Mümtaz’er Türköne yazdı: Bin kilometrelik yol

Öcalan, Meclis’e gelecek çerçeve yasa için henüz işin başında olduğumuzu “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar” sözüyle vurgulamış. Zengin çağrışımları olan bir söz. Mesafenin uzunluğu bir yana ilk adımı atacağımız “bin kilometre” asfalt dökülmüş bir otoban değil. Bu uzun mesafe boyunca dağlar, denizler, köprüsü olmayan nehirler, uçurumlar ve mevsime göre önümüze çıkacak kar, tipi boran da var. Yolumuzu kesmek için pusuya yatmış bekleyen haramileri saymaya bile gerek yok.

Ama “ilk adım”la birlikte bizi bekleyen meşakkatin, tehlikelerin hepsinden daha önemli bir mesele var: İstikamet.

Hüsranla sonuçlanan denemeleri saymazsak daha önce hiç girmediğimiz istikamette bir yola giriyoruz.

Çerçeve yasa çıkarsa, Türkiye, Türküyle-Kürdüyle sahip olunan bütün kurumları, gelenekleri, kuralları, alışkanlıkları gözden geçirmek; yeni bir donanıma, alt yapıya ve en önemlisi de bakış açısına sahip olmak zorunda.

En esnek tabirle siz buna köklü bir “anlayış devrimi” diyebilirsiniz.

Başarabilir miyiz?

Ulus devletin restorasyonu

1923’te kurduğumuz devlet, koca bir imparatorluğun, yani çok uluslu bir devletin enkazından yaralı-bereli çıkan ve yaşayabilmek için zamanın ruhuna uygun olarak kendini ulus devlet şeklinde inşa eden bir varlık olarak siyasî coğrafyaya egemen oldu. Ulus devlet, bir ulusa dayanmak zorundaydı. Türklerin Türkleştirilmesiyle başlayarak Cumhuriyet, ulus devlet formunda kurumlarını, güvenlik kaygılarını, eğitim sistemine boca etmek üzere ideolojik önceliklerini belirledi. Yol açtığı sonuçlardan sebebe giderek bakarsanız, Türkiye’nin ulus devlet inşası süreci aslında sırtında taşıdığı Kürt sorunu olarak tecelli etti. Kürtlerin şikayetlerini hafife almak için Arnavut, Çerkes, Boşnak diye sıralanan diğer etnik gruplar hiçbir zaman ulus devlete yönelik bir tehdit oluşturmadı. Türkler, etnik aidiyetlerinin, konuştukları dilin devletin ulusuna dönüşmesine zaten itiraz edemezdi.

Cumhuriyetin, ulus devletler çağında zorunlu olarak tercih ettiği ulus devlet formu, en özgün ve bize özel haliyle içten içe kaynayan bir kazan gibi Kürt sorununun da çerçevesini oluşturdu.

Aydınların teorik tartışmalarda tüketebileceği bir konu değil: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulus ile özdeş niteliği keyfi bir tercihin çok ötesinde tarihsel zorunluluğun sonucudur. Uluslar çağında kendini başka türlü emniyete alamazdı. Sorunu doğuran, devletin ulus ısrarı değil, bu ulusun nasıl tanımlandığı oldu.

Kuruluş evresinde özenli bir dikkatin var olduğu anlaşılıyor. Atatürk’ün dikte ederek yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabı, başlangıçta bu ulusun “kader ortaklığı” şeklinde tanımlandığını gösteriyor. Milliyetçilik teorileri arasında “iradî” veya “subjektif” millet tanımı olarak yer alan bu kavrayış ulusu, ortak bir geçmiş, yaşanan zamanda uzlaşma ve uyum, gelecekte de birlikte yol yürüme iradesi ve kararlılığı olarak tanımlar. Bu tanımın içinde dil, din, etnik köken, ırk, toprak gibi unsurlardan hiçbiri yoktur. Tek referans halkın kendisidir: “Kendini millet olarak gören topluluğa millet denir.”

İlk adımını atmak üzere olduğumuz bin kilometrelik yolun arka planına işte bu perspektifi, yani kurucu ayarları yerleştirebilirsiniz.

Can alıcı soru şu: Kendimizi millet olarak görüyor muyuz? Veya kırılanları-dökülenleri onarıp, acı hatıraları toprağa gömüp, bin kilometreyi kol kola birlikte yürümek üzere yola çıkabilir miyiz?

Bundan sonra ülkeyi kim bölecek?

27 Şubat 2025’te meşhur bildirisi ile Öcalan çok açık şekilde, ayrı devlet kurma hedefinden vazgeçtiklerini ilan etti. Bu beyan Kürt kamuoyunda tartışıldı ve benimsendi. Terörden, silahlardan, örgütten çok daha önemli bir eşik aşılmış oldu. Öcalan’ın bu beyanı ve Kürtlerin verdiği onay, ulus devlet açısından “bölücülük” tehdidinin buharlaşıp yok olması anlamına geliyor.

“Ne kadar güvenilir?” sorusunun nesnel karşılığı var. Bir fare kapanına benzeyen coğrafyada güven içinde yaşayabilmek için Kürtlerin güvenebilecekleri tek muhatap Türkiye. Soru bu sefer dönüp Türklerden bir cevap bekliyor: “Kendinize ne kadar güveniyorsunuz?

Hatırlatmam lâzım: Kürt sorunu Türklerle Kürtler arasında değil, Kürtlerle devlet arasında bir sorun olarak gelişti ve büyüdü. Şimdi de Türklerin sesinin duyulduğu yerde değil devlet katında çözülüyor. Devletin bu yeni duruma ayak uydurması lâzım. Türkler devletin kefil olduğu çözüme itiraz etmez.

Basit bir değişiklik değil, bütün aksanın, dişlilerin, sistemin elden geçirilip yeni bir kalıba dökülmesi gerekiyor. Kürtler, bugüne kadar itiraz ettikleri devletin çatısı altında, bütün rezervleri kaldırıp bin kilometrelik bir yola revan oluyorlar.

Bekledikleri: Eşit ve onurlu vatandaşlar olarak bu ülkede yaşamak; kendi ana dilleriyle.

Ya devlet? Devlet ne kadar hazır?

“Türkün Türk’e propagandası” olarak yerleşen ve uygulanan kamu diplomasisi araçları devreye girdi mi?

Devlet, kefaleti ve garantileri ile Türkleri ikna edip çözüme hazırladı mı?

Sürecin en büyük engeli güven problemi. Taraflar birbirlerine güvenmiyor. 22 Ekim 2024’ten bu yana, iktidar kanadından Bahçeli’nin ısrarlı duruşu dışında, devasa propaganda makinesini harekete geçirecek hiçbir adım atılmadı. Gündelik siyasî hesaplarla, ulus devletin beka sorununa çözüm fırsatları birbirine karışıyor.

Bölücülük artık Kürtlerin üzerine alınacakları bir itham değil; yüz yıllık problem çözülürken ve bin kilometrelik yola girilmek üzereyken kısır hesapların peşinde olanların üzerine projektörün çevrilmesi gerekiyor.

Kürtler Türkiye’yi bölmediğine göre, tehdit nereden geliyor?

Duygusal engeller

Aştığımız eşiğin, kırdığımız zincirlerin, girmeye hazırlandığımız yolun Türkiye’ye ve bölgedeki Kürtlerin tamamına parlak bir gelecek hazırladığını görmeye mâni olan duygusal bariyerlerin zaman içinde kalkmasını sabırla bekleyeceğiz. Hakkı teslim etmeliyiz: Kürtler bu sabrı ve olgunluğu gösterdiler.

Gecikmenin sebebi siyasî hesaplardı. Ulus devletin kurumsal refleksleri ile bu engelin aşıldığı anlaşılıyor. Elimizde olanlar Bahçeli’nin ve Öcalan’ın eseri. Bahçeli sadece yolu açmadı, Türk kamuoyunu da önümüzde beliren manzaraya hazırladı. Bahçeli’nin gövdesini tonlarca kayanın altına koyarak giriştiği teşebbüs, Ülkücüler tarafından yeni yeni anlaşılıyor, hakkı teslim ediliyor. Öcalan, Kürtleri sadece ikna etmedi, bu bin kilometrelik yola girmek üzere tören kıtası gibi düzene soktu ve organize etti.

Öcalan, Türkiye için büyük imkân ve fırsat. Kavgayı en iyi, çıkaran çözer. Örgüt ve Kürtler üzerinde etkisi olmayan biriyle çözüme varılır mı? Öcalan’ın devlet hedefini reddederek koyduğu çıta, ulus devlet için sağlam bir garanti. Başka kim bu garantiyi verebilir?

Hafızanın en büyük yeteneği unutmaktır. Yeni bir başlangıç yaparken birçok şeyi unutmamız, kan davası güdenleri de uyarmamız lâzım. Bu ülkenin geleceğini mahvedemeyiz.

Oyuna dahil olmayan sadece AK Parti sözcüleri ve medyası oldu. Türkiye asırlık ulusal sorununu çözerken, mecburen onlar da bir kenarından tutacaklar.

İYİ Parti ile Zafer Partisi’nden gelen itirazlar yıkıcı değil. Bahçeli’nin kararlı duruşu, onların muhalefetini de etkisiz hale getiriyor.

Ana muhalefet kendi dertleriyle meşgul. Sorulunca onlar da üstlerine düşeni yapmak zorundalar.

İhtiyacımız olan demokrasi ve hukuk. Türklerin kendilerini güvende hissetmedikleri bir yargı düzeni içinde Kürtlere hangi teminatları vereceksiniz? Demokratik siyasette haklı bir şöhrete ve temsil yeteneğine sahip olan Selahattin Demirtaş’ı yargı kararlarına aykırı şekilde hapiste tutarak ulus devletin geleceğini nasıl garanti altına alacaksınız?

Bin kilometrelik yola ilk adımı atarken, bekâ sorununu kökünden çözerken pürüz çıkaranlar kimler?

Süreç bu aşamada daha şeffaf hale geliyor. Bu şeffaflık akla karayı ayırmayı kolaylaştıracak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş