Levent Baştürk yazdı | İsrail lobisi ve Thomas Massie’nin tasfiyesi: Paranın satın alabileceği en iyi demokrasi

Araştırmacı gazeteci Greg Palast, son baskısını 2016’da yapmış olan The Best Democracy Money Can Buy: A Tale of Billionaires & Ballot Bandits (Paranın Satın Alabileceği En İyi Demokrasi: Milyarderlerin ve Oy Haydutlarının Hikâyesi) adlı eserinde Amerikan demokrasisinin yalnızca sandıkta işlemediğini, hatta çoğu zaman sandığa gelmeden önce biçimlendirildiğini anlatır. Ona göre seçimler sadece oyların sayıldığı geceden ziyade seçmen listelerinde, medya kampanyalarında, milyarder bağışlarında, PAC (political action committee/siyasi eylem komitesi) ağlarında ve siyasi manipülasyon tekniklerinde kazanılır ya da kaybedilir. Bir başka deyişle, demokrasi kağıt üzerinde halkın iradesidir. İcraatta ise çoğu zaman paranın, lobi gücünün ve örgütlü çıkar ağlarının gölgesinde şekillenir.

Palast’ın kitabı daha çok seçmen bastırma, seçmen kütüklerinden silme, dijital tuzaklar ve “oy haydutları” üzerinden hatırlanır. Fakat onun analizinin en önemli damarlarından biri de şudur: Büyük para, oyları belirlemesinin yanı sıra seçmenin önüne çıkan siyasal seçenekleri de belirler. Kimi aday “makul” gösterilir, kimi “aşırı.” Kimi “vatansever” diye parlatılır, kimi “tehlikeli” diye karalanır. Sandık yerindedir, oy pusulası da. Ama seçmenin zihinsel iklimi çoktan kuşatılmış olabilir.

Thomas Massie’nin Kentucky’deki Cumhuriyetçi önseçim yenilgisi tam da bu çerçevede okunmalıdır. Bu, sıradan bir aday değişimi değildir. Bu, Washington’daki yerleşik düzenin kendi içindeki aykırı bir unsuru nasıl dışarı attığının hikâyesidir. Bir bakıma, Palast’ın “paranın satın alabileceği demokrasi” dediği şeyin güncel ve canlı bir örneğidir. Kentucky’deki önseçim yarışı, büyük sermaye, lobi ağı ve kampanya finansmanının birleştiği kümede Palast’ın tezini test edeceğimiz “laboratuvar” olarak olarak karşımızda durmaktadır.

Thomas Massie: Sistem içindeki aykırı Cumhuriyetçi

Thomas Massie, klasik anlamda “liberal” ya da Demokratlara yakın bir figür olduğu için Cumhuriyetçi Parti içinde ötekileştirilmedi. Tam tersine, sağ-liberteryen, federal devletin büyümesine karşı, dış müdahaleciliğe mesafeli ve bütçe disiplini konusunda katı bir siyasetçiydi. Devlet harcamalarına, yabancı yardımlara, savaş yetkilerinin genişletilmesine ve Washington’daki lobi düzenine kuşkuyla bakıyordu.

Sorun da tam buradaydı.

Massie, pek çok konuda Cumhuriyetçi Parti’nin sağ çizgisine yakın durmasına rağmen, sistemin en hassas noktalarında itaatsizdi. Trump’a koşulsuz biat etmemesi, Epstein dosyalarının ifşası konusundaki ısrarlı tutumu, İsrail yardımlarına muhalefet, İran’a yönelik olan dahil genelde dış müdahale/savaş karşıtlığı ve bütçe disiplini konusundaki ısrarı onun müesses nizam nazarında “affedilemez günahları”ydı.

Washington düzeni için Massie’nin tehlikesi, yalnızca ne söylediğinde değildi. Kim olarak söylediğindeydi. Cumhuriyetçi Parti’nin içinden konuşuyordu. “America First” (Önce Amerika) söylemini, Trump’a sadakat yerine Amerikan vergi mükellefinin çıkarı ve savaş karşıtlığı üzerinden yorumluyordu. İsrail’e yardıma karşı çıkarken de bunu solcu-ilerici bir insan hakları diliyle değil, dış yardımlara karşı ilkesel bir sağ-liberteryen mantıkla yapıyordu.

Massie parti içindeki rahatsız edici bir hatırlatmaydı: MAGA’nın başlangıçta vaat ettiği müdahalecilik karşıtlığı nereye gitmişti? “Önce Amerika” demek, neden İsrail’e koşulsuz yardım anlamına geliyordu? Trump’a sadakat, neden anayasal ilkelerin önüne geçiyordu?

Sorular bunlardı. Rahatsız edici olan da buydu.

İtaatsizliğin cezası: Trump, AIPAC ve büyük bağışçıların ortak hattı

Massie’nin yenilgisi yalnızca Trump’ın kişisel intikam siyasetiyle açıklanamaz. Evet, Trump onu hedef aldı ve ona karşı Ed Gallrein’in adaylığını destekledi. Evet, yarışı bir tür sadakat sınavına çevirdi. Lakin mesele bundan daha genişti. Burada Trumpçı parti disiplini, AIPAC’in (American Israel Public Affairs Committee/Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi) lobi gücü, pro-İsrail bağışçı ağı ve adaylardan bağımsız biçimde sınırsız harcama yapabilen siyasi eylem komiteleri olan Super PAC düzeni aynı hedefte birleşti: Massie’nin tasfiyesi.

Bu nedenle Kentucky’deki yarış, yerel bir Cumhuriyetçi önseçim olmaktan çıktı. Seçmenlere fiilen şu sorular soruldu: Trump’ın yanında mısınız, yoksa ona karşı çıkan bir Cumhuriyetçiyi mi destekliyorsunuz? İsrail’e koşulsuz desteği savunan çizgide misiniz, yoksa bu yardımları sorgulayan Massie’nin yanında mı?

Massie’nin karşısına çıkarılan Ed Gallrein bu anlamda Trump’ın ve büyük bağışçı ağlarının taşıdığı aday haline geldi. Yarış, sıradan bir yerel önseçim olmaktan çıkarak ABD Temsilciler Meclisi tarihinin en pahalı önseçimine dönüştü. AIPAC bağlantılı yapılar, Republican Jewish Coalition, Trump çevresi ve İsrail yanlısı Miriam Adelson, Paul Singer ve John Paulson gibi milyarder bağışçılar yarışta devreye girdi.

Bu tablo, Palast’ın siyasal analizine çok uygundur. Burada doğrudan sandığa yönelik bir tehdit yoktur ama seçim alanı parayla, reklamla, korku kampanyalarıyla, lider baskısıyla ve lobi gücüyle yeniden kurulmuştur. Yani hukuken seçim vardır; fakat para gücüyle seçmenin önüne çıkan tercih iklimi şekillendirilmeye çalışılmaktadır.

Bir aday yenilmiştir, evet. Ama ondan önce temsil fikri yaralanmıştır.

32 milyon dolarlık kuşatma: Super PAC demokrasisi

Kentucky yarışını olağanüstü kılan unsurlardan biri, bu seçimin yaklaşık 32 milyon dolarlık harcamayla Amerikan tarihindeki en pahalı Temsilciler Meclisi önseçimi olmasıdır. Harcamaların büyük bölümü Super PAC’lerden geldi. AIPAC’in seçim kolu United Democracy Project’in (Birleşik Demokrasi Projesi) 4,1 milyon dolar, Cumhuriyetçi Yahudi Koalisyonu’nun ise 3,9 milyon dolar harcadığı aktarılıyor.

Bu rakamlar yalnızca teknik kampanya bilgisi değildir. Bir siyasi rejimin işleyişini gösterir.

Çünkü Super PAC sistemi, aday ile para arasındaki ilişkiyi görünüşte dolaylı hale getirir. Aday “Ben bu parayı doğrudan almadım” diyebilir. PAC ise “Biz bağımsız harcama yapıyoruz” diyebilir. Fakat sahada ortaya çıkan sonuç açıktır: Belirli çıkar grupları, belirli bir adayı yıkmak veya taşımak için milyonlarca dolarlık propaganda harcaması yapar.

Palast’ın kitabında izah ettiği gibi kimin seçilebilir görüneceği, kimin itibarsızlaştırılacağı ve hangi konunun öne çıkarılıp hangisinin bastırılacağı da “Amerikan demokrasisi”nin parçasıdır. Bu alanı milyarderler ve lobi ağları belirlediğinde sandık olsa da, egemenlik halktan uzaklaşmıştır.

Massie’ye karşı yürütülen kampanya da bunu gösterdi. O, yalnızca eleştirilmedi; “yeterince muhafazakâr değil”, “Trump’a sadakatsiz”, “İsrail karşıtı”, “solcularla aynı çizgide” gibi imgelerle kuşatıldı. Bir karakter suikastıydı bu. Modern seçim teknolojilerinin, televizyon reklamlarının, dijital içeriklerin ve hedefli mesajların iç içe geçtiği bir kuşatma.

AIPAC’in Cumhuriyetçiler üzerindeki kalıcı etkisi

ABD’de uzun yıllar yaşamış Filistinli düşünce insanı Sami Al Arian’ın da belirttiği gibi, Massie’nin yenilgisi AIPAC’in Cumhuriyetçiler üzerindeki kalıcı etkisini gösterdi. Bu vurgu önemli. Çünkü AIPAC genellikle Demokrat Parti içindeki solcu/ilerici adaylara karşı yürüttüğü kampanyalarla gündeme geliyor(du). Lakin Massie vakası gösterdi ki AIPAC’in engellemeye çalıştığı adaylar yalnızca Demokrat Parti ile sınırlı değil. Cumhuriyetçi Parti içinde de İsrail’e koşulsuz desteği sorgulayan bir siyasetçi ağır bir bedel ödeyebilir. Hem de o siyasetçi sağcı, muhafazakâr ve “Önce Amerika” çizgisine yakın olsa bile.

Bu, AIPAC’in iki parti üzerinde de olan etkisini gösterir. Demokrat Parti’de ilerici Filistin yanlılarını hedef alabilir. Cumhuriyetçi Parti’de ise İsrail yardımlarını, İran savaşını ve dış müdahaleciliği sorgulayan figürleri cezalandırabilir. Farklı ideolojiler, aynı sınırda durdurulur: İsrail’e koşulsuz destek çizgisinde.

Massie’nin itirazı ilerici bir anti-emperyalizm değildi. Filistin özgürlüğünü merkeze alan bir siyaset de değildi. Onun derdi daha çok şuydu: Amerikan vergi mükellefinin parası neden yabancı savaşlara ve dış yardımlara gidiyor? Fakat AIPAC açısından bu sınırlı itiraz bile yeterince tehlikeliydi çünkü Cumhuriyetçi Parti içinde İsrail politikasına dair bir çatlak açıyordu.

Bu nedenle Massie’nin yenilgisi AIPAC açısından bir güç gösterisidir. Fakat aynı zamanda bir teşhirdir de. Çünkü bu kadar büyük paranın bir yerel önseçime akması, şu soruyu daha görünür hale getirmekte: Kentucky’deki seçimi gerçekten Kentucky mi belirledi, yoksa Washington’daki lobi düzeni mi?

Pirus Zaferi: Kazanırken görünür olmak

Ancak Massie’ye karşı İsrail lobisinin elde ettiği başarı bir “Pirus zaferi”dir. Evet, Massie kaybetti, AIPAC ve müttefikleri kısa vadede istediklerini aldı ve Trump kendi partisi içindeki itaatsiz bir ismi cezalandırdı. Fakat bu zafer, Cumhuriyetçi Parti içinde zaten mayalanmış olan bir tepkinin daha da büyümesine sebep olacak çünkü Massie’nin aldığı oy oranı küçümsenecek bir oran değil. Devasa para akışına, Trump’ın saldırılarına, lobi baskısına ve negatif kampanyaya rağmen ciddi bir seçmen kitlesi onun arkasında durdu. Özellikle genç seçmenler arasında Massie’ye güçlü bir destek oldu.

Bu kuşak farkı önemlidir. Çünkü genç muhafazakâr seçmenler için Massie, bir Kongre üyesi olmanın ötesinde savaş ve sansür karşıtlığının, Epstein dosyalarında şeffaflık talebinin ve Washington’daki lobi düzenine itirazın temsilcisiydi. Bu kitle, Massie’nin yenilgisini sıradan bir seçim sonucu olarak değil, sistemin bağımsız bir sesi parayla bastırması olarak gördü.

Tam da bu nedenle, AIPAC’in ve Trump’ın zaferi kendi içinde bir risk taşır. Bir rakibi yenmiş olabilirler. Ama aynı anda, Cumhuriyetçi tabanın bir bölümüne şu gerçeği de göstermiş oldular: Parti içindeki bağımsızlık sınırı çok dardır. İsrail politikasını sorgulamanın bedeli ağırdır. Trump’a sadakat, çoğu zaman ilkenin önüne geçer.

Kazandılar. Fakat kazanırken kendilerini de ifşa ettiler.

Chris Rabb örneği: Philadelphia’da paraya karşı halk

Massie’nin yenilgisi, Chris Rabb’in Philadelphia’daki zaferiyle birlikte okunduğunda daha geniş bir tablo ortaya çıkar. İki isim ideolojik olarak birbirinden çok farklıdır. Massie sağ-liberteryen bir Cumhuriyetçidir. Rabb ise demokratik sosyalist, Filistin yanlısı, müesses nizam karşıtı bir Demokrat siyasetçidir. Fakat iki vaka aynı büyük soruya bağlanır: Amerikan siyasetinde büyük para ve İsrail lobisi karşısında halk iradesi ne kadar ayakta kalabilir?

Chris Rabb’in kampanyası, “paraya karşı halk” sloganıyla kendisini ifade etti. Rabb, kendisini ilerici bir Demokrat olarak tanımlamasının yanı sıra parti makinesine, büyük bağışçılara, şirket parasına, lobi ağlarına ve siyasetin yukarıdan belirlenmesine karşı çıkan bir figür olarak da konumlandırdı. Onun kampanyasında eski yöntem ile yeni yöntem karşı karşıya geldi: Bir tarafta bağışçı toplantıları, televizyon reklamları, parti destekleri ve kapalı odalar; diğer tarafta gönüllüler, mahalle örgütlenmesi, küçük bağışlar, açık ideolojik duruş ve seçmenin gündelik hayatına dokunan vaatler.

Philadelphia’da Rabb kazandı. Bu, yalnızca bir adayın zaferi değildi. Bir yöntemin zaferiydi. Büyük paraya karşı örgütlü halkın, parti makinesine karşı mahalle çalışmasının, lobi gölgesine karşı açık bir Filistin yanlısı ahlaki dilin zaferi.

AIPAC doğrudan sahneye çıkmamış olsa da Rabb’in rakiplerinden Ala Stanford’u 314 Action Fund adlı siyasi eylem komitesi üzerinden desteklemesi ilerici seçmen nezdinde Stanford’un itibarını sarsıcı bir etki doğurdu. Rabb ise bu bağlantıyı görünür kılarak seçimi “lobi parasına karşı halkın iradesi” şeklinde çerçevelemeyi başardı.

Kentucky’de para kazandı. Philadelphia’da ise para teşhir edildi ve yenildi.

Massie ile Rabb arasındaki fark ve ortaklık

Massie ile Rabb farklı siyasal geleneklerden gelen iki siyasetçi. Massie’nin İsrail eleştirisi daha çok sağ-liberteryen, anayasacı ve “Önce Amerika” çizgisindedir. Rabb’in eleştirisi ise insan hakları, anti-emperyalizm, Filistin özgürlüğü ve kolektif adalet fikrine dayanır.

Massie için mesele şudur: Amerikan vergi mükellefinin parası neden dış yardımlara, özellikle de İsrail’e gönderiliyor? Rabb için ise mesele daha geniştir: ABD neden başka bir halkın işgaline, kuşatılmasına ve ezilmesine askeri ve siyasi destek veriyor?

Massie’nin pozisyonu izolasyonist ve liberteryen bir mantığa dayanırken, Rabb’in pozisyonu kolektif özgürleşme ve anti-emperyalizm fikrine yaslanıyor. Ancak iki örnek de AIPAC açısından aynı soruna işaret ediyor: İsrail’e koşulsuz destek çizgisi artık hem sağdan hem soldan sorgulanabiliyor.

Bu nedenle iki vaka birlikte okunduğunda Amerikan siyasetindeki yeni fay hattı daha net görünür. Bir tarafta büyük bağışçılar, Super PAC’ler, lobi ağları, parti makineleri ve lider sadakati vardır. Diğer tarafta ise farklı ideolojik gerekçelerle de olsa bu düzene itiraz eden adaylar, hareketler ve seçmen kümeleri vardır.

AIPAC açısından Kentucky zaferdir. Philadelphia yenilgidir. Fakat ikisi birlikte, daha derin bir şeyi gösterir: İsrail lobisinin gücü hâlâ büyüktür, ama artık eskisi kadar görünmez değildir. Görünür hale gelen güç ise tartışmaya açılır. Tartışmaya açılan güç de mutlak olmaktan çıkar.

Palast’ın uyardığı demokrasi

Thomas Massie’nin yenilgisi, Amerikan demokrasisinin içinde bulunduğu krizi açık biçimde gösteriyor. Sandık, seçim, adaylar ve kampanyalar vardır; fakat bütün bu biçimsel demokratik mekanizmaların arkasında büyük bir para düzeni işlemektedir. Super PAC’ler, milyarder bağışçılar, lobi ağları ve medya kampanyaları, seçmenin karşısına çıkan siyasal seçenekleri daha sandığa gitmeden şekillendirmektedir.

Greg Palast’ın yıllar önce anlattığı mesele de budur: Demokrasi yalnızca oyların çalınmasıyla bozulmaz; seçmenin neyi düşüneceği, kime güveneceği, kimi tehdit olarak göreceği ve hangi adayı “gerçekçi” sayacağı parayla belirlendiğinde de bozulur. Massie vakası, bu tür bir müdahalenin çarpıcı örneğidir.

Buna karşılık Chris Rabb’in zaferi, aynı hikâyenin başka bir sonla bitebileceğini gösterir. Büyük para her yerde kazanmaz; lobi gücü her seçmeni hizaya sokamaz. Ancak bunun için yalnızca öfke değil, örgüt, yerel bağ, küçük bağış, net mesaj ve sahici temsil gerekir. Seçim bölgesinin kültürel dokusu da önemlidir. Massie, yerlisi olduğu ve iyi tanıdığı beyaz, dindar ve muhafazakar, kırsalda ve banliyöde yaşayan liberalizm karşıtı kitleye uygun bir söylem kurdu ama bu dil karşısındaki tutucu kitlenin parti ve lider itaatini kırmaya yetmedi. Rabb’ın seçim bölgesi ise çok kültürlü, siyahî ağırlıklı, şehirli ve sol/ilerici fikirlere daha açık toplum kesiminden oluşmakta.

Massie’nin yenilgisi paranın gücünü, Rabb’in zaferi ise paranın her şeyi satın alamayacağını gösterdi. Palast’ın uyarısı burada yeniden anlam kazanıyor: Demokrasiyi anlamak için sandığa değil, paranın izine de bakmak gerekir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş