12 Mayıs 2026’da Fransız savunma ve havacılık devi Safran ile Türkiye’nin en güçlü savunma şirketlerinden Baykar arasında stratejik bir iş birliği anlaşması imzalandı. Safran’ın resmî açıklamasına göre bu ortaklık, Bayraktar TB2 insansız hava araçlarına Euroflir elektro-optik sistemlerinin entegre edilmesini ve seyrüsefer, hedefleme ve güdümlü silah teknolojilerinde ortak çözümler geliştirilmesini amaçlamakta. Safran’a göre bu anlaşma “dronların ve akıllı silahların geleceğini hızlandıracak” bir adım olma niteliğinde.
Türkiye bağlamında –Safran’ın aşağıda değineceğimiz İsrail bağlantıları nedeniyle– bu anlaşmaya sıradan bir uluslararası savunma sanayi ortaklığı olarak bakmak imkânsız çünkü Baykar, –şirketin Yönetim Kurulu Başkanı ve Teknoloji Lideri Selçuk Bayraktar’ın damat olması sebebiyle– Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ailesiyle doğrudan bağlantılı hâlde. Ancak bu yakınlıktan daha önemlisi, Baykar’ın iktidarın “Milli Teknoloji Hamlesi” vizyonunu sembolize eden en büyük yüklenicilerden biri konumunda bulunması. Yalnız ailevi yakınlık ile bu sembolik vasfı birbirlerini dışlayan kategoriler olarak görmemek gerekmekte. Bu bağlamda düşündüğümüzde Baykar’ın attığı adımları siyasetten bütünüyle bağımsız ticari tercihler olarak görmenin imkânsızlığı da ortada.

İşte bu noktada, Baykar ile Safran anlaşması ister istemez bir sorgulamayı beraberinde getirmekte.
7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’ndan 18 gün önce, Türkiye-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi bağlamında İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile New York’taki Türkevi’nde görüşen Erdoğan, Aksa Tufanı operasyonunun ardından kısa bir süre için temkinli bir tutum izlemeyi tercih etmişti. Ancak İsrail’in Gazze’ye saldırısının bir soykırıma dönüşecek derecede derinleşmesi Erdoğan’ın bu temkinli hâlini sonlandırmasını beraberinde getirdi. Artık karşımızda Erdoğan’ı ve Türkiye’yi Filistin davasının en kararlı savunucusu olarak konumlandıran bir siyasal dil vardı. İşte, 2025’te BM Genel Kurulu’nda dünya liderlerine yapılan “ezilen Filistinlilerin yanında dimdik durma” çağrısı, Nisan 2025’te Türkiye’nin “gerekirse tek başına Filistin’i savunacağını” söylemesi ve 2026 başında da Filistin halkına “dayanışma elini uzattığını” ilan etmesi bu tutumun birer örneği.
Ancak bu siyasi dil ile iktidarın bir takım icraatı ve bazı gelişmeler bizi tutarsız ve çelişkili birçok manzara ile karşı karşıya bırakmakta. Gazze’deki soykırım sürerken ve İsrail bölge genelinde askerî saldırganlığını artırırken, Erdoğan’ın himayesi altındaki “yerli ve millî” savunma sanayii şirketi Baykar’ın; İsrail’in askerî ekosistemine teknoloji sağlayan Fransız Safran şirketiyle stratejik ortaklık kurması kaçınılmaz biçimde şu soruyu beraberinde getirmekte:
Filistin davasının yılmaz savunucusu olduğu iddia edilen bir siyasi yapı, İsrail savaş makinesinin önemli teknoloji sağlayıcılarıyla bu kadar rahat nasıl ortaklık kurabilir?
Bu yazı, bu çelişkinin mahiyetini ve iktidarın “Filistin’in hamisi” olma iddiasının tutarsızlığını ortaya koymayı amaçlamakta. Bu bağlamda, önce Fransa–İsrail askerî ilişkilerine, ardından da özel olarak Safran’ın İsrail’le bağlarına odaklanmakta fayda var.
I. Fransa’nın silah ihracatı, İsrail’le askerî ilişkileri ve “kritik bileşen” tartışması
Fransa, küresel savunma sanayisinin merkez ülkelerinden biri. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre, 2020–2024 döneminde dünyanın ikinci büyük silah ihracatçısı konumuna yükselmiş; küresel büyük silah transferlerinin yüzde 9,6’sı Fransa kaynaklı olmuş durumda. Dassault savaş uçaklarıyla, Naval Group deniz platformlarıyla, Thales radar ve elektronik sistemleriyle, MBDA füzeleriyle, Safran ise motor, sensör, seyrüsefer ve hedefleme teknolojileriyle bu yapının temel sütunlarını oluşturmakta.
Fransız savunma ihracatının önemli bir kısmı nihai silahlardan ziyade kritik alt bileşenlere dayanmakta. Modern savaş teknolojisinde bir sensör, jiroskop, hedefleme modülü, motor parçası ya da veri aktarım sistemi, nihai silahın etkisi açısından belirleyici olabilmekte. Bu nedenle “yalnızca parça satıyor olma”, tek başına bir masumiyet karinesi oluşturmaz. Bir savaş uçağı yalnızca bombayı bırakan platform olarak değerlendirilemez. Onu havada tutan motor parçaları, hedefi bulan optik sistemler, koordinatı işleyen seyrüsefer altyapısı ve mühimmatı yönlendiren elektronik bileşenler olmadan saldırı gerçekleşemez. Safran tam da bu alanlarda faaliyet gösteren bir şirket.
Buna karşın Fransız hükümeti, İsrail’e yönelik askerî ihracat konusunda savunmacı bir dil kullanmakta. Nisan 2026’da Fransa Başbakanı Sébastien Lecornu, “Fransa İsrail’e silah satmıyor” derken ve gönderilen unsurların ya “savunma amaçlı bileşenler” ya da üçüncü ülkelere yeniden ihraç edilecek parçalar olduğunu savunurken bu savunmacı dil karşımıza çıkar. Ancak Avrupa Birliği’nin 2024 verileri, Fransa’nın İsrail’e 362 milyon avro değerinde silah ihracat lisansı verdiğini göstermekte.
Bu noktada Nisan 2026’da yayımlanan İsrail’e Yapılan Fransız Askerî Sevkiyatlarının Ortaya Çıkarılması adlı araştırma raporu dikkatimizi çeker. Urgence Palestine (Filistin Acil Durum Örgütü) ve Palestinian Youth Movement (Filistin Gençlik Hareketi) tarafından hazırlanan bu çalışmaya göre, Ekim 2023–Mart 2026 arasında Fransız üreticilerden İsrail’e 525’ten fazla askerî ekipman sevkiyatı mevcut. Le Monde‘un aktardığına göre, bu sevkiyatlar özellikle Elbit Systems gibi İsrailli savunma şirketlerine yönlendirilmiş durumda. Rapora göre sevkiyatların 483’ünü, yani yüzde 92’den fazlasını yapan İsrail’in ulusal hava yolu şirketi El Al ve ana lojistik merkezi de Paris-Charles de Gaulle Havalimanı.
Bu tablo, Fransa’nın “İsrail’e silah satmıyoruz” söylemini tartışmalı hâle getiren bir husus. Çünkü çağdaş savaş ekonomisinde “silah” ile “silahı işler hâlde tutan kritik bileşen” arasındaki ayrım çoğu zaman siyasal bir kaçış cümlesinden ibaret. Fransa bitmiş bir bomba göndermese bile, İsrail’in savaş kapasitesini sürdüren tedarik zincirlerine parça sağlıyorsa, bunun elbette etik ve siyasi bir anlamı var.
II. Safran: Sivil havacılık şirketi mi, savaş teknolojisi üreticisi mi?
Safran kendisini havacılık, uzay ve savunma teknolojileri üreten küresel bir grup olarak tanımlamakta. Motorlardan iniş takımlarına, biyometrik sistemlerden elektro-optik hedefleme çözümlerine kadar geniş bir alanda faaliyet gösteren bir şirket. Savunma alanında özellikle şu başlıklarla öne çıkar: optronik sistemler, hedefleme ve keşif cihazları, ataletsel seyrüsefer sistemleri, jiroskoplar, aviyonik bileşenler ve akıllı silah entegrasyonu.
Safran’ın kendi kurumsal belgeleri, şirketin “sensörden atıcıya” uzanan operasyonel zincire çözümler sunduğunu belirtmekte. Şirket, gözetleme, tespit, hedefleme, atış yönlendirme ve koruma alanlarında gerçek zamanlı sistemler geliştirdiğini ifade etmekte. Dolayısıyla Safran’ın rolü, “sivil havacılık şirketi” ifadesiyle geçiştirilecek kadar basitleştirilemez. Şirketin önemli bir ayağı doğrudan savunma teknolojilerine dayanmakta. Üstelik bu teknolojiler modern savaşın görme, seçme, işaretleme ve vurma kapasitesini güçlendiren sistemler.
Baykar ortaklığı da tam bu bağlamda manidar çünkü 2026 anlaşmasında Bayraktar TB2’ye entegre edileceği açıklanan Euroflir sistemi; keşif, gözetleme, hedef tespiti ve hedefleme işlevleri görmekte.
III. Safran’ın İsrail savunma sanayisiyle çok katmanlı ilişkileri
Safran’ın İsrail’le ilişkisi tek bir sevkiyata ya da tek bir projeye indirgenemez. Bu bağlar, doğrudan savunma iş birliklerinden biyometrik gözetim teknolojilerine, Avrupa fonlu projelerden savaş uçağı tedarik zincirlerine kadar uzanmakta. Safran’ın İsrail savunma sanayisiyle açık biçimde belgelenmiş ilişkilerinden biri, Rafael Advanced Defense Systems (Rafael İleri Savunma Sistemleri) ile kurduğu ortaklık. 9 Eylül 2021’de Safran Vectronix ile Rafael, Fire Weaver adlı ağ merkezli savaş sistemi ile Safran’ın MOSKITO TI hedef tespit cihazını entegre etmek üzere bir mutabakat imzalayarak bağlanmış durumda. Safran’ın kendi açıklamasına göre bu entegrasyon, hedeflerin “tespit edilmesini, ele geçirilmesini ve nokta hassasiyetinde etkisiz hâle getirilmesini” mümkün kılar. Fire Weaver ise sahadaki sensörlerden gelen veriyi en uygun vurucu unsura anlık olarak yönlendiren ve böylece hedef ile ateş gücü arasındaki süreyi kısaltan bir sistem. MOSKITO TI ise bu mimarinin hedef belirleme ayağına entegre edilmiş durumda.
Safran’ın adı, Elbit Systems ile ilişkiler bağlamında da geçmekte. Fransız firmalarının Elbit ile yoğun bir tedarik ilişkisi içinde olduğunu ileri süren 2026 tarihli araştırma raporu ve Le Monde haberi bu açıdan kayda değer nitelikte. Raporda Safran’ın da Elbit’e acil durum konum vericileri ve elektronik bileşenler gönderdiği belirtilmekte. Bu parçalar, İsrail savunma sanayisinin dron, hedefleme ve gözetleme sistemlerinde kullanılabilecek üretim hatlarına ulaştığı için, Safran–Elbit ilişkisinin sıradan ve sonuçsuz bir ticaret olarak sunulması ikna edici bir nitelik taşımaz.
Safran’ın tartışmalı geçmişi sadece Gazze savaşıyla da sınırlandırılamaz. Şirketin oluşumunda yer alan ve biyometrik güvenlik sistemlerinde önemli bir aktör olan Sagem, 2005’te Snecma ile birleşerek Safran bünyesine katılan bir şirket. 2013’te, işgal altındaki Batı Şeria’daki Shah Binyamin yerleşiminde bulunan İsrail polis istasyonunda, Filistinli tutukluların parmak izlerinin alınmasında Sagem Morpho Touch cihazlarının kullanıldığı bilinen bir durum. Batı Şeria’da İsrailli yerleşimciler sivil hukukla, Filistinliler ise askerî hukukla yönetildiği için bu biyometrik sistemler “güvenlik teknolojisi” olma işlevinin dışında işgal rejiminin idari ve baskıcı altyapısının parçası olmakta.
Bir diğer bağlantı da Avrupa Savunma Fonu kapsamındaki ACTUS projesi. ACTUS (Advanced Capabilities & Certification for Tactical UAV Systems / Taktik İHA Sistemleri için Gelişmiş Kabiliyetler ve Sertifikasyon), LOTUS ve PATROLLER dronlarının geliştirilmesini hedefleyen dört yıllık bir program. Projenin koordinatörü Intracom Defense, Mayıs 2023’te İsrail devletine ait Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından satın alındı. Safran’ın da bu projede yer alması, şirketin İsrail devlet savunma sanayisiyle ilişkili bir yapıyla aynı program içinde çalıştığını göstermekte.
Son olarak, Safran Aero Boosters hakkında 2026’da yayımlanan bir araştırma, şirketin F-15 ve F-16 savaş uçaklarında kullanılan motor bileşenleri ürettiğini ortaya koymuş durumda. Bu uçaklar, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Gazze bombardımanlarında yoğun biçimde kullanılan platformlar. Ayrıca Safran’ın 2025’te, F-35 savaş uçağına güç veren F135 motoru için önemli parçalar üreteceğini duyurduğunun kaydı var. Modern askerî tedarik zincirinde “yalnızca motor parçası” ile “savaş kapasitesini sürdürmek” arasında keskin bir ahlaki duvar bulunmaz. Bir bombardıman uçağının uçuşa elverişli kalmasını sağlayan parça, saldırının sonuçlarından bütünüyle bağımsız sayılamaz.
IV. Hukuki bağlam
Bu tartışmanın hukuki yönü de mühim. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davada 26 Ocak 2024’te geçici tedbirler açıkladı; Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamında korunmaya değer haklarının bulunduğunu kabul etti ve İsrail’den soykırım kapsamına girebilecek eylemleri önlemesini istedi. Nihai karar henüz verilmedi; ancak Gazze’de ciddi bir “soykırım riski” bulunduğu kayda geçti.
Bu tespit, askerî teknoloji ihracatının hukuki zeminini etkilemekte. Uluslararası Silah Ticareti Antlaşması’nın (ATT) 6.3. maddesi, silahların, mühimmatın veya ilgili parça ve bileşenlerin soykırım, insanlığa karşı suçlar ya da savaş suçlarında kullanılacağını bilen devletlerin bu transferlere izin veremeyeceğini belirtmekte. ATT’nin 6. ve 7. maddeleri ile AB Ortak Tutumu (EU Common Position 2008/944/CFSP), ihracat kararlarında “özen yükümlülüğü” (due diligence) ve insan hakları ihlalleri bakımından “açık risk” (clear risk) değerlendirmesi gerektirmekte.
Bu bağlamda, Fransa’nın İsrail’e teknoloji akışını “stratejik ortaklık” ve “savunma hakkı” gibi kavramlarla sürdürmesi ciddi manada tartışmaya açık. Ayrıca Lafarge davasında Fransız Yargıtayı’nın 2021’de bir şirketin insanlığa karşı suçlara iştirakten soruşturulması için doğrudan “suç işleme amacı” taşımasının şart olmadığını ve faaliyet gösterdiği bağlamı ve katkısını bilmesinin önemli olduğunu kabul ettiği de belirtilmeli. Bu içtihadın Safran’a doğrudan uygulanacağını söylemek aceleci bir tutum ama soru açık: Bir şirket, ürünlerinin hangi askerî ve siyasal bağlamda kullanılacağını hiç bilmiyormuş gibi davranabilir mi? Gazze savaşı sürerken Safran’ın İsrail ordusunun hedefleme kapasitesine verdiği destek, yalnızca ahlaki açıdan değil, tüm iş ortaklarını kapsayan bir “itibar ve hukuk riski” doğurmakta…
V. Baykar–Safran ortaklığı neden siyasi bir mesele?
Baykar ile Safran arasındaki 2026 anlaşması, Bayraktar TB2’ye Euroflir elektro-optik sistemlerinin entegrasyonunu, seyrüsefer, konumlandırma ve zamanlama teknolojilerinde iş birliğini, ayrıca güdümlü silah ve havadan karaya görev çözümlerinin geliştirilmesini kapsamakta. Bunların tamamı bir İHA’nın keşif, hedefleme ve operasyonel performansını artıran unsurlar.
Çelişki de burada ortaya çıkmakta: Safran, bir yandan Baykar ile “akıllı silahlar” ve İHA hedefleme teknolojileri geliştirirken, diğer yandan İsrailli Rafael ile hedef belirleme sistemleri üzerinde çalışmakta; araştırma raporlarına göre Elbit Systems’e sevkiyat yapmakta ve Avrupa savunma projelerinde IAI bağlantılı yapılarla aynı programlarda yer almakta.
Dolayısıyla mesele, sadece Safran’ın “İsrail ile ilişkili” olmasından ibaret görülemez. Asıl problem bu ilişkinin modern savaşın en kritik alanlarında kurulmuş olması: görmek, hedeflemek, yönlendirmek ve vurmak. Baykar–Safran anlaşması da tam olarak bu kabiliyetleri geliştirmeyi amaçlamakta.
VI. Erdoğan’ın Filistin söylemi ve Baykar ortaklığının yarattığı siyasi çelişki
Erdoğan, yıllardır Filistin meselesini iç ve dış politika söyleminin merkezine yerleştiren bir lider. Özellikle Gazze’deki yıkım sonrasında İsrail’i soykırımla suçlayan, Batı’yı çifte standartla eleştiren ve Türkiye’yi Filistin’in en sadık dostu olarak sunan bir dilin sahibi. Açıktır ki Filistin, Türkiye’de yalnızca bir dış politika başlığını aşan bir konu. Güçlü ahlaki, dini ve insani duyarlılıkların da merkezinde olan bir mesele. Bu sebeple, Erdoğan bu duyarlılığı yıllardır siyasi mobilizasyon aracı olarak kullanmakta.
Tam da bu nedenle Baykar–Safran anlaşması dikkat çekicidir. Çünkü Baykar, Türkiye’de sıradan bir özel şirket gibi algılanmaz. Erdoğan ailesiyle bağı, devletle kurduğu yakın ilişki ve “yerli ve millî teknoloji hamlesi” içindeki sembolik konumu nedeniyle, Baykar’ın büyük ortaklıkları ciddi siyasi anlam taşımakta. Erdoğan, kamuoyuna Filistin’in en kararlı savunucusu olarak seslenirken; Erdoğan’ın damadının yönettiği Baykar, İsrail savaş ekosistemiyle derin bağlara sahip Safran’la stratejik ortaklık kurabilmekte! Üstelik bu iş birliği İHA hedefleme, elektro-optik keşif ve akıllı silah kabiliyetlerine dayanmakta. Safran da aynı dönemde İsrail savunma şirketleriyle bağlantılı tedarik zincirlerinin önemli aktörlerinden biri olarak tartışılan ve bu yönüyle Türkiye’deki iktidar medyasında bile haber olmuş bir şirket!
Bu durum, en hafif ifadeyle tutarsızlığın, daha açık biçimde ise Filistin söylemiyle savunma sanayii pratiği arasındaki çifte standardın görünür hâle gelmesinin bir tablosu. Elbette Türkiye’nin yabancı savunma firmalarıyla hiçbir iş birliği yapmaması gerektiği savunulamaz ama kendisini Filistin davasının ahlaki öncüsü olarak sunan bir iktidar, bu ortaklıkların siyasi anlamından kaçamaz.
Üstelik bu anlaşma; Türkiye üzerinden İsrail’e ulaşan Azerbaycan petrolü, tartışmalı hülle ticareti, ZIM tırlarının Türkiye otoyollarında görülmesi, İsrail’e sevkiyat yapan gemilerin Türkiye limanlarına uğraması ve Leonardo ile kurulan önceki ortaklığın ardından gelmekte. Bu nedenle hükümetin Filistin politikasının seçici bir ahlâka dayandığı eleştirileri güçlendiren bir durum var karşımızda.
“Bu İsrail’le değil, Fransa’yla yapılan bir anlaşmadır”, “Safran silah değil, teknoloji sağlıyor” ve “Baykar’ın anlaşması Türkiye’nin çıkarınadır” savunmaları bu çelişkiyi ortadan kaldırmaz çünkü Rafael–Fire Weaver, ACTUS ve IAI bağlantıları ve modern savaşta hedefleme sistemi, seyrüsefer ünitesi, stabilizasyon parçası, sensör, motor bileşeni ve veri ağının belirleyici rolü ortada. “Millî çıkar” söylemi, ahlaki tutarsızlığı görünmez kılamaz.
Sonuç: Söylem değil, tutarlılık sınavı olarak Filistin davası
Safran–Baykar anlaşması, Türkiye’de Filistin söylemi ile ekonomik ve askerî tercihler arasındaki gerilimi görünür kılan çarpıcı bir örnek. Erdoğan, yıllardır Türkiye’yi Filistin’in en kararlı savunucusu olarak sunmakta; Gazze’deki yıkım sonrasında İsrail’i soykırımcılıkla nitelemekte ve Batı’yı çifte standartla eleştirmekte. Buna rağmen, Erdoğan ailesiyle yakın bağı ve “yerli ve millî teknoloji hamlesi” içindeki sembolik konumu nedeniyle sıradan bir özel şirket sayılamayacak Baykar, İsrail savaş ekosistemiyle derin ilişkileri bulunan Safran’la stratejik ortaklık kurabilmekte!
Safran; Rafael ile savaş alanı hedefleme teknolojileri geliştirmekte, araştırma raporlarında Elbit Systems’e sevkiyat yapan firmalar arasında anılmakta, Avrupa Savunma Fonu projelerinde IAI bağlantılı yapılarla kesişmekte ve geçmişte Sagem üzerinden Batı Şeria’daki biyometrik fişleme altyapısıyla ilişkilendirilmekte. Bu nedenle Baykar–Safran ortaklığının Filistin söylemi ile savunma sanayii pratiği arasındaki çelişkiyi derinleştiren bir durum ortaya koyduğunu görmezden gelemeyiz.
BM İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri (UNGPs), şirketlere “insan haklarına saygı duyma” ve “özen yükümlülüğü” (due diligence); yani bir devlet, başka bir ülkeye silah satmadan önce o silahların savaş suçu veya insan hakları ihlalinde kullanılıp kullanılmayacağını derinlemesine araştırma yükümlülüğü getirmekte. UAD’nin “soykırım riski” kararı ışığında Baykar’ın, Safran’ın İsrail bağlantılarını artırılmış özen (heightened due diligence) çerçevesinde bağımsız denetime tabi tutması ve sözleşmelere bağlayıcı “yeterli ve etkili güvence hükümleri” (adequate clauses) eklemesi gerekmekte.
Filistin davası, meydanlarda slogan atarken başka; şirket masalarında sözleşme imzalarken başka ölçülerle ele alınamaz. Gerçek bir “yerli ve millî” duruş, teknolojinin hangi “kirli” ağlardan beslendiğini denetlemekle başlar.












