlar içerisinde. Milletin önce AK Parti’ye, sonrasında ise Cumhur İttifakı’na teveccüh etmesi hep bundan. Bu sebeple Türksüz olmaz, olamaz.

Peki ya Aleviler?

Peki ya bu milletin aykırı sesi, asi evlatları Aleviler? Kıyamet 500 sene önce kopmuşken, hala daha sürüp giden bu kavga niye? Onlar bizden, biz onlardanız. Kökümüz bir, geldiğimiz yer bir, gideceğimiz yer bir. Şah ile Sultan’ın kavgasında da, Babai ve Celali isyanlarında da mesele itikadi değil siyasi idi. Orhan Gazi’nin heterodoks Müslümanlığa meyli de, Sultan Beyazıt’ın Balım Sultan’ı Dimetoka’dan getirmesi de, Yavuz’un Kızılbaşları yok etme gayreti de siyasi amaçlıydı. Tıpkı Şah İsmail’in Şiiliğe meyli gibi. Aksi halde Sünni bir tarikat olan Erdebil Sufileri’nin, kökten ve radikal bir değişimle Şiileşmesi ne ile açıklanabilir? Yavuz haklıysa İsmail de haklı, Yavuz haksızsa İsmail de haksız. O günden bugüne Aleviler; ötekileştirildiler, yabancılaştırıldılar ve adeta evdeki yabancı oldular. Buna dur demenin zamanı gelmedi mi? Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum ve Madımak; yetmedi mi? Artık kabullenmeli ve gereğini yapmalıyız. Alevilik bir mezhep ya da tarikat değildir, müstakildir. Alevilik; bizim ayrılmaz bir parçamız, mütemmim bir cüzümüzdür. 

Safeviler nasıl ki vakti zamanında ortodoks Müslümanlık ile kimi Türkmenler arasındaki rahatsızlığın zinde, doku uyuşmazlığının ise kati olduğunu gördükten sonra Şiiliğe yöneldiyse, Aleviler de aynı sebeple Kemalist ideoloji üzerinden CHP’ye yöneldiler. Her iki durum da gayet anlaşılabilir, gayet insanidir. Onlar haklı olarak kendilerini her daim Sünnilikten ayrıştıracak dala tutundular. Zira asimilasyona asla razı gelmediler ve gelmeyecekler. Bugün AK Parti ve MHP’nin onlara ulaşamaması, DEM Parti’nin ise mesele özünde güdük kalması bundan. Devletin ve devletleşmenin ürettiği bir kavga idi bu. Son vermek için belki de devletin bittiği veya başladığı yere bakmak gerek. Ya da daha güzeli, onları da devlete entegre etmek gerek. Zira onlar olmadan da olmaz.

Hakikatleri görme istidadına sahip olmak gerek. Cumhuriyet; devleti Balkan ve Kırım-Kafkas göçmenleri arasında taksim ederek kuruluş sürecine girdi. O esnada Türk ve Kürt nerede? Köyde. Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde Anadolu Türkleri devlete entegre edilip Cumhuriyet’in çatısı altına alındı. Lakin bu süreç, kendi içerisinde yaşanan çatışmalardan dolayı hukuk ve demokrasiye kapı aralayamadı. Tayyip Erdoğan’ın AK Partisi bu hususta tarihi bir fırsatı kaçırdı; imtiyazlı düzen devam etti, sadece imtiyazlılar değişti. Yazık oldu. Geriye entegrasyonun son ve en kritik iki aşaması kaldı, Kürtler ve Aleviler. Neden kritik? Demokratik bir cumhuriyet ve hukuk devleti için son şansımız bu entegrasyon süreci, bu sürecin yaratacağı enerji de ondan. Suyu arayan adam, aradığını buldu. Toprağı arayan adam, aradığını buldu. Şimdi sıra soluduğu hava ona zehredilen adamın aradığını bulmasına geldi.

Eski çağlardan günümüze hep var iken Kürtler, Kürtçe ve Kürdistan, bir anda yok oldular 1925’te. Halbuki onların Türkler ile olan ittifakı 750 Zap Suyu Muharebesi’ne kadar gitmiyor muydu? Önce 1071’de, sonra 1514’te bu tarihi birliktelik tahkim edilmedi mi? 1921’de tazelemedik mi ahdimizi, akdimizi? Ne oldu sonra? Ne olacak, 1912-22 arasının travmaları galip geldi; korku, kibir ve komplekse yenik düşüldü. Yok sayıldı Kürtler. Doğal olarak itiraz etti onlar da bu duruma; dinlemek yerine yok saydılar onları. O vakit de isyan ettiler bu duruma; anlamak yerine ezmeye kalktılar onları. Halbuki Kürtler; birlik olmaya değil, bir olmaya itiraz etmişlerdi. Halbuki Kürtler; üste çıkmak için değil, altta bırakılmamak için isyan etmişlerdi. Sonrası mı? Sonrası yüz yıllık yalnızlık, yüz yıllık zulüm. Dilleri yok sayıldı, varlıkları inkâr edildi, köyleri yakıldı, sürgün edildiler, faili malum cinayetlere kurban gittiler. Lakin asla pes etmediler. İyi ki de etmediler. Demokratik bir cumhuriyet için, hukuk devleti için bir şansımız varsa eğer bugün; bunda onların bu destansı direnişinin payı büyük.

Barışın mizanseni olmaz

Evet; Kürt meselesinde muharebe dönemi bitti. Lakin mütareke henüz gerçekleşmedi. Vakit, mütareke için müzakere vakti. Devlet için de örgüt için de galip gelmek galebe çalmakla değil, uzlaşı sağlamakla mümkün. Tahkimatı hukuka yapmak gerek. Zira muhasara havasıyla mütareke olmaz. Barışın mizanseni olmaz. Vehimlerin gölgesinde barış olmaz. Barışa varabilmek için savaşın ardına bakabilmek gerek. Böyle süreçlerde ölçüsüz duygusallıklar da duygu yoksunluğu da kötü. Nadan ve nobran bir dille barış gelmez. Bu tip netameli süreçler, mutlak birliktelikler yerine pragmatik ittifaklar getirir, gerektirir. Kopmadan esnemeyi bilmek gerek. Dayatmadan zorlamayı bilmek gerek. Bir verip üç almayı bilmek gerek. O kadar uzun bir yolu geride bıraktık, o kadar aşılmaz denilen dağları aştık ki bu süreçte; artık geriye dönüp bakmamak, Tarık bin Ziyad gibi gemileri yakmak gerek. Ve artık bir sonraki hamleyi değil, çok sonraki hamleleri düşünüp ona göre hareket etmek gerek.

Rejimin partisi AK Parti, Terörsüz Türkiye’nin partisi MHP. Peki Türkiye yüzyılının partisi kim olacak? Mevcut partiler arasında Atlas misali bu yükü sırtlayacak bir parti var mı? Maalesef yok. Lakin içlerinden birisi için bir ihtimal var. Çok zor evet, ama imkânsız değil. Kendi kabuklarını kırıp, kendilerini aşabilirlerse eğer; sadece kendilerini ve Türkiye’yi değil, tüm bölgeyi ve dolayısı ile dünyayı değiştirebilecek potansiyele sahipler. Onların kim olduğunu sanırım yazının başlığından anladınız. Bazıları sadece gölgesini düşürürken sürecin üzerine, onlar başlarını koydular bu sürece. Sürecin başında ifade etmeye çalışmıştım; Kürtçe ile, Kürtlerin de devleti olan bir Türkiye ile mümkün ancak Türkiye yüzyılı. Lakin devamında da şunu eklemiştim; Kürtlerin de Türkiye partisi olmayı başarmaları şartıyla. Aksi halde bu dönüşümü kim ve neden sağlayacak? DEM Parti, HEP’ten bu yana hep aynı parti; tabelalar değişse de zihniyet hiçbir şekilde değişmedi. DEM Parti, muharebe döneminin son mücadele partisi. DEM Parti, mücadelenin her türlüsünü hakkıyla veren bir parti. Lakin artık yeni bir partiye ihtiyaç var. Suretlerine aşık hale gelmeye, konformist olmaya hakları yok. Kendi acılarının ötesini görmeleri gerek. Yankı odalarından çıkmaları gerek. Zira Kürt siyasal hareketinin Kürtlüğü aşarak tüm Türkiye’ye yayılması gerek. Aksi halde AK Parti’nin veya CHP’nin düştüğü hale düşmemeleri mümkün değil.

Her kesimin yaraları var. Acıları yarıştırmaya da biricikmiş gibi yapmaya da gerek yok. Bazı ezberlerin bozulması lazım. Alışkanlığın ağlarına düşmemek gerek. Türkler sadece Türkiye sınırları içinde mi yaşıyorlar? Hayır. Büyük Kürdistan hayalinin Turan hayalinden farkı ne o zaman? Türkiye olmasa, Öcalan ve PKK’sı olmasa; dört parçada değil on dört parçada Kürdistan olacağını görmekten bu kadar mı uzak Kürtler? Evet doğru, Kürdistan’ın en büyük kütlesi ve kitlesi Türkiye’de. Lakin Kürtlerin nüfusu da artık Bakur’dan ziyade batıda. 22 Ekim-27 Şubat mutabakatı, çağ açıp çağ kapatmak için tarihi bir ihtimal ve imkân yarattı Türkiye için. Bu ihtimali kuvveden fiile çıkarma imkânı ise Kürt siyasal hareketinde mevcut. Ama bu haliyle değil.

Öcalan için de vakit tamam artık; PKK’nın kurucu önderliğinden Cumhuriyet’in kurucu babalığına, HEP’ten Demokratik Cumhuriyet Partisi’ne (DCP) yeni bir dönemin, yeni bir heyecanın, yeni bir mücadelenin şafak vakti. Bu partinin potansiyeli karşısında heyecanlanmamak mümkün değil. Siyaset kamusal alanı taşıyamıyor, hükümet kamusal alanı yönetemiyor, millet ise kamusal alana güvenemiyor. Mevcut hiçbir siyasi parti, geçtim Türkiye yüzyılının lokomotifi olmaya, mevcut haliyle dahi Türkiye’yi taşımaya haiz değiller. Efendilik taslamadan siyaset yapabilen tek bir parti yok. Demokratik Cumhuriyet Partisi; demokrasinin ateşleyicisi, Türkiye yüzyılının öncüsü ve önderi olabilir. Yürekten inanmak gerek; özveri, sabır ve sebat gerek. Bunlar Öcalan’ın dervişlerinde fazlasıyla mevcut; kimisi Musa Çelebi, kimisi Muhsin Çelebi gibi insanlar. İmtiyaz hırsı yok onlarda. İnhisarcı bir sevgi değil onlarınki. Diğerkâmlık var onlarda. Haset etmeye de fesat çıkarmaya da gerek yok. Türkiye’nin onların ahlakına ve adanmışlığına ihtiyacı var.

Kendimizi kandırmaya hacet yok. Kutalmış Bey neye itiraz ve isyan ettiyse, Öcalan da ona itiraz etti. Sultan Sencer Kürdistan dedi, Öcalan demiş çok mu? Türkiye ateşten çemberin ortasında kaldığında gördük ki en yerli ve millimiz Öcalan çıktı. Bahçeli de elbette ondan aşağı kalmadı. Öcalan, Kürtlerin Likud’a piyade yapılmasına müsaade etmedi. Öcalan, Türkiye’nin savaşa çekilmesine müsaade etmedi. Öcalan, rejimin terör üzerinden kendisini meşrulaştırma siyasetine müsaade etmedi. O; ne hariciyeden yapılan ayak oyunlarına, ne de dahiliyeden yükselen popülizme prim verdi. O; son kırk yıldır nerede duruyorsa aynı yerde durmaya, ne söylüyorsa aynı şeyleri söylemeye devam etti. Politik liderliğin eksik olduğu ayaklanmalar da atılımlar da netice vermez. Onun Bedirhan Bey’den veya Şeyh Mahmud Berzenci’den ya da Molla Mustafa Barzani’den farkı, hem liderlik kapasitesinde hem de düşünce ufkunda. O, liderliğin hakkını verdi. Tıpkı Bahçeli gibi. Tahkim etmesini istediğiniz adamı tahkir edemezseniz. O, Ankara’dan önce Washington’ın veya Tel Aviv’in ya da Londra’nın çıkarlarını düşünmedi. O, ne dayattı ne de teslim oldu. Önünüzü açan adamın, önünü kesemezsiniz. Olmaz. Öcalan’ın hem Demokratik Cumhuriyet Partisi’ne önderlik etmesi hem de onu örgütlemesi gerek. Bu, Terörsüz Türkiye ve Türkiye yüzyılı için şart.

Devlet; masum ve mahzun evlatlarına gösterdiği alicenaplığı asi ve asil evlatlarına da göstermeli. Devlet; bir babaysa eğer, her baba gibi evlatlarına yenilmekten gocunmamalı. Devlet; bir anaysa eğer, her ana gibi evlatlarını kayıtsız şartsız bağrına basmalı. PKK’lılar bu milletin evlatları, bu devletin yurttaşları. Meşru olan yasallaşmalı; mümkünü olan, imkânı olan, dağdan inip veya Avrupa’dan gelip Demokratik Cumhuriyet Partisi’ne katılmalı. Onlar olmadan olmaz. Ama sadece onlarla da olmaz. Bu uzun yazının ilk kısmında ifade etmeye çalıştığım üzere bir kesimden değil her kesimden insanın kendisine yer bulabileceği bir partiye ihtiyaç var. Her kesimin bir hikâyesi var. Anlamak gerek. DEM Parti, mevcut kadro ve zihniyeti ile bu işi yürütebilecek güçten, bu evrimi gerçekleştirebilecek enerjiden yoksun. Onlar, misyonlarını hakkıyla eda edip tamamladılar. Demokratik Cumhuriyet Partisi; hak arayışı ile yetinmemeli, sorumluluk üstelenen bir dile evrilmeli. Demokratik Cumhuriyet Partisi; parça ile yetinmemeli, bütünü hissetmeli. Demokratik Cumhuriyet Partisi, mahallenin dertleri ile yetinmemeli, milletin dertleri ile hemhal olmalı. Demokratik Cumhuriyet Partisi; yüzde on ile yetinmemeli, partikülarizme yenilmemeli. Demokratik Cumhuriyet Partisi; entegrasyonla yetinmemeli, entegrasyonu konsolide etmeli.

Mesele; Erdoğan’ın bir dönem daha seçilip seçilmeyeceği değil, seçilecekse eğer, nasıl ve hangi şartlarda seçileceği. Mesele; Erdoğan’ı gönderip İmamoğlu’nun getirmek değil, korkulara dayalı siyaseti gönderip rızaya dayalı siyaseti getirmek. Mesele; iktidarı veya sistemi değiştirmek değil, rejimi değiştirmek. Eksik olanı tamamlamak; cumhuriyeti demokrasi, devleti hukuk ile taçlandırmak mesele. Mesele; putperestlikte değil, zincirleri kırabilmekte. DEM Parti’nin de Kemalistleri var. Tek tipleştiren, tek tipleştirmenin konformizmine yenik düşenler orada da var. Kötürümleşme, kurumsallaşma, küfleşme orada da var. DEM Parti’nin kimi elitleri, partinin kütlesini küçültüyor. Kürtler bugün artık Kürdistan’a sığmıyor. Bir kesimin hissedarı olduğu bir DEM Parti değil, her kesimin hissedarı olduğu bir Demokratik Cumhuriyet Partisi lazım. 

Direniş aşaması tamamlandı, sıra dirilişte. Kürtler, Türkiye özelinde hakikatin bir kısmı, bütünü değil. Lakin bütüne giden yol da Kürtlerden geçiyor. Zira Kürtler, hakikat üzerine siyaset yapan tek kesim. HEP’ten DEM’e hep bir elbise değişikliği ile gelindi. Artık elbise değiştirme değil, kabuk değiştirme vakti. Mukavemet etmek başka, vücuda getirmek başka. HEP’ten DEM’e bir dönem bitti, PKK kendini feshetti; zaman artık DCP’nin zamanı, mekân artık DCP’nin mekânı, misyon artık DCP’nin misyonu. Önderiniz; yarım asır önce Fis köyünde açtığı yolun bir yenisini bugün artık İmralı adasında açıyor. Bunun farkında mısınız? Bunun heyecanını duymuyor musunuz? Bunun sorumluluğunu hissetmiyor musunuz? 

Erdoğan’ın kurduğu parti veya İmamoğlu’nun kuracağı parti; hakka, hakikate ve halka sizden daha uzakken, neden ve nasıl oluyor da toplumsal tabanları sizden daha geniş oluyor? Bu sorunun cevabını ezberlenmiş klişe sloganlar dışında verebilecek olanınız var mı? Evet; devletin veya örgütün terörü ve rejimin sizleri terörize eden dili ve söylemi dar alana sıkışmanızda önemli bir etken. Lakin tek etken bunlar mı gerçekten? Sizler çeyrek asrı aşkındır İmralı’da ikamet eden Öcalan’ın görüşlerini hakkıyla anlatabildiniz mi? Ben onun yazdıklarından okuduklarımı, söylediklerinden dinlediklerimi sizlerin kaleminden hiç okumadım, sizlerin kelamından hiç dinlemedim. Neden? Neden kuru kuru “İmralı’ya özgürlük” dışında bir şey demiyor, diyemiyorsunuz? Öcalan’ın milletin aleyhine hiçbir söylemi yokken, neden milletin bundan hiç haberi yok? İğneyi kendinize çuvaldızı başkalarına batırmanız gerekmiyor mu? Artık yenilenmeniz, yeniden doğmanız gerekmiyor mu?  Larva ve koza evreleri tamamlandı, artık kelebeğe dönüşmeniz gerekmiyor mu?

Demokratik ulus olduktan sonra üniter devletin bir zararı yok. Demokratik ulusun da üniter devlete bir zararı yok. Uluslaşmak için Türkleşmenize gerek yok. Kürt olmanın da ulus olmaya bir engeli yok. Entegrasyonun ilk üç aşaması tamamlandı. O aşamaların özneleri olmadan, onları anlamadan ve onları dahil etmeden sonraki iki aşamayı gerçekleştirmek mümkün değil. Didaktik ve teorik değil, politik ve pratik olmak lazım. Düzen kurabilecek miyiz? Bütün mesele bu. Sadece müşterek acılar veya mücadeleler ya da zaferlerle bir ulus olamayız; müşterek heyecan, hayal ve hedeflerimizin de olması lazım. Tarafları telif, milleti terkip, hukuku tahkim etmek lazım. Hakkı gözetmek, hakikati konuşmak, halk ile beraber olmak lazım. Rejimin kutuplaştırarak gettolarına hapsettiği yurttaşlara, oradan çıkmalarını sağlayacak güveni vermek lazım. Bir kesimin değil her kesimin partisi olmak lazım. 

Bu millet çok badireler atlattı. Bu devlet kaç kere bitti denilen yerde yeniden bitiverdi. Kürt siyasal hareketi; kendisini kısıtlayan prangalardan kurtulabilir, kendisini aşabilirse eğer, işte o vakit bu uzun kış bitecek ve dağlarına bahar gelecek memleketimizin. Türkiye’nin bir geçiş dönemi partisine değil, gelecek dönemin partisine ihtiyacı var. Türkiye’nin, cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıracak bir partiye ihtiyacı var. Türkiye’nin, hukuk devletini inşa edecek bir partiye ihtiyacı var. Türkiye’nin, kuruluşu tamamlayarak yükselişi başlatacak bir partiye ihtiyacı var. Türkiye’nin, Türkiye yüzyılının lokomotifi olacak bir partiye ihtiyacı var. 

Ne demişti Atsız;

“Gönülleri birleşenler! Selam sizlere!
Uzaklarda dertleşenler! Selam sizlere!

Selam sana hücrelerde benzi solan genç!
Selam sana ey yılları heba olan genç!

İstikbalim gitti diye yaslanma sakın!
İstikbalin değil, ruhun Tanrı’ya yakın!

O yalancı istikbale bir perde indir!
‘Gerçek yarın’ unutma ki bir gün senindir!”

Abdullah Öcalan, dervişleri ve DEM Parti eğer bu dönüşümü gerçekleştirebilirlerse; 1950-55 Demokrat Parti, 2002-2007 AK Parti bu millet için ne ifade ediyorsa, 2030’larda da Demokratik Cumhuriyet Partisi onu ifade edecek. Tarihi bir eşikteyiz. Bakalım tarih nasıl yazılacak. Bakalım emaneti yüklenebilecek hareketi ve partiyi kurabilecekler mi, göreceğiz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş