Levent Baştürk yazdı: Michigan’da Mamdani etkisi mi? Abdul El-Sayed, İsrail lobisi ve Demokrat Parti’nin yön kavgası

Michigan’da 4 Ağustos’ta yapılacak Demokrat Parti Senato önseçimine birkaç gün kala yayımlanan son anketler, Abdul El-Sayed’in Haley Stevens karşısında belirgin biçimde öne geçtiğini gösteriyor. Emerson College araştırmasında El-Sayed yüzde 54, Stevens yüzde 39; Mitchell Research’te ise yüzde 51’e yüzde 41 ölçüldü. Tavern Research de yaklaşık 10 puanlık El-Sayed üstünlüğüne işaret ediyor. Farklı yöntemlerle yapılan bu araştırmalar El-Sayed’i favori hâline getirmiş olsa da, düşük katılımlı önseçimlerde gençlerin, Arap Amerikalıların ve Detroit çevresindeki siyah seçmenlerin sandığa gitme oranı sonucu hâlâ değiştirebilir.

Peki El-Sayed’e “Michigan’ın Mamdani’si” demek mümkün mü? İki siyasetçi de Müslüman kimlikleri, Filistin konusunda Demokrat Parti’nin geleneksel çizgisine itirazları ve büyük şirketlerle zengin bağışçılara karşı ekonomik popülizmleriyle benzeşiyor. Ancak El-Sayed’in sınavı daha zor: New York güvenli bir Demokrat kentken Michigan daha yaşlı, kırsal ve muhafazakâr seçmenleri bulunan bir salıncak eyalet. Üstelik federal bir makama aday olduğu için dış politika, sınır, vergi ve ulusal güvenlik tartışmalarından kaçamıyor. Mamdani’nin kira, ulaşım ve hayat pahalılığı merkezli çizgisine benzer biçimde sağlık maliyetleri, ücretler ve şirket gücünü öne çıkarıyor; fakat AIPAC’ın rekor harcaması Gazze ve İsrail meselesini yarışın dışında tutmasını güçleştiriyor.

Bu tablo, önseçimi iki aday arasındaki sıradan bir mücadeleden çıkararak Demokrat Parti’nin yönü üzerine ulusal bir sınava dönüştürüyor. Bir tarafta Temsilciler Meclisi’ndeki dördüncü dönemini sürdüren, kurumsal deneyim ve tedrici reform çizgisini temsil eden Stevens; diğer tarafta “Herkese Sağlık Sigortası”nı, büyük servetlerin daha fazla vergilendirilmesini, büyük bağışçıların siyasetteki nüfuzunun kırılmasını ve İsrail’e askerî yardımın kesilmesini savunan El-Sayed bulunuyor.

Yarışın önemi Michigan’ın siyasi niteliğinden kaynaklanıyor. Trump eyaleti 2016 ve 2024’te kazandı, 2020’de kaybetti. Senatör Gary Peters’ın emekliliğiyle boşalan koltuğun Cumhuriyetçilere geçmesi, Demokratların Senato çoğunluğunu geri alma ihtimalini ağır biçimde zedeleyebilir. Bu nedenle yalnızca önseçimin galibi değil, kasım ayında Cumhuriyetçi Mike Rogers’ı hangi çizginin yenebileceği de sınanıyor.

Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer, Michigan Valisi Gretchen Whitmer, Demokrat Parti’nin önde gelen siyah liderlerinden temsilci Jim Clyburn ile Kongre Siyah Grubu Siyasi Eylem Komitesi (CBC PAC) Stevens’ı destekliyor. Eski Demokrat başkan aday adayı ve bağımsız senatör Bernie Sanders ile senatörler Elizabeth Warren ve Chris Van Hollen; temsilciler Alexandria Ocasio-Cortez (AOC), Rashida Tlaib ve Ro Khanna; Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) ve ilerici Çalışan Aileler Partisi (WFP) ise El-Sayed’in yanında. Yarış böylece partinin kurumsal ve ilerici kanatları arasında açık bir güç mücadelesine dönüşmüş durumda.

İki farklı siyaset anlayışı

Abdul El-Sayed
Levent Baştürk yazdı: Michigan’da Mamdani etkisi mi? Abdul El-Sayed, İsrail lobisi ve Demokrat Parti’nin yön kavgası (Abdul El-Sayed – Foto: Conlan Houston / Wikimedia Commons)

Stevens kurumların içinden değişim vaat ediyor. Obama yönetiminde otomotiv sektörünün kurtarılması sürecinde görev yaptı. Michigan’ın imalat kapasitesini, altyapı yatırımlarını ve ileri teknoloji üretimini öne çıkarıyor. Büyük şirketleri yaşanılan birtakım sorunların sebebi olarak değerlendirmek yerine, düzenlenmesi gereken ekonomik ortaklar olarak görme eğiliminde. Sağlık alanında Hasta Koruma ve Uygun Fiyatlı Bakım Yasası’nın (Obamacare) güçlendirilmesinden yana. Stevens’in sağlık reformu önerisinde özel sigorta şirketleri sistemde kalmakta. Devlet ise sübvansiyonları ve denetimi artırıyor.

El-Sayed’in çıkış noktası farklı. Ona göre siyasi sistem büyük şirketler ve zengin bağışçılar tarafından ele geçirilmiş durumda. Kampanyasının özeti üç kısa cümlede toplanıyor: “Para siyasetten çıksın. Para cebinize girsin. Herkese sağlık sigortası./Money out of politics. Money in your pocket. Medicare for All.” Tüm nüfusu kapsayacak kamusal, tek ödeyicili sağlık sigortası sistemini savunuyor. Milyarder servetlerine yüzde 7’ye varan vergi istiyor. Rekabeti ortadan kaldıran tekelciliğe karşı yasaların güçlü biçimde uygulanmasını, sendikaların güçlendirilmesini ve işçilerin şirket kararlarında daha fazla söz sahibi olmasını destekliyor.

Demokratik sosyalist Bernie Sanders ve AOC’nin desteğini almış bir aday olmasına rağmen El-Sayed, kendisini tekellere ve şirketlerin siyaseti satın almasına karşı çıkan bir kapitalist olarak tanımlıyor. Küçük işletmeleri ve piyasa ekonomisini savunurken, büyük şirketlerin ekonomik güçlerini siyasi nüfuza dönüştürmelerinin engellenmesini istiyor. Kamusal hizmetlerin kâr amacıyla yönetilmesine de karşı çıkıyor. Stevens büyük şirketlerle düzenlenmiş bir işbirliğini mümkün görürken, El-Sayed önce bu şirketlerin siyaset üzerindeki gücünün kırılması gerektiğini düşünüyor.

Bu ayrım adayların geçmişlerinde de görülüyor. Stevens dört kez seçim kazandı. Yıllardır Kongre’de. Yerel ilişkileri güçlü. El-Sayed ise hekim, epidemiyolog ve eski kamu sağlığı yöneticisi. Rhodes bursuyla Oxford’da eğitim gördü. Columbia Üniversitesi’nde tıp eğitimini tamamladı. Otuz yaşında Detroit Sağlık Dairesinin başına geçti. Çocuklarda kurşun zehirlenmesi riskine yönelik taramalar, öğrencilere ücretsiz gözlük sağlanması ve çevre sağlığı gibi alanlarda çalıştı.

Stevens’ın en büyük gücü deneyimi ve yerel bağları. En büyük zaafı ise kolay hatırlanan geleceğe yönelik bir projesinin bulunmaması. “Trump’a karşı mücadele”, “Mike Rogers’ı yenebilirim”, “Michigan imalatını korurum” ve “tecrübem var” mesajları savunmacı kalıyor. El-Sayed seçmene neyi değiştireceğini söylüyor. Stevens daha çok neyi koruyacağını anlatıyor. El-Sayed’e göre Stevens’ın önseçimde rekabet edebilmek için 60 milyon dolardan fazla dış desteğe ihtiyaç duyması, El Sayed’in de işaret ettiği gibi, seçilebilirlikten ziyade siyasi zayıflığın işareti.

AIPAC neden bu kadar büyük para harcıyor?

Kampanya finansmanı, iki aday arasındaki farkın açık göstergelerinden biri. El-Sayed, kurumsal siyasi eylem komitelerinden bağış almamasını bağımsızlığının kanıtı sayıyor. Stevens ise büyük dış harcamalardan yararlanıyor. Dış gruplar Stevens’ı desteklemek veya El-Sayed’e saldırmak için 60 milyon doların üzerinde kaynak ayırdı. Bunun en az 35 milyon doları AIPAC bağlantılı Birleşik Demokrasi Projesi’nden (UDP) geldi. American Prospect dergisinin kıdemli editörü Ryan Cooper’a göre AIPAC, bağlı komiteler aracılığıyla Stevens’ın kampanyası için toplam 46 milyon dolar harcadı. Bu, AIPAC’ın tek bir seçim yarışı için şimdiye kadar yaptığı en büyük harcama. Böylece Stevens, El-Sayed’e karşı reklam harcamalarında 12’ye 1’lik üstünlük kurdu. Kurumsal PAC’lerin ve büyük lobilerin bağışlarını reddederek taban örgütlenmesine dayanan El-Sayed’in topladığı kaynak ise yaklaşık 15 milyon dolarda kaldı.

Bu rekor harcamanın temel nedeni, iki adayın İsrail’e Amerikan desteği konusunda karşıt çizgilerde durması. Stevens kendisini İsrail yanlısı bir Demokrat olarak tanımlıyor. Netanyahu’yu eleştiriyor ve iki devletli çözümü savunuyor; ama İsrail’e Amerikan askerî yardımının kesilmesine karşı çıkıyor. Son olarak Temsilciler Meclisinde 3,3 milyar dolarlık yardımın durdurulmasını isteyen girişimi desteklemedi.

El-Sayed ise Gazze’de yaşananları soykırım olarak adlandırıyor, Amerikan silahlarının kadınları ve çocukları öldürmek için kullanıldığını söylüyor ve İsrail’e askerî yardımın kesilmesini istiyor. Buna rağmen İsrail meselesini kampanyasının bağımsız ve başat konusu saymak haksızlık olur. Ona göre İsrail’e dış yardım, Michiganlıların vergi parasının nerede ve kimin için harcanacağı sorusunun bir parçası. Ayrıca AIPAC’ı bir başka devlet için lobicilik yapan bir örgüt olmasına ilaveten kampanya finansmanı ve demokratik hesap verebilirlik sorununun merkezindeki yapılardan biri olarak görüyor. Gazze’deki haksızlığı adlandıramayan bir siyasetçinin ilaç şirketlerine veya Trump’a karşı da direnemeyeceğini savunuyor. İsrail bu nedenle onun kampanyasında “ahlaki bir turnusol testi”ne dönüşüyor.

AIPAC’ın Michigan’a rekor miktarda para yatırmasının ilk nedeni açık. “İsrail halkı için mücadeleye devam edeceğim” ve “İsrail rüyalarıma giriyor” dediği videoları yayılan Stevens, İsrail’e askerî ve diplomatik desteğin sürmesini kayıtsız şartsız savunuyor. El-Sayed ise yardımı kesmek ve AIPAC’ın etkisini sınırlamak istiyor. Fakat asıl kaygı, yalnızca İsrail yanlısı bir siyasetçinin kaybetmesinden öte El-Sayed’in kazanması hâlinde AIPAC’ın dev malî üstünlüğüne rağmen yenilebileceğinin ortaya çıkması. Böyle bir sonuç, İsrail politikasına muhalefetin güvenli Demokrat bölgelerin dışına çıkarak bir salıncak eyalette de karşılık bulduğunu gösterecek. Otomotiv işçileri, banliyö seçmenleri, gençler ve farklı azınlıklardan oluşan bir koalisyonun İsrail’e Amerikan yardımını sorgulayabildiği görülecek. El-Sayed genel seçimi de kazanırsa ABD Senatosuna seçilen ilk Müslüman olacak.

Bu ölçekteki harcamanın bir başka işlevi caydırıcılık. El-Sayed üzerinden İsrail yardımına karşı çıkmayı düşünen bütün Demokratlara yönelik bir mesaj var: Böyle bir tutum alırsanız karşınıza on milyonlarca dolarlık bir kara kampanya çıkar. Kentucky’deki rekor bütçeli önseçimde Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie’yi deviren AIPAC açısından El-Sayed’in kazanması, bu caydırıcılığı zayıflatacak tehlikeli bir emsal yaratacak.

Reklamların çoğunun İsrail’den söz etmemesi de bu stratejinin parçası. Stevens’ın Obama yönetimindeki rolü, otomotiv sektörüyle ilişkisi ve yerel kimliği öne çıkarılırken, El-Sayed’in Michelle Obama’nın çocuklarda obeziteyle mücadele programına yönelik eski eleştirileri yeniden çerçeveleniyor. Amaç, onu Obama ailesini küçümseyen ve kadınlara karşı duyarsız bir aday gibi göstermek. Böylece İsrail politikasını korumayı amaçlayan para, seçmene yerellik ve kişilik üzerinden ulaşıyor.

Bu mücadeleyi “Müslümanlar ile Yahudiler” arasındaki bir karşılaşma olarak görmek ise yanıltıcıdır. AIPAC bütün Amerikan Yahudilerini temsil etmiyor. El-Sayed, İsrail’e askerî yardımın kesilmesi yönündeki tutumunu yumuşatmadan Yahudi toplumuyla temas kuruyor. Detroit yakınlarındaki ilerici Congregation T’chiyah’nın Hamursuz Bayramı Seder’ine katıldı, Michigan Demokratik Yahudi Grubu’nun etkinliklerinde yer aldı. “Jews for Abdul/Abdul için Yahudiler” grubu, “Muslims for Abdul/ Abdul için Müslümanlar” ile Yahudi ve Müslüman gönüllüleri eşleştirerek ortak saha çalışması yaptı. Destekçileri arasında geçmişte AIPAC için çalışmış Jess Newman ile kendisini Siyonist olarak tanımlayan eski Michigan Temsilcisi Andy Levin de bulunuyor.

Dolayısıyla asıl çatışma, Demokrat Parti’nin İsrail çizgisi ve büyük bağışçıların bu çizgiyi belirleyebilme gücü üzerindedir.

Siyah seçmenler ve Michigan’ın zor coğrafyası

El-Sayed’in en büyük sorunu Cumhuriyetçilerden önce Demokrat Parti’nin siyah tabanında ortaya çıkıyor. Önseçim seçmenlerinin yaklaşık beşte birini oluşturan siyah seçmenler geçmişte Hillary Clinton ve Joe Biden gibi merkezci adayları Bernie Sanders gibi ilerici/solcu bir adaya açık ara tercih ettiler. Stevens da bir merkez siyasetçi olarak siyah seçmenler arasında daha popüler. Stevens, Obama yönetiminin otomotiv sektörünü kurtarma programı çerçevesinde Detroit’te işlerin korunmasıyla özdeşleşmiş bir isim. Ayrıca, Demokrat Parti’nin merkez eliti içinde yer alan siyah politikacılar üzerinden siyah seçmenlerle yıllar içinde güçlü yerel bağlar kurdu.

Üçüncü neden, 2024’te Biden yönetiminin Gazze politikasını protesto etmek amacıyla Demokrat önseçiminde “bağlı olmayan/kararsız” oy kullanma çağrısı yapan “uncommitted” hareketine duyulan tepki. Bazı siyah Demokratlar, bu protestonun parti koalisyonunu zayıflattığını ve Trump’ın Michigan’ı kazanmasına katkıda bulunduğunu düşünüyor. El-Sayed daha sonra Kamala Harris’i destekledi, ancak bu tutum oluşan güven boşluğunu bütünüyle kapatmadı. Bazı siyah liderlerin yaklaşımını, “Önceliğin Detroit’in Batı Yakası mı, Batı Şeria mı?” sorusu özetliyor. Dördüncü neden ise El-Sayed’in 2018 valilik önseçiminde Detroit’in siyah seçmeniyle güçlü bir bağ kuramaması ve Gretchen Whitmer’a yirmi puandan fazla farkla yenilmesidir.

Bu tablo siyah seçmenlerin ilerici/sol politikalara karşı olduğu anlamına gelmez. Fakat aday tercihinde güven, tanışıklık ve somut hizmet gibi faktörler çoğu zaman ideolojik etiketten veya bazı vaatlerden daha önemli olabilmekte. Anket sonuçları yakın zamana kadar El-Sayed’in siyah toplumun kendisine karşı olan mesafesini kıramadığını göstermekteydi.

El-Sayed özellikle üniversite bölgelerinde ve Dearborn’un Arap ve Müslüman seçmeni arasında güçlü. Stevens ise Detroit’in siyah seçmeninde önde. Macomb, beyaz işçi sınıfının, otomotiv kültürünün ve Trump desteğinin güçlü olduğu zor bir bölge. El-Sayed’in Ann Arbor’daki öğrenciye, Dearborn’daki Gazze seçmenine, Detroit’teki siyah seçmene ve Macomb’daki fabrika işçisine aynı ekonomik anlatı içinde ulaşması gerekiyor. Michigan’da ilerici siyasetin New York’tan daha zor olmasının temel nedeni budur. Ancak Demokrat adayların televizyon tartışması ardından yapılan kamuoyu araştırmaları hakikaten sahadaki gerçekliği yansıtıyorsa, El-Sayed şu an önemli bir eşiği aşmış görünmektedir.

İslamofobi ve gerçek siyasi zaaflar

Abdul El-Sayed’in Müslüman ve Arap kimliği yarışta tali bir ayrıntı olarak kalmadı; rakiplerinin kullandığı başlıca siyasal çerçevelerden biri hâline geldi. Cumhuriyetçilerin onun tam adı olan “Abdulrahman Mohamed El-Sayed”i özellikle vurgulaması; kendisini “radikal”, “terör sempatizanı”, “Amerikan karşıtı” ve “cihatçı” diye damgalaması, onu sıradan bir Demokrat adaydan çok yabancı ve potansiyel bir güvenlik tehdidi gibi göstermeyi amaçlıyor. Sosyal medyada patlayıcı yelekle tasvir edilmesi, Stevens yanlısı bir etkinlikte “Arapça konuşmayın”, “Arap müziğiyle gelmeyin” ve “yalnızca tek bir ırkı temsil etmeyin” denilmesi de aynı dışlayıcı anlatıyı besliyor. Medyada bir Müslüman adayı sürekli bir sadakat ve aşırılık sınavına tabi tutan yaklaşımın varlığı da dikkati çeken bir diğer husus. AIPAC bağlantılı reklamların Abdul El-Sayed’i kanıtsız biçimde “teröriste sempati duyan” ve kadınlara karşı sorunlu bir Müslüman erkek olarak sunması, İslamofobiyi güvenlik ve cinsiyetçilik söylemlerle paketliyor.

Stevens’ın, El-Sayed’in AIPAC’ın kendisini yenmek için desteklediği “Amerika’daki en yetersiz aday” olduğu yönündeki sözlerine, “Amerika’daki herkes bütün sorunlarını Yahudi Amerikalılara yüklemek istediğini anlıyor” diye karşılık vermesi bu yöntemi daha ileri taşıdı. Stevens’ın cümlesi tek başına doğrudan İslamofobik bir hakaret olarak değerlendirilmeyebilir. Ancak belirli bir lobi örgütünün rekor dış harcamasına yönelik eleştiriyi bütün Yahudi Amerikalılara yönelmiş kolektif suçlamayla özdeşleştiriyor. Böylece AIPAC ile Amerikan Yahudileri arasındaki ayrım silinirken, El-Sayed’in kampanya finansmanı eleştirisi antisemitik bir niyetin kanıtı gibi sunuluyor.

Abdul El-Sayed’in İsrail’in niteliğine ilişkin bazı sözleri, projelerinin gerçekçiliği ve genel seçimdeki seçilebilirliği elbette eleştirilebilir. Ancak siyasi görüşlerin tartışılmasıyla, Müslüman bir adayın terörizm, yabancılık ve Yahudi düşmanlığı kalıpları içine yerleştirilmesi aynı şey değildir.

Mamdani’den daha zor bir sınav

El-Sayed ile Zohran Mamdani arasında açık benzerlikler var. İkisi de Müslüman, Filistin konusunda geleneksel Demokrat çizgiye karşı çıkıyor ve büyük şirketler ile zengin bağışçılara karşı ekonomik popülizm kullanıyor. Fakat Michigan, New York’tan daha zor bir zemin. New York güçlü bir Demokrat kent; Michigan ise daha yaşlı, kırsal ve muhafazakâr seçmene sahip bir salıncak eyalet. Üstelik El-Sayed federal bir makama aday olduğu için dış politika, sınır, vergi ve ulusal güvenlik tartışmalarından kaçamıyor.

Mamdani kampanyasının merkezine kira, ulaşım, çocuk bakımı ve hayat pahalılığını koymuştu. Abdul El-Sayed de sağlık maliyetleri, ücretler ve şirket gücü üzerinden benzer bir hat kuruyor. Ancak AIPAC’ın rekor harcaması, Gazze ve İsrail meselesini yarışın merkezinden uzaklaştırmasını zorlaştırıyor. Programının “Herkese Sağlık Sigortası” adı verilen tek ödeyicili kamusal sağlık sistemi, göçmenlere yönelik gözaltı ve sınır dışı operasyonlarını yürüten ICE’ın kaldırılması, antitröst politikaları, büyük yapay zekâ şirketlerinin kamusal mülkiyet ve demokratik denetim altına alınması, kampanya finansmanı reformu, iklim ve konut gibi başlıklar içermesi onu ciddi bir politika adayı yapıyor; aynı zamanda rakiplerine onu “hemen her konuda en solda” gösterme fırsatı veriyor.

Ulusal etkinin sınırı

El-Sayed önseçimi kazanırsa AIPAC’ın rekor harcamasına rağmen büyük paranın yenilebileceği görülecek. Fakat kasım ayında Cumhuriyetçi Mike Rogers’a kaybederse merkezci Demokratlar, ilericilerin önseçim kazanabildiği ancak salıncak eyaletlerde çoğunluk kuramadığı sonucuna varacak. Hem önseçimi hem genel seçimi kazanırsa ekonomik popülizmin ve Filistin yanlısı dış politikanın Trump’ın kazandığı bir eyalette başarı sağlayabildiği kanıtlanacak. El-Sayed ilk Müslüman Amerikan senatörü olacak ve Demokrat Parti’nin koalisyon arayışı yeni bir yöne girecek.

Michigan yarışı bu nedenle yalnızca bir adaylık mücadelesi değil. Büyük paranın sınırlarını, ilerici hareketin siyah işçi sınıfıyla kalıcı ilişki kurup kuramayacağını ve Müslüman bir aday hakkındaki siyasi kaygının nerede bitip İslamofobinin nerede başladığını gösterecek. El-Sayed kazanırsa Mamdani zaferinin yalnızca New York’a özgü olmadığı savunulabilecek; Stevens kazanırsa geleneksel Demokrat koalisyonunun ve seçilebilirlik kaygısının hâlâ belirleyici olduğu görülecek. Sonuç ne olursa olsun Gazze ve AIPAC tartışması Demokrat Parti’nin gündeminde kalacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş