Levent Baştürk yazdı: “Halkların düşmanı NATO ve soykırımcı Trump defol!” demek ne zaman “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” oldu?

Dün sabah (03.08.2026) saat 9:16 gibi, Emniyet’ten arandım. Bir sosyal medya paylaşımım nedeniyle saat 13:00’da Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü’ne ifadeye gelmem söylendi. Hangi paylaşım olduğunu sorduğumda onu Emniyet’e geldiğimde öğreneceğim söylendi.

Haliyle, hangi paylaşımım nedeniyle beni çağırıyor olabilecekleri üzerine düşünmeye başladım. Aklıma ilk gelen tabii ki “Cumhurbaşkanı’na hakaret” oldu. Ben sosyal medya paylaşımlarımda bırakın Cumhurbaşkanı’nı, hiç kimsenin şahsına yönelik hakaret cümlesi kurmam. Tabii, bu dediğime istisna teşkil eden durumlar var: Trump, Netanyahu ve her ikisinin yönetiminde yer alan bakanlar için geçerli değil bu tarzım.

Ülkemizin iktidarına yönelik normal bir eleştiride bulunurken de hâliyle kelimelerimi dikkatli seçer ve cümlelerimi özenle kurarım. Bazen 3-4 cümlelik bir paylaşım için 20 dakika bile düşündüğüm olur. “İma yoluyla hakaret” iddiasına bile ihtimal vermeyecek şekilde yazmaya çalışırım eleştirimi. Beni hangi veya ne tür bir paylaşımdan dolayı çağırmış olabileceklerini düşünmeye başladım. Aklıma gelen ilk ihtimal, Trump’a yönelik eleştirimde, onun ismini kullanmadan önce “birinin değerli dostu” ifadesini eklemem geldi. Trump’a ağır laf ediyor olsam bile ondan “birinin değerli dostu” diye söz etmemin birine hakaret olmadığı açıktı.

Bir diğer ihtimal de sözde Barış Planı ve sözde Barış Kurulu oldu. Bana göre Barış Planı denilen şey soykırımı meşrulaştıran, kurbanı değil zalimi mağdur gösteren ve yeni sömürgecilik projesi olmanın ötesine gitmeyen bir teslimiyet planı. Soykırımcıları da içinde barındıran Barış Kurulu da haliyle teslimiyet planının icrasından sorumlu bir yapıydı. Aynı zamanda çatısı altında soykırımcılara da yer vererek onları meşrulaştırıyordu. Saydığım nedenlerden ötürü de ben Türkiye’nin sözde Barış Planı’na garantör ve lafta Barış Kurulu’na da üye olmasını sürekli eleştirdim. İktidarın “Filistin Davası’nın hamisi” olma iddiasıyla bu durumun zıtlık oluşturduğunu defalarca yazdım. Bu sebeple de ister istemez “acaba bu eleştiriden TCK 301. Madde kapsamına giren “Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve hükümetini aşağılama” gibi bir mana mı çıkardılar diye düşündüm.

Son olarak da, son günlerde paylaştığım neden FETÖ-FETÖ’cü ifadelerini kullanmadığıma dair bir paylaşımdı. Bu paylaşımda bu tabirleri sorguluyor ve kendimce belirlediğim kriterlere göre FETÖ ağzıyla ve FETÖ kafasıyla konuşma ithamlarının aslında neye karşılık geldiğini açıklamaya çalışıyordum. Birkaç sene önce yazmış olduğum bir makaleden yaptığım alıntıları paylaşmıştım. O makalede ve paylaşımlarda elbette sert denilebilecek bir iktidar eleştirisi yapıyordum. Ancak bu paylaşımları daha önce de yapmıştım ama hiçbir şey olmamıştı. “Acaba bu sefer radara mı yakalandık?” diye düşündüm.

Hatta iktidar medyasının en palavracılarından, eşi görülmemiş hamaset tellallarından biri olan ve en uçuk kaçık yazıları yazan, sözde uluslararası ilişkiler analizcisi takılan ve en zırva komplolarda zirve yapan köşebazın hakaret davası açmış olabileceği de aklıma geldi. Ona da hakaret etmişliğim filan yoktu; ama birkaç sosyal medya paylaşımımda ondan “İbiş” diye söz etmiştim. “Acaba kendisine “İbiş” denmesini hakaret olarak mı algıladı?” diye aklımdan geçti.

İfade gerekçesi: “Halkların düşmanı NATO ve soykırımcı Trump defol”

İki arkadaşımla birlikte denilen vakitte Emniyet’e gittim. İfademi alacak olan polis memuru oldukça nazik ve kibar davrandı. Bana Facebook hesabımdan alınmış bir paylaşımın görselini gösterdi. Hesabın bana ait olup olmadığını sordu. “Benim hesabım” dedim. Benden başka kullanan olup olmadığını sordu. Tek kullananın ben olduğumu söyledim. Hesabı ne zaman açtığımı sordu. Kesin olarak hatırlamadığımı ama 10-12 yıldır kullandığımı belirttim. Sonra da görselini gösterdiği paylaşımı benim yapıp yapmadığımı sordu. “Ben yaptım” dedim. Ve hayretimi gizleyemeden bu sefer sordum: “Buraya ifade için çağrılmamın nedeni bu görseli paylaşmam mı?”

“Evet” dedi. Ben hâlâ hayretler içerisindeyim. “Görselle birlikte herhangi bir yorum yazmış mıyım? Ben genellikle bu tip görselleri yorumla paylaşırım” dedim. “Hayır, yorum yok; sadece bir eylem çağrısı” dedi. Eylem çağrısı görselini bu yazıyla birlikte paylaştım ama görselde ne dendiğini yazıyla da yazmak istiyorum: “HALKLARIN DÜŞMANI NATO VE SOYKIRIMCI TRUMP DEFOL!” İlaveten eylemin tarihi, günü, saati ve yeri hakkında bilgiler var.

“Halkların düşmanı NATO
“Halkların düşmanı NATO ve soykırımcı Trump defol!” demek ne zaman “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” oldu?

Şaşkınlığımı hâlâ üzerimden atamamıştım. İsnat edilen suçun ne olduğunu ne sordum ne de bana gösterilen kağıdın üstünde yazılı olan bilgiye baktım. Bir yandan da ifadeye gelmeden önce konuştuğum avukatın tavsiyesi var kulağımda. O da meselenin bir hakaret davası olabileceğini düşünerek bana “ifade özgürlüğü hakkımı kullandım; suç kastım yoktur de ve çok fazla açıklama yapma” demişti. Oysa şu an ortada bir hakaret yoktu ve “NATO ve soykırımcı Trump defol” dediğim için ifadeye çağrılmıştım. Buna rağmen aklıma suçlamanın ne olduğunu sormak gelmedi. Ancak suçlama ne olursa olsun benim NATO’ya eleştirel yaklaştığım ve Trump’a soykırımcı dediğim için ifade vermeye çağrılmış olmam çok saçmaydı.

Neyle suçlandığımı pek düşünmeden kısaca ifademi verdim. İfademde, Eskişehir Filistin ile Dayanışma Platformu mensubu ve sözcüsü olarak eylem çağrılarını yaptığımı, paylaşımda herhangi bir suç unsuru olmadığını düşündüğümü, ifade özgürlüğü kapsamında anayasal hakkımı kullandığımı ve “paylaşımda ne gibi bir suç unsuru olduğunu anlayamadığımı” belirttim.

Ve ekledim:
“Bu bir çağrı paylaşımıdır. Bu çağrının yapıldığı toplantı iptal edildiği için yapılamadı. Bu çağrının yapıldığı tarihte Eskişehir Valiliği henüz NATO eylemleri konusundaki yasaklama kararını açıklamamıştı. GÖRSELDE YER ALAN ABD BAŞKANI DONALD TRUMP’A YÖNELİK KULLANILAN “SOYKIRIMCI” İFADESİNİN ARKASINDAYIM. Kendisi Gazze’de devam etmekte olan soykırımın faillerinden biridir. ABD’nin yapmış olduğu yardımlar, vermiş olduğu silahlar Filistin halkının maruz kaldığı soykırımın devam etmesine imkan sağlamaktadır. Bu yardımlar ABD yasalarına da uygun değildir çünkü insan hakları ihlallerine ve savaş suçuna sebep olan yardımların durdurulması gerekmektedir. Ayrıca ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne karşı olan tavrı da Trump’ın soykırıma ortaklığının bir ispatıdır. Bu mahkeme, İsrail Başbakanı Binjamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant için tutuklama kararı çıkardığı için ABD bu mahkemeyi tasfiyeye çalışmaktadır. Ayrıca ben NATO’nun Türkiye’nin güvenliğini sağlayan bir örgüt olduğu kanaatinde değilim. Bunu ifade etmemde de ifade özgürlüğü kapsamında hiçbir sakınca görmüyorum.”

Kısa Bir Hukuk Notu ABD hukukunda silah satışları ve güvenlik yardımları insan hakları yükümlülüklerinden bütünüyle bağımsız değildir. Dış Yardım Yasası’nın 502B ve 620I maddeleri, Leahy yasaları ve Silah İhracatı Kontrol Yasası (AECA), ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilen güvenlik yardımlarının ve silah transferlerinin sınırlandırılmasına veya durdurulmasına imkân veren hükümler içermektedir. İsrail’e yapılan silah sevkiyatlarının bu düzenlemeler uyarınca kısıtlanması gerektiğini savunanlar arasında Bernie Sanders ve Chris Van Hollen gibi senatörlerin yanı sıra çok sayıda Kongre üyesi, hukukçu ve insan hakları örgütü bulunmaktadır. Bu çevrelere göre temel sorun yeni bir yasa eksikliği değil, mevcut yasaların İsrail söz konusu olduğunda uygulanmamasıdır. ABD yönetimleri ise ulusal güvenlik, diplomatik takdir ve yeterli delil bulunmadığı gibi gerekçelerle bu hükümlerin silah sevkiyatlarını otomatik olarak durdurmadığını savunmaktadır. Dolayısıyla ifademde kullandığım sözler, ABD kamuoyunda ve Kongre’de uzun süredir devam eden ciddi bir hukukî tartışmaya dayanmaktadır.

İfademi verdikten sonra dışarıda beni bekleyen arkadaşların yanına gittim. Beni görür görmez hemen ne olduğunu sordular. “Kendisine “İbiş” dediğim için o malum köşebaz beni mahkemeye vermiş olsaydı, bundan daha ciddi bir sebep olurdu” dedim.

Arkadaşlardan ifade verme işlerinde oldukça tecrübeli olan Kuban Kural ifade tutanağını eline alır almaz hemen suçlamaya baktı ve kocaman bir YUHHH çekti. Ben de suçlamanın ne olduğunu o anda fark ettim: “HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK VEYA AŞAĞILAMA (TCK 216)”!

Tam o sırada ifademi alan polis beni aradı. Henüz ayrılmamışsam tekrar gelmemi rica etti. İfade tutanağında paylaşımın tarihi yanlış yazılmıştı. Tutanak yeniden düzenlenecek ve benim de tekrar imzalamam gerekecekti. “Olur” dedikten sonra ifade verdiğim yere doğru yürürken, o an neyle suçlandığımı artık net olarak bildiğim için “acaba ifademe bu hususta bir ekleme de yapsam mı?” diye düşündüm.

Ortada vahim bir durum vardı. Bu paylaşımın zorlama bir yorumla soruşturma konusu yapılmasının da ötesinde, halkın farklı kesimlerini birbirine karşı kışkırtmayı veya belirli özellikleri nedeniyle halkın bir kesimini aşağılamayı cezalandırmak amacıyla düzenlenen TCK 216, siyasal eleştiriyi bastırmanın aracına dönüştürülmüştü. Paylaşımda, TCK 216/1 anlamında halkın bir kesimini diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa yönelten herhangi bir ifade bulunmadığı gibi, kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike doğurabilecek herhangi bir çağrı da yoktu. TCK 216/2 anlamında sosyal sınıfı, ırkı, dini, mezhebi, cinsiyeti veya bölgesel aidiyeti nedeniyle aşağılanan herhangi bir halk kesimi de bulunmuyordu. NATO, halkın bir kesimi değil, devletlerden oluşan askerî ve siyasi bir örgüttü; Donald Trump ise sert ve sarsıcı eleştirilere katlanması gereken bir devlet başkanıydı. Buna rağmen “NATO defol” ve “soykırımcı Trump” sözlerinin TCK 216 ile ilişkilendirilmesi, halk kesimlerini koruması gereken bir ceza normunun iktidarları ve onların uluslararası müttefiklerini eleştiriden koruyan bir kalkana çevrilmesi anlamına gelmekteydi. Böyle bir uygulama yalnızca ifade özgürlüğünü daraltmakla kalmıyor, gerçek nefret söylemleriyle mücadele için gerekli olan hukukî kavramların içini de boşaltıyordu.

Lakin oradan bir an önce ayrılma duygum ağır bastı. Değişiklik yapılan ifade tutanağını imzaladıktan sonra Emniyet’ten arkadaşlarla birlikte ayrıldık. Emniyet’ten ayrılıp eve doğru giderken, meselenin yalnızca benim bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle ifadeye çağrılmamdan ibaret olmadığını düşündüm. Halkın farklı kesimlerini nefret söyleminden koruması gereken bir hukuk hükmü, iktidarların ve uluslararası müttefiklerinin eleştirilmesini soruşturmanın gerekçesine dönüştürebiliyorsa, üzerinde asıl düşünülmesi gereken hukukun geldiği yerdi. Hukuk, yurttaşı keyfîliğe karşı koruyan bir güvence olmaktan çıkıp eleştiriyi terbiye etmenin aracına dönüşüyordu.

* NATO bizim neyimiz olur? | Ruşen Çakır yorumluyor

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş