4 Ağustos 2026 Michigan Demokrat Senato önseçimi, Abdul El-Sayed’in Haley Stevens karşısında bir puanın altında farkla kazandığı son derece yakın bir yarışla sonuçlandı. 1,5 milyondan fazla oyun kullanıldığı ve katılım rekorunun kırıldığı önseçimde iki aday arasındaki fark yaklaşık 15 bin oydu. El-Sayed’in kampanyası üç cümlelik bir sloganla özetleniyordu: “Para siyasetten çıksın. Para cebinize girsin. Herkes için sağlık sigortası/Money out of politics. Money in your pocket. Medicare for All.” Bu mesaj, ekonomik popülizmini büyük paranın siyasetteki etkisine karşı mücadeleyle birleştiriyordu.
Zaferin önemini artıran unsurlardan biri karşısındaki mali güçtü. Stevens’ı desteklemek veya El-Sayed’i yenilgiye uğratmak için AIPAC ve diğer özel çıkar gruplarının dış harcamaları seçim sonuna doğru yaklaşık 70 milyon dolara ulaştı; pek çok gözlemci yarışı Amerikan tarihinin en pahalı Senato önseçimi olarak niteledi. AIPAC bağlantılı gruplar tek başına 35 milyon dolar civarında harcadı. Buna rağmen El-Sayed kazandı. Ancak önseçim biter bitmez mücadele yeni bir safhaya geçti ve bu kez Cumhuriyetçi sağın doğrudan hedefi hâline geldi.
Ulusal Cumhuriyetçi Senato Komitesi (NRSC), alışılmış “Abdul El-Sayed” yerine özellikle tam adını, “Abdulrahman Mohamed El-Sayed”i kullandı ve onu “Amerika’nın en radikal Senato adayı” olarak sundu. Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers ise terörle mücadele geçmişinden ve Usame bin Ladin’den söz ederek El-Sayed’i 11 Eylül çağrışımlarının içine yerleştirdi. Donald Trump da onu “Yahudilerden ve İsrail’den nefret eden komünist bir müflis” diye niteledi; ardından benzer suçlamaları konuşmalarında sürdürdü. El-Sayed ise kimlik tartışmasını yeniden maddi hayata taşıdı: Adının benzin fiyatlarını yükseltmediğini, Amerika’yı savaşa sokmadığını ve market alışverişini pahalılaştırmadığını söyledi. “Hayatım boyunca Michigan’da Abdul oldum” dedi.
Bu tablo yaklaşık dokuz ay önce Zohran Mamdani’nin New York belediye başkanı seçilmesinin ardından yaşananları hatırlatıyordu. New York’un ilk Müslüman belediye başkanı ve açık demokratik sosyalist Mamdani de Cumhuriyetçiler tarafından hızla Demokrat Parti’nin “radikal” yüzü olarak sunulmuştu. Trump onu defalarca yanlış biçimde “komünist” diye nitelemiş ve New York’a federal kaynakları kesmekle tehdit etmişti.
Bu nedenle El-Sayed’in zaferinin ardından “Mini Mamdani” söyleminin devreye sokulması tesadüf değildi. Cumhuriyetçi sağ iki ismi Müslümanlık, “radikallik”, İsrail’e muhalefet ve Demokratların sola kaydığı iddiası etrafında aynı tehdit anlatısına yerleştiriyor. Fakat asıl soru burada başlıyor: El-Sayed gerçekten Michigan’a taşınmış bir Mamdani modeli mi? Yoksa iki siyasetçi, aynı daha derin siyasi dönüşümün farklı coğrafyalarda ve farklı siyasal dillerle ortaya çıkan iki ayrı biçimi mi?

“Mamdani etkisi” var, fakat hikâyenin tamamı değil
“Mamdani etkisi”nden söz etmekte bir yanlışlık yok. New York’ta Mamdani’nin yükselişini besleyen temel unsurlar Michigan’da da vardı: Hayat pahalılığına odaklanma, İsrail lobisinin etkili kuruluşu Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) ve büyük şirketlerden müteşekkil büyük bağışçılara meydan okuma, Demokrat Parti müesses nizamıyla çatışma, Gazze konusunda açık tavır ve genç seçmenin harekete geçirilmesi. Bu nedenle El País’in sonucu “Mamdani dalgasının Michigan’a ulaşması” olarak yorumlamasının bir mantığı var.
İki siyasetçi arasında doğrudan etkileşim de bulunuyor. Mamdani yükselişi sırasında El-Sayed’den tavsiye almış; Mamdani’nin New York zaferi de daha sonra El-Sayed kampanyasına “biz de kazanabiliriz” duygusu vermişti. Dolayısıyla tek yönlü ilişki yok aralarında. El-Sayed, Mamdani ulusal bir figüre dönüşmeden önce, Michigan valiliğine aday olduğu 2018’deki seçimden beri ilerici siyasetin içindeydi. Dolayısıyla ortada bir usta-çırak ilişkisinden çok karşılıklı öğrenme var. Michigan’ı Mamdani depreminin bir artçı sarsıntısı saymak yerine, iki siyasetçiyi aynı daha büyük depremin farklı fay hatları olarak görmek daha doğru.
Aynı hoşnutsuzluğun üzerinde yükseliyorlar
İki siyasetçiyi birbirine bağlayan mühim unsurlardan biri hayat pahalılığı. Her ikisi de siyaseti soyut ideolojik tartışmalardan önce gündelik hayatın maliyeti üzerinden kuruyor: Kira, sağlık, gıda, enerji ve ulaşım. İkisi de kurumsal paranın siyaseti bozduğunu; büyük şirketlerin, milyarderlerin ve lobilerin Demokrat Parti üzerinde aşırı güç kazandığını düşünüyor.
Filistin konusunda da parti yönetiminden belirgin biçimde ayrılıyorlar. İsrail’in Gazze’de yaptıklarını “soykırım” olarak nitelendiriyor ve Washington’ın koşulsuz askeri desteğine karşı çıkıyorlar. Böylece Filistin, ayrı bir dış politika meselesi olmaktan çıkıp siyasi bağımsızlığın ve güçlü çıkar çevreleri karşısında nerede durulduğunun sınavına dönüşüyor. Michigan’daki AIPAC müdahalesi bu bağı daha görünür kıldı. AIPAC bağlantılı Birleşik Demokrasi Projesi’nin (United Democracy Project) El-Sayed’e karşı yaklaşık 35 milyon dolar harcamasına rağmen önseçimi kaybetmesi, “Siyaseti kim satın alıyor?” sorusunu öne çıkardı.
Mamdani ve El-Sayed ayrıca Demokrat Parti’nin geleneksel “seçilebilirlik” anlayışına meydan okuyor. Merkeze yaklaşmanın ve büyük bağışçılarla çatışmamanın seçim kazanmanın zorunlu koşulu olduğu fikrini reddediyorlar. Onlara göre seçmen, fazla hesaplı ve temkinli siyasetten yorulmuş olabilir; “fazla radikal” veya “seçilemez” görülen aday, neye inandığını açıkça söylediği için daha sahici bulunabilir.
Sosyalist Mamdani, ilerici-popülist El-Sayed
Fakat buradan iki ismin ideolojik olarak aynı olduğu sonucuna varılmamalı. Aralarındaki en açık fark siyasi kimliklerinde. Mamdani demokratik sosyalist kimliğini açıkça sahipleniyor ve Amerika Demokratik Sosyalistleri’yle özdeşleşiyor. El-Sayed ise açık biçimde sosyalist olmadığını söyleyen birisi. Kapitalizmi reddetmiyor ve küçük ve yerel ölçekte piyasanın kaynak dağılımında yararlı olabileceğini düşünüyor. Ancak onun açısından asıl sorun ekonomik ve siyasi gücün birkaç büyük şirketin, milyarderin ve çıkar grubunun elinde yoğunlaşması. “Herkes için Sağlık Sigortası” (Medicare for All), servet vergisi ve güçlü antitröst politikalarını savunmasına rağmen bunları sosyalizm etiketi altında sunmuyor.
El-Sayed ve Mamdani’nin programlarının önemli bölümleri böylece kesişiyor; fakat siyasi çerçevelemeleri farklı. Mamdani sosyalist kimliğini projesinin ayrılmaz parçası yapıyor. El-Sayed ise benzer taleplerin önemli bir bölümünü Amerikan popülist geleneğinin içine yerleştiriyor. Bir tarafta sıradan insanlar; karşı tarafta sigorta şirketleri, ilaç şirketleri, enerji tekelleri, milyarderler, savunma sanayii ve siyaseti parayla etkileyen lobiler.
Kapitalizmin teorik olarak ne olduğuyla bir temel sorun olarak ilgilenmeyen El-Sayed için mühim olan gücün kimde toplandığı ve devletin kimin için çalıştığı.
El-Sayed’in özgünlüğü: “Para cebinize girsin”
Mamdani ile El-Sayed arasındaki en ilginç farklardan biri dış politika ile iç ekonomi arasındaki bağı kurma biçimleri. Mamdani’nin Filistin söyleminde insan hakları, eşitlik ve uluslararası hukuk güçlü biçimde öne çıkıyor. El-Sayed aynı ahlaki itirazı paylaşıyor; fakat bunu Michiganlı seçmenin bütçesine çok daha doğrudan bağlıyor.
Kampanyasının temel mesajlarından “Money in your pocket” – “Para cebinize girsin” burada kritik önemde. El-Sayed, Washington’ın yabancı hükümetleri silahlandırmak ve denizaşırı askeri operasyonları finanse etmek için milyarlarca dolar bulurken okullar, sağlık hizmetleri, temiz su veya altyapı için sürekli kaynak sıkıntısından söz etmesini sorguluyor. Onun formülünde dış askeri yardım diplomatik veya ahlaki bir tercihin yanı sıra içeride yapılmayan yatırım anlamına geliyor.
Bu yaklaşım El-Sayed’in siyasetinin kesişimsel niteliğini gösteriyor. Küresel militarizm, savunma sanayiinin çıkarları, büyük lobiler, içerideki kemer sıkma ve ekonomik eşitsizlik birbirinden kopuk meseleler değil. Aynı kaynak dağılımı düzeninin farklı yüzleri.
Böylece seçmenin önüne koyduğu soru basitleşiyor: Kamu parası yabancı ordulara ve silah şirketlerine mi gidecek, yoksa Michigan’daki okullara, hastanelere, su altyapısına ve ailelerin ekonomik güvenliğine mi?
“Para cebinize girsin” bu nedenle yalnızca bir ücret veya vergi sloganı olarak görülmemeli. Aynı zamanda dış politikayı ekonomik popülizmin içine alan daha geniş bir siyasi çerçeve.
İlerici bir yurtseverlik
Bu çerçeve El-Sayed’in Mamdani’den daha belirgin bir ilerici yurtseverlik geliştirmesine de imkân veriyor. Amerikan bayrağından, ulusal aidiyetten veya yurtsever söylemden uzak durmuyor. Peter Beinart’ın da üstünde durduğu gibi, sağdaki “America First/Önce Amerika” dilini dışlayıcı milliyetçilik yerine kamusal sorumluluk üzerinden yeniden yorumlamaya çalışıyor: Amerikan devletinin kaynakları öncelikle sıradan Amerikalıların hayatını güvence altına almalı.
Bu nokta Cumhuriyetçilerin saldırı biçimi düşünüldüğünde özellikle önemli. Sağ, “Abdulrahman Mohamed El-Sayed” adını özellikle öne çıkararak onun Amerikalılığını ima yoluyla tartışmaya açıyor. El-Sayed ise tartışmayı aynı zeminde yürütmüyor. “Ne kadar Amerikalıyım?” sorusuna cevap vermek yerine, “Sizin hayatınızı gerçekte ne zorlaştırıyor?” sorusuna dönüyor.
Adı kiranızı yükseltmiyor. Müslümanlığı sağlık faturanızı artırmıyor. Göçmen kökeni market fiyatlarını belirlemiyor. Savaşlar, şirket tekelleri ve belirli ekonomik tercihler belirliyor.
Bu, kimlik saldırısına maddi vatandaşlık üzerinden verilen popülist bir cevap.
New York ile Michigan aynı yer değil
Bu farklılığın önemli kısmı seçim coğrafyasından kaynaklanmakta. Mamdani, Demokratların güçlü olduğu kozmopolit ve ilerici New York’ta siyaset yapıyor. El-Sayed ise Trump’ın 2016’da ve 2024’te kazandığı kritik bir salıncak eyalette. Dolayısıyla El-Sayed ideolojik kimliği öne çıkarmaktan çok doğrudan seçmenin gündelik güvensizliklerine sesleniyor: Hastalanırsam ne olacak? İşimi kaybedersem ne yaparım? Evimi kaybedersem hâlim ne olur?
Bu dil ona teorik olarak Trump’a oy vermiş bazı ekonomik popülist seçmenlere ulaşma imkânı verebilir. Fakat Michigan önseçimi bunun gerçekleştiğini henüz kanıtlamadı. El-Sayed seçimi bir puanın altında farkla kazandı. Dolayısıyla “ekonomik popülizm işçi sınıfını otomatik olarak Demokratlara geri getirir” sonucuna ulaşmak için erken. Asıl sınav genel seçim olacak.
El-Sayed Mike Rogers’ı yenebilirse, ilerici siyasetin yalnızca New York, Brooklyn, Queens veya üniversite kentlerinde işlediği iddiası ciddi darbe alacak. Kaybederse Demokrat Parti’nin merkez kanadının bunu daha sol bir programın salıncak eyaletlerde taşınamayacağının kanıtı olarak kullanacağından hiç şüphe yok.
Partiyle ilişkilerindeki fark da aynı coğrafi gerçekliği yansıtıyor. Mamdani’nin yükselişi Andrew Cuomo gibi Demokrat müesses nizamının son derece güçlü bir figürüne karşı açık bir başkaldırı şeklinde gelişti. El-Sayed de önseçimde parti müesses nizamını sert biçimde eleştirdi; fakat zaferin ardından Demokrat müesses nizamla rekabeti geride bırakıp Mike Rogers’a karşı geniş bir Demokrat koalisyon kurmaya yöneldi. Nitekim önseçim sonrasında önseçim rakipleri Stevens ile McMorrow ve ulusal parti liderleri hızla arkasında toplandı.
Burada ideolojik bir geri çekilmeden çok, New York ile Michigan arasındaki fark görülüyor. El-Sayed ilerici programını terk etmiyor; onu yalnızca ilerici seçmenin değil, Michigan çoğunluğunun programına dönüştürmeye çalışıyor.
Mamdani dalgasından daha derin bir şey
Sonuçta Mamdani ile El-Sayed birbirinin kopyası değil. Aynı yapısal hoşnutsuzluğun farklı siyasi koşullarda aldığı iki biçim.
Mamdani demokratik sosyalizmi büyük bir metropolde kitleselleştiriyor. El-Sayed ise benzer anti-establishment/müesses nizam karşıtı tavrı ve ekonomik adalet taleplerini bir salıncak eyalette daha yerel, popülist ve yurtsever bir dile tercüme ediyor. Mamdani’nin başarısı El-Sayed’e siyasi cesaret ve bir kazanma modeli sundu; fakat El-Sayed’in siyaseti Mamdani’nin basit uzantısı veya tekrarı olmaktan çok farklı.
Bu nedenle Michigan’daki gelişmeyi yalnızca “Mamdani dalgasının yayılması” şeklinde okumak eksik kalıyor. Zaten son dönemdeki başka ilerici başarılarla birlikte Michigan sonucunun da daha geniş bir sol-popülist hareketlenmenin parçası olarak değerlendirilmesi giderek yaygınlaşıyor.
Dalganın altında Mamdani’den daha büyük dinamikler var: hayat pahalılığı, konut ve sağlık krizleri, milyarderlerin ve şirketlerin siyasetteki gücü, Demokrat müesses nizamına güvensizlik, Gazze’nin yarattığı ahlaki kırılma ve seçmenin sürekli “daha makul”, “daha merkezci”, “daha seçilebilir” diye sunulan siyasetten yorulması.
Mamdani bu fay hattını New York’ta görünür kıldı. El-Sayed Michigan’da onu başka bir siyasi dile tercüme ediyor. Biri demokratik sosyalizm üzerinden, diğeri ilerici popülizm ve yurtseverlik üzerinden ilerliyor.
Cumhuriyetçilerin her ikisine de neredeyse aynı “komünist–Müslüman–radikal” şablonuyla saldırması ironik biçimde aralarındaki farkları gizliyor. Oysa bu farklar, yükselen yeni ilerici siyasetin tek bir modelden ibaret olmadığını gösterdiği için belki benzerliklerinden bile daha önemli.
Mamdani ve El-Sayed’in ortaklaştığı temel soru ise aynı: Demokrat Parti mevcut düzeni biraz daha iyi yöneten parti mi olmalı, yoksa bu düzenin ürettiği ekonomik ve siyasi güç ilişkilerine gerçekten meydan mı okumalı?
Michigan genel seçimi bu soruya verilecek cevabın New York sınırlarının dışına ne ölçüde taşınabileceğinin ilk büyük sınavlarından biri olacak.














