Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Kadıköy’de yaşıyorum. Bu semt – ve tabii İstanbul için – aradan 30 yıl geçse de, Ankaralı, uzaktan bakan bir gözüm. Kadıköy, kentin geneli gibi eski ve yeni binaların iç içe geçtiği, bölgede yaşayan Rumlara ve Ermenilere ait binaların nadiren aralara sıkıştığı, sıradan apartman dokusunun yanında Cumhuriyet dönemi mimarlık örneklerinin de kimliğini oluşturduğu, İstanbul’un en kozmopolit bölgelerinden biri. Bu mahallenin yapısal unsurları olan ahşap, beton ve camın yanında bir de duvarlarında yer alan eşsiz mural çalışmalar, grafitiler, “tag”ler var.

Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Bunlar o kadar çoklar ki, Kadıköy rıhtımdan başlayan, bir tarafta Yeldeğirmeni’ne diğer tarafta Moda ve Kalamış’a dek uzanan bölge boyunca üzerine bir şey yazılmamış, karalanmamış, tek bir yüzey görmeniz neredeyse imkânsız. Bir kısmı gerçekten güzel grafitiler ve güzel mesajlar; aralardaki devasa duvar resimleri birer hazine gibi; diğer yandan çok büyük bir kısmı, tamamen zarar vermek ve “bozmak” için yapılan karalamalardan, isimlerden, yazılardan oluşuyor.

Bir süredir sosyal medyada bu kendimce niteliksiz gördüğüm karalamaları konu ediyor; her defasında da gerçekten sanatsal duruşu olanlarla vandalizm sınırında gezinenlere dikkat çekmeye çalışıyorum. Beni destekleyenler de oluyor elbet ama bir sosyal medya klasiği olarak “beğenmiyorsan başka yerde otur” gibi kibar ifadelerden, oldukça kaba saba ve hakaret içeren tepkilere kadar pek çok şey ile karşılaştım.

Tepki verenler bunların sanat olduğunu, benim sanattan anlamadığımı savunuyorlar. Geçtiğimiz hafta Moda, Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nın ortasında yer alan ve o küçücük alanda bir mücevher gibi duran Rahmi Aksungur’un Balık heykelinin üzerindeki karalamaları paylaştım ve sordum: “Sanatı bozan sanat olur mu?” Gelen tepkilerden biri “Abla memleketin bir sürü sorunu var; bu mu dert oldu? Niye uğraşıyorsun? Bunları yeni başlayan çocuklar yapıyor; n’apsınlar başka yapacakları bişey yok; bırak yapsınlar” tadında yazılmış. Sosyal medya gerçekten de büyük bir sosyal deney ortamı.

Duvarlar kimin, tartışabiliriz; ama bir sanat eserini şu ya da bu şekilde karalamak açıkça vandalizmdir ve yetkililerin bu konuda hiçbir önlem almıyor oluşu da sanata – dolayısıyla yaratıcı eylemlere – toplumun bakış açısını belirler. Neyin korunup, neye göz yumulacağı, neyin kültürel bilince zarar verdiği, neyin kent dokusu, neyin suç olduğu birbirinden ayrılabilir mi? Ve bizler, bu ülkede siyasi ve ekonomik gündem tümü ile günlerimizi, ruhlarımızı, hatta bedenlerimizi esir alırken bunun dışında gerçekten de bilim, sanat, tasarım, müzik, kent, ortak yaşam gibi gelişim alanlarından konuşmayı neden bırakmalıyız? Hep diğerleri “daha önemli” görüldüğü için neden insanın “hayat damarlarından biri olan” bu tür konuları boş vermemiz bekleniyor?

“İsim, grafitinin inancıdır.” Norman Mailer bu cümleyi, 1974’te yayımlanan The Faith of Graffiti için konuştuğu emekli bir New York grafiticisinden, CAY 161’den alıntılamış. Jean Baudrillard ise kentin duvarlarında, trenlerin üzerinde ördüğümüz bu imzalara bambaşka bir yerden bakıyor. “Kool Killer” denemesinde SUPERKOOL, SPIX, COLA 139 gibi adları sıralıyor ve şöyle diyor: “Hiçbir anlamı yok; özel isim bile değil, ortak adlandırma sistemini şaşırtmak için yapılmış sembolik bir sicil numarası.” Baudrillard için bu boş imzalar, kentin göstergeler düzenine karşı bir “ayaklanma”dır.

İki düşünür de duvara, boyayı sıkanın gözünden bakıyor. Bunu önemsiyorum ancak ben de duvarın öbür tarafında duran kişiye odaklanıyorum: sabah kapısını açtığında apartman girişinde, dükkânının kepengi üzerinde ya da çocuğunun okul duvarında bir karalama ile karşılaşan kent sakinine. Çünkü hepimiz ortaklaşa yaşamaya çalışıyoruz.

Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Grafitinin sanat tarihindeki yeri tartışılmaz ama itiraf edelim, her duvar yazısı bir Basquiat değil. Kentin ortak yüzeylerine her gece bırakılan sayısız “tag”, bir ifade biçimi mi, yoksa bedelini hepimizin ödediği bir kent suçu mu?

“Graffiti” kelimesi İtalyanca graffiare, yani “kazımak” fiilinden gelir. Pompeii’nin duvarlarında bugün hâlâ binlerce yazı okunabiliyor: seçim çağrıları, aşk itirafları, hakaretler; grafiti, kentin kendisi kadar eski.

Modern grafitinin doğum yeri ise 1960’ların sonunda Philadelphia ve ardından New York olmuş. 21 Temmuz 1971’de New York Times, adını şehrin her yerine yazan genç bir kuryeyi haber yapar: TAKI 183. Bu haber kelimenin tam anlamı ile bir yıldız yaratıyor ve yüzlerce genç aynı yolu izliyor. Metro vagonları bu adları şehrin bir ucundan öbür ucuna taşıyan hareketli tuvallere dönüştü. Bu noktadan sonra yerel yönetimler ile grafiticiler arasında küresel ölçekte bir savaş başlamış gibi görünüyor. MTA’nın 1984’te başlattığı “Clean Car” programında boyanan vagon derhal servisten çekiliyordu. 1989’da son grafitili vagonun da temizlendiği ilan edildi.

Sokaktan müzeye: Efsanevi örnekler

Kuşkusuz bu kent müdahalesinin gerçek anlamda sanat eseri olan örnekleri var. Bunlar sadece tepki amacı ile değil, bir sanat eseri olmanın gerektirdiği düşünsel altyapı ve estetik niteliklerle diğer karalamalardan ayrılıyorlar.

Jean-Michel Basquiat, 1970’lerin sonunda Manhattan duvarlarına “SAMO©” imzalı, şiirsel ve ironik cümleler yazdı; ressamın 1982 tarihli adsız bir tablosu 2017’de 110,5 milyon dolara satıldı. Keith Haring, New York metrosundaki boş reklam panolarına tebeşirle çizdi; 1986’da Harlem’de yaptığı “Crack is Wack” bugün korunan bir kamusal eser. Blek le Rat, 1981’den itibaren Paris sokaklarına şablonla bıraktığı figürlerle “tag” denilen şablon grafitinin babası sayılır. Banksy’nin 2018’de Sotheby’s’te satıldığı anda kısmen parçalanan “Girl with Balloon” tablosu, “Love is in the Bin” adıyla 2021’de 18,6 milyon sterline yeniden satıldı.

5Pointz adresi ilginç bir dönüm noktası olmuş. New York Queens’te, sahibinin izniyle yirmi yıl boyunca grafiti sanatçılarının buluşma yeri olan bir fabrika binası burası. Sahibi 2013’te binayı aniden bir gece boyayıp sonra yıktırdı; sanatçılar dava açtılar ve mahkeme bina sahibinin 21 sanatçıya 6,75 milyon dolar tazminat ödemesine hükmetti. Saydığım bu isimler normalleştirmemiz gereken bir dokuyu değil, bu eylemi sergileyen istisnaları temsil ediyor; 5Pointz bile aslında bir izin hikâyesi. Kentlerin duvarlarını her gün dolduran yazıların ezici çoğunluğu ise maalesef ne müzeye gidecek ne de müzayedeye çıkacak nitelikte.

Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?
Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Her karalama masum mu?

“Grafiti” kelimesi, birbirinden çok farklı işleri tek bir çatı altında topluyor. Tag, tek renkli, birkaç saniyede atılmış izinsiz bir imzayı temsil ediyor; Türkçede “tag atmak” deniyor. Throw-up, iki renkli, şişkin harflerle birkaç dakikada yazılmış isimleri ifade ediyor. Piece, saatler süren, kompozisyonu olan çok renkli bir çalışma. Mural ise günler süren, izinli ve tasarlanmış duvar resmidir. Ben bunlara bir de anlamsız karalama biçimindeki boyamaları ekliyorum; zira tepkimin asıl çıkış noktası bunlar. Bu sıralamada emek, beceri ve en önemlisi izin, aşağıdan yukarı artarak ilerliyor. Tag merdivenin en alt basamağında duruyor: Bir şey anlatmayı değil de, bir yeri işaretlemeyi amaçlıyor. Bana göre Kadıköy sokaklarında yaygın olan “karalama”lar da tam adı üstünde, karalamayı hedefliyor; böylece güzel olan çirkinleşebiliyor.

Tag atanın motivasyonu da çoğu zaman estetik değil. Swinburne Üniversitesi’nden Flavia Marcello’nun aktardığına göre gençler, özgüven, bir gruba ait olma ve adını “zor bir yere” yazmanın verdiği heyecandan söz ediyor. Bunlar anlaşılabilir insani ihtiyaçlar. Ama ihtiyacın anlaşılabilir olması, bedelin başkasına ödetilmesini meşru kılmıyor.

Kamuoyu da bu ayrımı sezgisel olarak yapıyor. Hollandalı kriminologlar Gabry Vanderveen ve Gwen van Eijk, 881 kişiye 18 farklı grafiti göstermiş. Tag’ler en olumsuz ve en ortak tepkiyi alırken piece’ler ise kalitelerine göre beğenilmiş ya da reddedilmiş. Bir ev cephesindeki grafiti ise türü ne olursa olsun neredeyse oybirliğiyle olumsuz karşılanmış. Yani “Bunlar normal mi?” sorusunun cevabı bilimsel çalışmalarla da açık: Hayır. Terk edilmiş bir tüneldeki piece tartışılabilir. Birinin evinin kapısına atılan tag ise tartışma değil, açıkça ihlaldir.

Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?
Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Bir kent suçu olarak grafiti

Şöyle düşünelim: Bir binanın, dolayısıyla cephenin tapusu tek kişinindir; ama o cepheye bakmak, önünden geçmek, onunla yaşamak herkese ait bir yaşam deneyimidir. Kent, bu paylaşılan alanların, yüzeylerin, dokuların toplamıdır. Tag, o ortak alanı tek bir kişinin adına el koyarak özelleştiriyor ve binlercesi ile yeni bir doku kazanan bu ortamın kabul edilmesi bekleniyor; tepkilerden biri bunların Kadıköy demek olduğunu söyledi; aslında hiç de Kadıköy demek değil? Hatta bu şekilde Kadıköy, kendi özünde olan çok kimlikli yapısal zenginliğinden sıyrılıp, bir anda dünyanın herhangi bir bölgesindeki benzer bir kent dokusuna bürünüyor; bu oldukça değersizleştirici.

Meseleye güvenlik perspektifinden de bakmamız gerekir. Duvarları tag’le kaplı bir alt geçit, akşam saatinde yürünmesi zor bir yere dönüşüyor. Bunun sebebi yazının kendisi değil, taşıdığı “Burada kimse denetlemiyor” mesajı. Kees Keizer, Siegwart Lindenberg ve Linda Steg’in 2008’de Science’ta yayımlanan deneyi bu sezgimi doğrulamış. Groningen’de grafitili bir sokakta, bir posta kutusundan sarkan ve içinde para görünen zarfı alanların oranı yüzde 13’ten 27’ye yükselmiş. İnsanlar bir kuralın ihlal edildiğini gördüklerinde, başka kuralları çiğneme eğilimi de artıyor.

James Q. Wilson ve George Kelling 1982’de The Atlantic’te “Kırık Pencereler” tezini ortaya attı. Bir binanın kırık penceresi onarılmazsa, orada kimsenin bir şeyi umursamadığı mesajı verilir ve kısa sürede öbür pencereler de kırılır. Yani küçük düzensizlikler daha büyük suçların önünü açar. Keizer’in Groningen deneyi bu fikri destekliyor: Grafitili sokaklarda insanlar başka kuralları da daha kolay çiğneyebiliyorlar. 1990’larda New York’ta Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ve polis şefi William Bratton bu fikri bir polislik stratejisine çevirdi. Grafiti, tag veya metroya bilet almadan binmek gibi küçük suçlar sert biçimde cezalandırıldı. Buna “sıfır tolerans” dendi ve aynı yıllarda kentte suçun ciddi biçimde düştüğü gözlemlendi.

Grafitinin mağduru çoğu zaman büyük bir şirket değil; kepengi her hafta boyanan küçük esnaf, apartmanının girişini aidatıyla yeniden boyatan sakinler. New York ve Toronto gibi kentlerde yasa, mülk sahibini temizlemekle yükümlü tutuyor; yani mağdur hem zararı görüyor hem de onarımın bedelini ödüyor.

Paris’in temizlik ekipleri ise her gün yaklaşık 650 m² yüzey temizliyor. Londra’da belediyelere 2025’te yaklaşık 100 bin grafiti şikâyeti ulaşmış. Bu temizlik için kullanılan kaynaklar, parkların, kütüphanenin ya da sokak aydınlatmalarının bütçesinden kesiliyor.

Diğer yandan Fransa’da 2025 başında Senlis tren istasyonuna yazılan ırkçı ve antisemitik ifadeler, Senato’da soru önergesine konu oldu. Duvar, bir anda bir topluluğu hedef göstermenin de en ucuz aracı hâline de dönüşebiliyor; dikkatli bakılırsa bizim duvarlarımızda da bu bağlamda pek çok mesaj var ve kentin çocukları her gün bunların önünden geçerek okullarına gidiyor: duvarlarımız da kültürümüzü yansıtan, inşa eden önemli bir yapıtaşı derken bunu kastediyorum biraz da.

Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?
Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Grafiti mi vandalizm mi?

Sosyal medyadaki sosyal deneyimi sürekli bu iki kavram içinde tutuyorum: ne saygı duyabileceğimiz, hatta korumak isteyeceğimiz grafitidir ve ne vandalizmdir?

Vandallar, 455 yılında Roma’yı yağmalayan bir Cermen kavmiydi. Ancak bugünkü anlamıyla kelimeyi, Blois piskoposu Abbé Henri Grégoire 31 Ağustos 1794’te Ulusal Konvansiyon’a sunduğu raporda kullandı; devrimci kalabalıkların kiliselere, heykellere ve kütüphanelere verdiği zararı “vandalisme” diye adlandırdı. Grégoire’ın derdi bireysel mülkiyet değil, topluma ait olanın korunmasıydı. Modern hukuk ise kavramı “başkasının malına izinsiz zarar vermek” tanımına daralttı. Oysa grafitinin zararı tek bir tapu sahibiyle sınırlı kalmıyor. Belki de Grégoire’ın geniş tanımına geri dönmek gerekiyor: Vandalizm, herkese ait olanın bir kişinin keyfine feda edilmesidir.

Peki dünya kentleri bu konuyu nasıl yönetiyor?

Londra’da grafiti, 1971 tarihli Criminal Damage Act kapsamında suç sayılıyor. 2003 tarihli Anti-social Behaviour Act ile 16 yaş altına sprey boya satışı yasaklanmış ve belediyelere para cezası kesme yetkisi verilmiş. Ancak Neil O’Brien’ın derlediği verilere göre, 2025’te yaklaşık 100 bin şikâyet olmuş. Ayrıca Waterloo’daki Leake Street tüneli, dünyanın en bilinen yasal grafiti alanlarından biri.

Paris ise hızlı bir temizlik makinesi gibi çalışıyor. Fransız Ceza Kanunu’nun 322-1. maddesi, izinsiz yazı ve çizimi 3.750 avro para cezası ve kamu yararına çalışmayla cezalandırıyor. Belediye, sokaktan görülen ve 4 metrenin altındaki grafitiyi mülk sahibinden ücret almadan siliyor. Paris belediyesinin “Dans Ma Rue/Sokağımda” isimli bir uygulaması var; bunun üzerinden bildirim yapılıyor. Yani Paris’e gittiğimizde bizi büyüleyen o güzelliğin arka planında büyük bir sistem, emek ve toplumsal sahip çıkma kültürü var.

New York Ceza Kanunu’nun 145.60. maddesi izinsiz grafitiyi A sınıfı kabahat sayıyor; şehir yönetmeliği 21 yaş altına sprey boya satışını yasaklamış. Belediye ihbar üzerine grafitiyi ücretsiz siliyor, ama mülk sahibine silmek ya da korumak için 35 gün süre tanıyor. Böylece aynı boya, sahibinin rızasıyla suç olmaktan çıkıp bir cephe dokusuna dönüşebiliyor. Kanun, burada rıza faktörünü devreye sokmuş.

Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?
Özlem Yalım yazdı | Gençlerin öfkesi kentin duvarlarında: Grafiti sanat mı, vandalizm mi?

Toronto bu kültürün yaygın olduğu bir kent. İlk ziyaretimde kızım beni hemen Graffiti Alley bölgesine götürmüştü. Belediye yönetmeliği (Chapter 485), “grafiti vandalizmi” ile “grafiti sanatı”nı ayrı kategoriler olarak tanımlıyor. Mülk sahibine en az 72 saat süre veriliyor; silinmezse belediye siliyor ve masrafı emlak vergisine ekliyor. Nefret içerikli yazılar ise hemen siliniyor. 2011’de kabul edilen Grafiti Yönetim Planı, bir yanda temizlik ve cezayı, öbür yanda StreetARToronto programını ve resmen tanınan Graffiti Alley’yi bir araya getiriyor. Toronto modeli, doğru sorunun “grafiti iyi mi kötü mü?” değil, “hangi grafiti, nerede ve kimin izniyle?” olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım benim de en kapsayıcı bulduğum yöntem açıkçası.

İstanbul’da nasıl diye araştırdım. İstanbul’da da izinsiz boya, Türk Ceza Kanunu’nun 151. maddesindeki “mala zarar verme” suçu olarak değerlendiriliyor; ceza dört aydan üç yıla kadar hapis ya da adli para cezası olarak belirtiliyor üstelik! Ancak suç şikâyete bağlı: Mülk sahibi altı ay içinde şikâyetçi olmazsa kovuşturma başlamıyor. Kamu malında ise 152. maddedeki ağırlaştırılmış hâl devreye giriyor. Yasa var, ama uygulama dağınık. Kadıköy Belediyesi 2020’de yalnızca polis ya da mülk sahibinden şikâyet geldiğinde temizlik yaptığını açıklamış. Bizde her konuda olduğu gibi insanların kendi yaşam alanlarına sahip çıkması ile ilgili bir durum olduğu açık. Genel olarak hakkını aramayan, aramaktan şu ya da bu sebepten çekinen, boş veren bir toplum olduğumuzu biliyoruz; sokakların bu hâli biraz da bizim bu tavrımız sebebi ile gelişen bir şey; boş olan kap dolduruluyor; sahiplenilmeyen yer başka bir şey tarafından sahipleniliyor.

Sözüm meclisten dışarı: 2012’de Kadıköy Yeldeğirmeni’nde başlayan Mural İstanbul festivali, sıradan apartman cephelerini uluslararası sanatçıların işleriyle doldurdu. Bu nefis bir gelişmeydi ve mahallemde hâlâ bunlarla karşılaştığımda büyüleniyorum. Ama gelin görün ki Eylül 2026’da, Fatih Sultan Mehmed döneminden kalan dokuz kubbeli Galata Bedesteni’nin duvarlarına grafiti yapıldı. Arkeolog Ömer Faruk Yavaşçay, yapının yıllardır süren bakımsızlıkla değer yitirdiğine dikkat çekiyor.

Beş yüzyıllık bir taşa sıkılan boyayı “ifade özgürlüğü” diye savunmak doğru olamaz. Bu, Grégoire’ın 1794’te adını koyduğu şeyin ta kendisi: ortak mirasın bilgisizlikle tahrip edilmesi. Özetle konu denetime sokulmaz ise, bu eylemi yapanların duvar konusunda bir ayrımları yok; onlar sadece kendilerini düşünüyorlar; ortak yaşamlarımızla, kültürel miras ile, tarih ile veya başka bir sanatçının işi ile saygı çerçevesinde bir bağ kurmuyorlar.

Tamam, CAY 161 için duvara isim bir inançtı, Baudrillard için de bu bir ayaklanma – ki çok önemli –! Duvarın önünden geçen kent sakini için ise bunlar çoğu zaman yalnızca izinsiz bir müdahale anlamına geliyor.

Sanat değeri taşıyan, izinle ve yerini bilerek yapılan grafiti kenti zenginleştirir; Basquiat’tan Kadıköy murallarına kadar bunun izini sürebiliriz. Bir evin kapısına, dükkânın kepengine, bir sanat eserinin üzerine ya da tarihî bir bedestenin taşına atılan tag ise bir kent suçudur; açıkça vandalizmdir. Peki bunlar normal mi? Hayır; ama sıradanlaşmaları bir tercihin sonucu. Paris ve New York hızlı temizlikle, uygulanan cezalarla, Toronto ise yasal bir ayrımla cevap veriyor; İstanbul’un henüz net bir cevabı yok.

İyi bir kent, iz bırakma isteğine yer açan ama ortak yüzeyleri kimsenin keyfine bırakmayan kenttir. Değerli sokak sanatına sahip çıkalım; koruyalım ama kentin vandalizme uğramasına da tepkili olalım, dilerim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş