Recep Karagöz yazdı: Almanya’daki camilerin temsil krizi

Almanya’daki Müslümanlar yarım asırda güçlü kurumlar ve yüzlerce cami inşa etti. Ancak bugün asıl tartışma cami sayısı değil; bu kurumların gençleri, kadınları ve değişen diasporayı ne kadar temsil edebildiğidir.

Almanya’da bir zamanlar cami denildiğinde akla minareler değil, fabrika bölgelerindeki eski depolar, bodrum katları ve işçi yurtlarının dönüştürülmüş salonları gelirdi. O mekânlarda yalnızca namaz kılınmazdı. Memleket hasreti paylaşılır, iş arayanlara yardımcı olunur, çocukların eğitimi konuşulur, cenazeler kaldırılır, düğünler yapılır, dayanışma örgütlenirdi. Cami, göçmenlerin yabancı bir ülkede tutunabilmek için kurduğu en önemli sığınaklardan biriydi.

Recep Karagöz yazdı: Almanya'daki camilerin temsil krizi
Recep Karagöz yazdı: Almanya’daki camilerin temsil krizi

Bugün Almanya’nın dört bir yanında faaliyet gösteren camilere bakınca o mütevazı başlangıçları hatırlamamak mümkün değildir. Bu nedenle Almanya’daki camilerin hikâyesi yalnızca bir dinî kurumlaşma hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir göç hikâyesi, bir emek hikâyesi ve bir var olma mücadelesidir. Bugün Almanya genelinde yüzlerce cami ve binlerce ibadet mekânından oluşan yapı, gökten inmedi. Birinci kuşak göçmenlerin alın teriyle, fedakârlıklarıyla ve büyük özverileriyle kuruldu.

Bu başarıyı teslim etmek gerekir. Çünkü sağlıklı bir muhasebe, hakkı teslim ederek başlar. Ancak hiçbir kurum yalnızca geçmiş başarılarıyla yaşayamaz. Her kuşak kendi sorularını sorar ve kendi cevaplarını arar. Bu nedenle bugün artık mesele kaç cami bulunduğu değildir. Asıl soru, bu kurumların Almanya’daki Müslüman toplumun geleceğini ne kadar şekillendirebildiğidir.

Son yarım yüzyılda camiler büyüdü. Kurumsal yapılar güçlendi. Müslümanlar kamusal alanda daha görünür hâle geldi. Ancak aynı dönemde başka bir soru da büyüdü: Toplumsal etki de aynı ölçüde büyüdü mü?

Bugün Almanya’da doğup büyüyen üçüncü ve dördüncü kuşaklarla karşı karşıyayız. Onların ana dili çoğu zaman Almanca, hayatları Almanya’da şekilleniyor ve geleceklerini de burada kuruyorlar. Sorunları dedelerinin yaşadığı sorunlardan oldukça farklı. Kimlik arayışı, ayrımcılık, aidiyet duygusu, eğitim baskısı, dijital kültür, yalnızlaşma ve gelecek kaygısı bugünün gençlerinin gündeminde daha fazla yer tutuyor.

Buna karşılık birçok kurum hâlâ misafir işçi kuşağının refleksleriyle hareket ediyor. Bu nedenle gençlerin camilerden uzaklaştığı yönündeki tartışmaları yalnızca sekülerleşmeyle açıklamak yetersizdir. Belki de önce şu soruyu sormak gerekiyor: Camiler gençlerin hayatına ne kadar yaklaşabildi?

Çünkü gençler yalnızca dinlenmeyi değil, dinlenilmeyi de istiyor. Yalnızca yönlendirilmeyi değil, karar süreçlerinde yer almayı da talep ediyor. Onlar hazır cevaplardan çok, kendi hayatlarına dokunan samimi bir diyalog arıyor.

Recep Karagöz yazdı: Almanya'daki camilerin temsil krizi
Recep Karagöz yazdı: Almanya’daki camilerin temsil krizi

Toplumun kurduğu kurumlar, toplumu ne kadar temsil ediyor?

Almanya’daki camilerin kuruluş dönemini yaşayanlar önemli bir farkı hatırlayacaktır. İlk yıllarda camiler yalnızca ibadet mekânları değildi. Aynı zamanda güçlü bir sivil toplum hareketinin merkezleriydi. İnsanlar tartışıyor, üretiyor, sorumluluk alıyor ve birlikte karar veriyordu. Yerel ihtiyaçlar belirleyiciydi. Toplum, kurumu şekillendiriyordu.

Zamanla bu tablo değişmeye başladı. Kurumsallaşma arttı. Merkezî yapılar güçlendi. Bu süreç bazı avantajlar da sağladı. Mali kaynaklar büyüdü, temsil imkânları arttı ve kurumsal istikrar oluştu. Ancak bunun bir bedeli de vardı. Yerel inisiyatifler zayıfladı. Kararlar tabandan tavana değil, çoğu zaman tavandan tabana doğru işlemeye başladı. Toplumun kurduğu kurumlar giderek toplum adına konuşan kurumlara dönüştü.

İşte bugün yaşanan temsil krizinin önemli nedenlerinden biri budur.

Burada mesele herhangi bir kurumu hedef almak değildir. Mesele ilkeseldir. Sağlıklı bir sivil toplumun temel şartlarından biri özerkliktir. Özerklik, kimi zaman yanlış anlaşıldığı gibi devlete, vatana ya da köklere karşı olmak anlamına gelmez. Tam tersine, bir toplumun kendi ihtiyaçlarını özgürce konuşabilmesi, kendi önceliklerini belirleyebilmesi ve kendi geleceği hakkında söz söyleyebilmesidir.

Bir kurum ne kadar güçlü olursa olsun, yaşadığı toplumun gerçek sorunlarını konuşamıyor, eleştirel düşünceye alan açamıyor ve kendi gündemini oluşturamıyorsa zamanla temsil kabiliyetini de kaybetmeye başlar. Çünkü temsil ile özerklik arasında görünmeyen ama güçlü bir bağ vardır.

Bugün Berlin’de yaşayan bir Müslüman gencin sorunları ile Ankara’daki siyasi gündem her zaman aynı değildir. Köln’deki bir üniversite öğrencisinin ihtiyaçları ile başka ülkelerdeki bürokratik öncelikler aynı olmayabilir. Bu nedenle Almanya’daki Müslüman toplumun kendi meselelerini konuşabilmesi, kendi önceliklerini belirleyebilmesi ve kendi sözünü üretebilmesi yalnızca kurumsal bir ihtiyaç değil; aynı zamanda sağlıklı temsilin de ön şartıdır.

Çünkü temsil yalnızca bir yönetim kurulu meselesi değildir. Temsil, bir toplumun kendisini kurumlarında görebilmesidir. Gençlerin kendilerini görebilmesidir. Kadınların kendilerini görebilmesidir. Akademisyenlerin, işçilerin, öğrencilerin ve farklı hayat tecrübelerine sahip insanların kendilerini bu kurumların doğal bir parçası olarak hissedebilmesidir.

Bugün Almanya’daki camilerin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de budur.

Aslında yaşanan kriz bir iman krizi değildir. Bu daha çok bir temsil krizidir. Çünkü toplumun ihtiyaçlarından uzaklaşan her kurum, zamanla temsil ettiği kitlelerle arasında görünmez duvarlar örmeye başlar.

Recep Karagöz yazdı: Almanya'daki camilerin temsil krizi
Recep Karagöz yazdı: Almanya’daki camilerin temsil krizi

Diaspora artık kendi sözünü üretmek zorunda

Burada daha cesur bir soru sormanın zamanı gelmiştir: Almanya’daki Müslümanlar yarım asırdır camiler inşa ediyorlar. Peki neden aynı ölçüde bağımsız düşünce merkezleri, güçlü araştırma kurumları, etkili sivil toplum yapıları ve entelektüel çevreler oluşturamadılar? Neden hâlâ birçok konuda kendi gündemlerini belirlemek yerine başkalarının gündemlerine tepki vermekle yetiniyorlar?

Belki de mesele tam burada düğümleniyor.

Çünkü diaspora olmanın ilk dönemi hayatta kalma mücadelesidir. İkinci dönemi ise kendi sözünü üretme dönemidir.

Almanya’daki Müslüman toplum artık yalnızca varlığını sürdürme aşamasını geride bırakmıştır. Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca camileri korumak değil, düşünce üretmek, toplumsal sorumluluk üstlenmek ve yaşadığı ülkenin geleceğine dair söz söyleyebilmektir.

Bugün Almanya’daki Müslüman toplum artık misafir değildir. Kalıcıdır. Üçüncü ve dördüncü kuşaklar bu ülkenin okullarında yetişiyor, üniversitelerinde okuyor, iş hayatında yer alıyor ve geleceğini burada kuruyor. Dolayısıyla kurumların da misafir işçi döneminin reflekslerinden çıkması gerekiyor.

Katılım, şeffaflık, fikir üretimi, gençlik çalışmaları, kadın temsili ve yerel sorumluluk artık bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü kalıcı hâle gelen bir toplumun kalıcı kurumlara; kalıcı kurumların ise daha güçlü bir temsil kabiliyetine ihtiyacı vardır.

Artık Almanya’daki Müslümanların yalnızca Türkiye’nin, Fas’ın, Bosna’nın ya da başka ülkelerin uzantısı olarak değil, Almanya’nın da bir parçası olarak konuşabilmeleri gerekiyor. Çünkü burada doğan, burada büyüyen ve burada yaşayacak olan yeni kuşaklar, kendi gerçeklikleri içinden yeni cevaplar üretmek zorundadır.

Bu durum köklerden kopmak anlamına gelmez. Tam tersine, köklerinden güç alarak bulunduğu toplumda özne hâline gelmek anlamına gelir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey daha fazla bina değil, daha fazla fikir üretimidir. Daha fazla talimat değil, daha fazla sorumluluktur. Daha fazla merkezî kontrol değil, daha fazla katılımdır. Daha fazla temsil iddiası değil, daha güçlü bir temsil kabiliyetidir.

Belki de artık ihtiyaç duyulan şey yeni camiler yapmak değil, mevcut camileri yeniden toplumun ortak evi hâline getirmektir. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Camilerin yanında düşünen, araştıran, eleştiren, sorgulayan ve geleceğe dair perspektif geliştiren bağımsız sivil alanlara da ihtiyaç vardır.

Çünkü geleceği belirleyecek olan şey ne kubbelerin büyüklüğü ne de minarelerin yüksekliğidir. Geleceği belirleyecek olan, bu kurumların yaşadıkları toplumun gerçek sorunlarına ne kadar cevap verebildiği ve toplumun farklı kesimlerini ne kadar temsil edebildiğidir.

Kırk beş yıl önce göçmen işçiler Almanya’da camiler inşa ederek büyük bir miras bıraktılar. Bugün bize düşen görev ise bu mirası sadece korumak değil, yenilemektir. Belki de artık yeni minarelerden önce yeni fikirleri, yeni binalardan önce yeni insanları ve yeni talimatlardan önce yeni sorumlulukları konuşmanın zamanıdır.

Çünkü mabetler taşla inşa edilir.

Toplumlar ise özgür, sorumluluk sahibi ve kendi sözünü üretebilen insanlarla ayakta kalır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş