1997 yılında dört çocuk baklava çaldılar diye toplam 27 yıla varan hapis cezasıyla cezalandırılmış, hemen hepimizin kafasını ve vicdanını meşgul etmişti. Olayın yenilen birkaç dilim baklava olmadığı iddia edilse de ortalıkta gezinen nice “vergi” hırsızının elini kolunu sallayarak hırsızlıklarına devam etmesi akıl ve ruh sağlığımızı daha o günlerden iyice bozacağa benziyordu.
Günümüzde ise üst düzey yönetici, milletvekili ve bürokratların zimmetlerine geçirdikleri milyarlarca lira-dolarlık para konularında pişkince “Eee herkes yapıyor” tarzındaki savunmaları “göz” doldurmaya devam ediyor! Mahallesindeki marketten bir somun ekmek çalan işsiz çocuk, yoksul genç, fukara yaşlının hırsız tanımına bakarken bir de bankalardan, devletin kasasından oluk oluk para aklayanların hırsız tanımına bakmak gerekiyor belki de.
Bu tırtıklama “şampiyonalarını” düşünürken baklava davasını yeniden hatırlamak elzem burada! Karşımızda iki net hırsızlık vakası mevcut; biri cezasız “Eee herkes yapıyor, devletin malı deniz yemeyen keriz” şeklinde endam ederken, diğeri demir parmaklıklar ardında yıllarını tüketmek zorunda kalıyor. İşte bu tablo, çağımızın en derin yaralarından birini gözler önüne seriyor aslında: Hırsızlık her yerde, ama terazinin kefeleri hiç olmadığı kadar dengesiz artık…

İnsanlık tarihi kadar eski
Esasen hırsızlık yeni bir şey değil; insanlık tarihi kadar eski bir olgu. Ancak bugün, sokak aralarındaki kapkaçtan kurumsal devlerin vergi oyunlarına, dijital platformlarda yaşadığımız içler acısı yağmadan, kültürel mirasın lime lime talanına uzanan devasa bir yelpazede karşımıza çıkıyor.
Evet felsefe kadar eski olan hırsızlık Platon’a kadar uzanıyor. Platon, “Gyges’in Yüzüğü” mitosunda insan doğasına dair en rahatsız edici o soruyu soruyor bize: Yakalanmayacağını bilse, insan hırsızlık yapar mı?
Hikayeyi hatırlatalım:
Lidya kralına bağlı olan Çoban Gyges, görünmezlik sunan o yüzüğü bulduğunda ilk iş olarak kraliçeyi baştan çıkarır, kralı öldürür ve tahta oturur. Bugünden bakıldığında hiç şaşırmayacağımız bir gelişme! Burada Platon’un cevabı nettir: “İnsan, cezasız kalacağını bildiği anda adaleti bir yük olarak görür.“
Bugün bu mitos, dijital çağın anonimlik perdesi altında yeniden canlanıyor. Siber hırsızlar, klavyelerinin arkasına saklanarak Gyges’in yüzüğünü parmaklarına takmış ve hemen her türlü rezilliği yapmaya hazır durumdalar. Veri hırsızlığı, korsan yazılım, telif ihlali, profilleri çalmaca ve o insanlar adına konuşmaca, iş bitirmece ve daha neler neler… Hepsi aynı kadim sorunun yeni yüzleri aslında ve yapılanma nedenleri de ortada: Cezasızlık hissi…Ve bu hissin ahlaki frenlerin balatalarını tamamen gevşetmesi… “Yapabildiğin kadar yap, gerisi boş” ruhu her şeyin önüne geçiyor; neydi hatırlayalım: Atı alan Üsküdar’ı geçip duruyor!

Edebiyattaki hırsızlar
Öte yandan Victor Hugo, “Sefiller” adlı kitabında Jean Valjean’ı bir somun ekmek çaldığı için on dokuz yıl kürek cezasına mahkûm ederken, asıl hırsızlığın toplumsal düzende olduğunu ifade ediyordu. Sorusu önemliydi: Bir toplum, yoksuluna ekmek vermezse, o yoksulun ekmeği çalmasını hangi ahlaki otoriteyle yargılayabilir-di?
Aynı soruyu Charles Dickens, Oliver Twist‘te çocuk hırsızlar çetesini anlatarak soruyordu bizlere: Yoksulluğun kısır döngüsü içinde sıkışan çocuklar, suça itilirken asıl suçlu kimdir? Sahi kimdir? Baklava davasında ve nicesinde bu sorunun altının çizilmediğini biliyoruz!
Vasıf Öngören’in Asiye’si ise benzeri bir şey yapar. Asiye o kadar açtır ki ekmek karşılığında bedenini satmaktan başka çaresi yoktur. O halde burada soru yinelenecektir: Asiye’nin nasıl kurtulup kurtulamayacağı sorusunun cevabı hangi dehlizde saklıdır? Ahlak bekçiliğinde mi yoksa bu durumu yaratan toplumsal çarklardaki paslanmada mı?
Öte yandan Jean-Jacques Rousseau, “Bu benimdir bu benim” diyen ilk insanın, sadece medeniyetin değil, eşitsizliğin ve dolayısıyla hırsızlığın da kurucusu olduğunu söyler. Bu söz, kulağa çok keskin gelse de, günümüzün kurumsal yağmasına bakıldığında derin bir hakikat barındırır. Emeğin sömürüsünün nasıl yasal kılıflara büründüğünü düşündüğümüzde ise bugün vergi cennetlerinde saklanan trilyonlarca doların, çalınan birkaç dilim baklava ya da bir somun ekmekten çok daha büyük bir hırsızlık olduğu açık… Açık da kimin umurunda.
Dijital çağın görünmez yüzüğü
Bugünün gözetim toplumunda -her nerede ne yapıyorsak çatır çatır izlendiğimiz günümüz toplumunda- sokaktaki hırsızı yakalamak için yüz tanıma teknolojileri seferber edilirken, kurumsal hırsızlıkların üzeri inanılmaz biçimde örtülüyor, yok sayılıyor. Dijital gözetim, Gyges’in yüzüğünü yalnızca güçlülerin parmağına takıyor. Onları görmezden geliyor. “Herkes yapıyor” ruhunu onaylıyor, bağrına basıp günü kurtarıyor, gayrimeşru yollardan elde edilen paraları, ayakkabı kutularına tıkanları görmezden geliyor.
Öte yandan komşusunun kızının ayak seslerini takip eden bir toplum, her gün cebinden oluk oluk çalınan vergiler konusunda renk körü; unutkan, sağır ve dilsiz durumda. Yaşananları “vay anasını” diye takip ederken, içten içe “nasıl yapmış-lar acaba” diye bir özenme rüzgarının yankısını takip etmediğini ise kim söyleyebilir?
Buna Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ndeki yüzükle de devam edebiliriz… Yüzüğü takan herkesin iktidara koşma çabasındaki o hırsın köklerine inmemiz şart! Ha bu hırsın dibinde ne bulunur; olsa olsa yine o kadim insanlık tarihinin derin enkazı ve insana özgü aynı derinlikteki kişisel gibi görünen o kollektif yara: Değer görme ihtiyacı.
Peki çözüm nerede? Bir eylemin evrenselleştirilebilir olup olmadığını sorgulamakta elbette. Herkes vergi kaçırsaydı, toplum ayakta kalabilir miydi? Herkes veri hırsızlığı yapsaydı, dijital dünya yaşanabilir bir yer olur muydu? Herkes herkesi uyutabilir mi? Taklit nereye kadar taklittir vb.
Teşhis olabilecek öneriler…
Klasik edebiyat ve felsefe, bize yalnızca teşhis koymuyor; aynı zamanda bir tedavi yolu da gösteriyor. Jean Valjean’ın hikâyesi, bir din insanının gösterdiği merhametin nasıl bir dönüşüm yaratabileceğini anlatıyor.
O piskopos, çalınan gümüş şamdanları Valjean’a hediye ettiğinde, aslında ona insanlığını geri veriyordu. Belki de hırsızlıkla mücadelenin ilk adımı, insanları insanlıklarından utandırmayan bir toplumsal düzen kurmaktır. Sonrasında ise bizi bekleyenin adaletli bir hukuk sistemi olduğu aşikar.
Ve bunun için, insanlığın ortak felsefi birikiminin ışığına ihtiyacımız var. Çünkü insan doğası değişmedi; değişen yalnızca hırsızlığın biçimleri ve cezasızlığın kapsamı. Gyges’in yüzüğü bugün dijital bir maceraya ve sonu gelmeyecek bir “hortumlama” pratiğine dönüşmüş olabilir; ama Platon’un sorusu hâlâ aynı tazelikte karşımızda duruyor: Yakalanmayacağını bilse, insan hırsızlık yapar mı? Ve daha önemlisi: Yakalanmayacağını bilen insanlardan oluşmuş bir toplum, aslında kendi kendinden sürekli olarak ne çalıp durmaktadır?
Elbette bir aşama daha var. Ruhlardaki kağıt kesiği yüzleşme… Kendimizle hesaplaşacağımız o yer. Onun için de yazımızı Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin Kant’tan aktardığı gibi bitirelim:
“İki bakkal var, ikisi de doğru tartıyor; ilki insanları kandırmaması gerektiği için bunu yapıyor. Diğeri müşteri kaybetmemek için. Asıl olan ilktir, ikincisi ise sahtedir, göstermeliktir, müsameredir. İşte bu farkı herkese öğretmek gerekir.”














