Mümtaz’er Türköne yazdı: Demokrasinin yolu nereden geçiyor?

Dizginler sol elinde, sağ elinde kısa saplı, ucunda mahmuzlar bulunan bir kamçı, atın üzerinde sağı solu kolaçan eden ve çevresine emirler yağdıran bir adam. Öcalan’ın Kürt siyaseti üzerindeki hegemonyasını ve genel siyaset üzerindeki yeni konumunu gözünüzde bu şekilde canlandırmanızda beis yok. Alıştığımız kalıpların dışına çıkıp, münfesih PKK’nın liderini ülke ve devlet sathında en etkili “policy makers” arasında, üst sıraya yerleştirmeden politik sahnede olup bitenleri anlama artık pek mümkün değil.

Öcalan Türkiye’nin en belirleyici politik aktörü. Kurulu iktidarın, yani AKP’nin gelmekte olan hazan mevsiminin rüzgarları önünde kuru bir yaprak misali savruluşunu seyrederken İmralı’nın sabit bir kerteriz noktası gibi Saray’ın önüne geçtiğini görmeniz lâzım.

Öcalan’a bu resmî pozisyonunu, Kürtler-Türkler, iktidarı da içeren devlet ve yasama organı hep birlikte verdi. Çerçeve yasanın 7. Maddesi “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun başına, ismini zikretmeden Öcalan’ı getirdi. Demek artık ülke politikasında iletişim imkânları tamamen açık, lider olarak bindiği atı özgürce sevk ve idare edecek bir Abdullah Öcalan ile karşı karşıyayız.

Öcalan’ın, “Demokrasinin yolu İmralı’dan geçer” sözüyle gündelik siyasete ve bilhassa bu sözle muhatap aldığı YENİ Parti’ye çaktığı çivi, yeni pozisyonuna uygun olarak stratejik bir yönelişi ve daveti ifade ediyor. Üzerinde durulmayı hak ediyor.

Herkes dersine iyi çalışmalı. Bu adam sadece bir örgüt lideri, bugün ile sınırlı bir politik aktör değil; aynı zamanda bir teorisyen. Sadece Kürt siyasetinin yöneleceği istikameti değil, Türkiye’de olup-bitecekleri de öngörebilmek için siyasî analizcilerin, “İmralı notları”ndan başlayarak Öcalan’ın politik-ideolojik evrenine nüfuz etmeleri lâzım.

Mesele sadece Öcalan ile sınırlı değil. Bahçeli’nin ülkenin yönelişine yön veren kritik çıkışları ve kullandığı kavramlarla kurduğu denklemler Öcalan’ınki ile uyumlu bir bütün oluşturuyor. Siyasetin dönemeçleri bu ikilinin senkronize mesajları ile aşılıyor, sadece ülke içi siyaset değil bölgesel gelişmeler ve kurulan yeni jeopolitik statü de bu iki kişinin gayreti ile şekilleniyor.

Mevzuyu fark edemeyen YENİ Parti cephesi, henüz kompozisyonun içinde yer almıyor. Daha önemlisi, AK Parti kanadı ve iktidarın mutfak çalışanları, yani stratejistleri de mevzunun dışında. İki yıldır önüne set çekemedikleri nehrin akışını seyretmekle ve topladıkları nalları saymakla meşguller.

Politika üreten ve yürüyeceğimiz yolun taşlarını döşeyen iki kişi var: Devlet Bahçeli ve Abdullah Öcalan. Özenle tekrarlayalım: Yolu tesviye ederken ve istikameti çizerken ikisi de uyum içinde hareket ediyor.

Mahşerin Dört Atlısı: Demokrasi, hukuk, refah ve güvenlik

Bahçeli ve Öcalan’ın ortak paydası bu dört ideal: Sırasıyla demokrasi, hukuk, ekonomik refah ve güvenlik. Belki güvenliği en başa almak lazım. Ancak güvenlik dört başı mamur saltanatını kurduğu zaman, teneffüs ettiğimiz hava gibi varlığı fark edilmez hale gelecek.

Bu dört ideal, Kürtlerle-Türklerle hem Türkiye hem de bölge için birer sıçrama rampası. Karanlık analizleri, malumatfuruş öngörüleri bir kenara bırakın; gelecek her biri diğerlerini besleyen bu dört kavramın etrafında şekillenecek.

Öcalan’ın çerçeve yasa çıkmadan önce ağustos başında kaydedilen, yeni ortaya çıkan İmralı notları ile Bahçeli’nin Türkgün’de tefrika edilen röportajını birlikte okumalısınız. İkisi de bu dört ideal üzerine inşa ediliyor.

Bahçeli “Demokrasi, hukuk devleti, refah ve güven ikliminin pekişerek hiçbir ayırım gözetmeksizin tüm vatandaşlarımızı kuşatmasını ve kucaklamasını arzu ediyoruz” diyor. “Toplumun tüm kesimlerinin” yani Kürtlerin de “kendisini eşit, saygın ve güvende hissettiği” bir yapıdan söz ediyor. En başta demokrasiyi “milli kimliğimizin ve milliyetçilik anlayışımızın ayrılmaz bir parçası” tarifiyle ilk sıraya yerleştiriyor.

Öcalan’ın bırakın bağımsız devleti, kültüralist politikaları bile dışarıda bırakarak çizdiği yeni ufku hatırlatıyor. Uzun uzun karşılaştırdığı ve çelişkilerini sıraladığı bireysel haklar ve kollektif haklar meselesi önümüzdeki dönemin temel tartışmalarından biri olacağa benziyor. İşin özü bu tartışmada bile Öcalan, 27 Şubat deklarasyonu ile Bahçeli’ye yakın duruyor.

Asıl vurucu mesele: Öcalan hiçbir şekilde Erdoğan’ı ve AKP iktidarını muhatap almıyor. Başından itibaren iktidarı değil norm devleti muhatap aldığını ve onunla müzakere yürüttüğünü söyleyen Öcalan, bu son açıklamasında aynı minvalde, “Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz” vurgusunu verdiği mesajın tam merkezine yerleştiriyor.

“Eskiden bağımsızlıkçıydık; artık siz engelleseniz bile cumhuriyetçi olacağız” sözü üzerinden Bahçeli ile “ulus devlet” konusunda ortak paydalarına göndermede bulunuyor.

Çok derine inmeden iktidar dendiği zaman, önümüzdeki seçime odaklı, elindeki güce sahip çıkmak adına bütün rakiplerini silindir gibi ezen AKP’yi; devlet dendiği zaman ise ülkenin ve milletin güvenlik başta olmak üzere beka sorunlarına odaklanan bürokrasiyi ama daha çok “alî menfaatler” dünyasını kastettiğini düşünebilirsiniz. Tarih boyunca olduğu üzere biri geçici, diğeri kalıcı.

AKP muhatap değil, peki siyasî arenada kimi muhatap alıyor?

Devletin siyasî temsilcisi ve sözcüsü olarak YENİ Parti

Öcalan’ın, “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” sözünü, kendisini adres gösteren bir aforizma olarak yorumlamak, Kürt siyasetini hafife almak olur. Silivri ile kastedilenin Ekrem İmamoğlu olduğu açık. Öcalan, kendisini İmamoğlu’nun yerine koymaz, koyamaz. Demokrasi sorununun İBB davasını, daha geniş olarak belediye soruşturmalarını merkeze alarak değil, Kürt sorunu ile birlikte çözüleceğini vurguladığını düşünmek politik akla gelişmelerle daha uygun duruyor.

Kürt sorunu çözülürken Türkiye’nin demokrasi standartları yükselecek. Başka türlü bu ülkenin dirliğini-birliğini muhafaza edemezsiniz.

Doğru mu?

El hak, doğru.

Sözün siyakı-sibakı da maksadı aydınlatıyor. Ehemmiyetine binaen olduğu gibi okumalıyız:

“Özgür Bey’e özel selamlar. Bir yetkilisi Meclis İzleme Kurulu’na katılmalı. Ben bu kurulu CHP için dayattım. ‘Acaba bizi mi tasfiye ediyorlar, Cumhur İttifakı ile birleştiler, bizi mi yok edecekler?’ diyorlar ya… Her gün hukuk ve demokrasi diyorlar. Bunun yolu bu çalışmadan geçer. Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz. ‘Hukuk ve demokrasi kanalını açmak herkes için hele sizin için son şanstır’ demelisiniz. Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer.”

Öcalan açık bir şekilde AKP ile seçim ittifakı pazarlığı yapmadıklarını, demokrasi ve hukuk önceliğinin de devletle tartıştıkları “âlî menfaatler” faslına girdiğini vurgulamış oluyor. Asıl önemlisi YENİ Parti’yi otokrasinin taarruzundan kurtaracak, iktidar rekabetinde üzerindeki yükü hafifletecek yolun demokrasi-hukuk güzergahı olduğunu, bu yolun kendisinin belirleyici konumda olduğu Kürt sorununun demokratik çözümünden geçtiğini, kısaca doğal müttefikler olarak siyasî yelpazede birlikte yer aldıklarını tekrarlıyor.

Hukuku parantez içine alarak soralım: “Demokratik çözüm” nedir?

Kavramın etimolojisi bize gerçekçi bir yol çiziyor. Demokrasi Yunanca “demos” ve “kratos” kelimelerinden gelir, yani “halkın gücü” demektir. Demokratik çözüm halkın gücünün devreye girmesidir. Özel-İmamoğlu cephesinin maruz kaldığı tahaccüm hukuk kisvesine bürünmüş bir siyasî operasyon olduğuna göre, asıl siyasî gücü yani halkın gücünü devreye almak gerekir. Olan da zaten bu, Yeni Parti arkasındaki halk desteğinin büyümesi ile yargı operasyonlarına karşı etkili bir şekilde direniyor.

Şimdi daha önemli bir faktör devreye giriyor. Türkiye yüz yıldır bünyesini tahrip eden ulusal sorununu yani Kürt meselesini, silah yerine demokrasi ve hukuk ile çözmeye davranıyor. Devletin ve milletin âlî menfaatleri, açıkça devletin beka sorunu demokrasi ve hukuk ile çözülüyor.

Demokrasi ve hukuk, devletin beka sorunu olarak bütün siyasî tartışmaların önüne yerleşiyor.

Kısaca Ekrem İmamoğlu’nun kanuna uygun savunmasına bile izin verilmeyen Silivri yargılamalarında karşısına çıkan açık haksızlıkların giderilmesi, siyasî rekabetin yargı sopasıyla düzenlenmesinin önüne geçilmesi, Kürt sorununun çözümü ile aynı topraktan ve iklimden besleniyor.

Öcalan YENİ Parti’ye bu ortak zeminde işbirliği önermiş oluyor.

Sözü şöyle bağlayalım:

İktidarın aklı başında mümessilleri, hukukun işlediğini, yargının adalet dağıttığını ispatlayabilmek için eski dosyaların kapağını açıyor. Hakka hukuka uygun iş gördüklerine halkı inandırmak için göbekleri çatlıyor. Sonra bir şey oluyor, resmî sıfatı olan biri çıkıp doğrudan isim vererek birini hedef tahtasına yerleştiriyor ve “suyun ısındı” diyerek tehdit ediyor.

Furkan Vakfı ve Alpaslan Kuytul olayından bahsettiğimi anlamış olmalısınız. Ne oluyor? Onca çaba boşa gidiyor ve tek bir suiistimalle yargı topyekûn sınıfta kalıyor. Bir de tabii, Furkan Vakfı’nın sempatizanları muhtemelen ona katlanıyor, iktidara yönelik tepkiler halkasına bir yenisi ekleniyor.

Bu suiistimalleri hukuk ve yargı kanalıyla çözemezsiniz. Elinizdeki tek araç demokrasi. Hukuk, bu eşik aşıldıktan sonra tahtına oturacak ve hükmünü icra edecek. Şimdilik yargı sopası, iktidarın elinde kalan demokrasiyi, yani iktidara destek veren halkın gücünü eritmekle meşgul.

İşte bu yüzden Kürt sorunu, sadece Türkiye’nin genel demokrasi sorunu olarak çözüm bekliyor. Öcalan ve Kürtler ellerindeki bu imkânın farkındalar, bunu politika üretecek bir imkâna dönüştürmeye çalışıyorlar.

Demokrasinin güzergahı zamanla değişiyor. Diyarbakır’ı AB’ye giden yolun ve demokrasinin temel durağı olarak tanımlamayan politikacı neredeyse kalmadı. Özal’ı, Demirel’i, Ecevit’i hatta Erdoğan’ın sözlerini hatırlayın. Diyarbakır Kürt sorununun ontolojik sembolüydü. Demek şimdi güzergâh derli toplu bir şekilde İmralı’dan geçiyor. Menzil ise aynı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş