Yağmalanmış bir kuaför dükkânında bir kadın, çaresizce soruyor: “Fırçaları ve şampuanları çalarak neyi kanıtlıyorlar; ellerine ne geçmiş olabilir?” Kendi cephesinden son derece haklı. Bu şaşkınlığı ciddiye almak durumundayız.
Ancak ben cevabın, talan edilen bir kuaför dükkânından çalınan saç fırçaları ve şampuanlarda değil bir çöp bidonunun yanında bulunan bir Rolex’te olduğuna inananlardanım. Tüm spekülasyonlara rağmen –bu vandalizmdir, bu talandır, bu hırsızlıktır vb.– o çöp kenarında bulunan Rolex kutusunun içine iliştirilmiş hayalî bir kartın da bizlere “Hâmil-i kart yakînimdir” şeklinde şu mesajı vermesi pekâlâ mümkün: “Buradaki asıl mesele, nesnelerin kendisi değil; onların işaret ettiği mekânsal adaletsizlik.” İşte tam da burada ne zaman başım sıkışsa başvurduğum bir teorisyenin açıklamalarını takip etmek farz oluyor.

Üçüncü mekân
Bahsettiğim akademisyen Edward W. Soja… Depremzede kadınlarla yaptığım bir çalışmada, onlarda gördüğüm direnişi ve isyanı, başlarda ismini bir türlü doğru dürüst telaffuz edemediğim bu akademisyenin ısrarla altını çizdiği hususlarla anlamak mümkün olmuştu. Üçüncü mekân… Mekânı bambaşka bir direniş biçimiyle açıklıyordu Soja! Israrla altını çizdiği mekân, o zaman, yalnızca bir sahne olmaktan çıkıp onu toplumsal ilişkilerin, iktidarın ve direnişin bizzat üretildiği, yaşandığı ve dönüştürüldüğü canlı bir beden olarak algılamamıza yol açıyordu. Bunu özellikle 1992 yılındaki Los Angeles hareketiyle dillendiriyordu ama iş orada bitecek gibi değildi. Ki bitmedi de… Yıllar içerisinde bunun çok sayıda örneğini gördük ve anlaşılan o ki görmeye de devam edeceğiz. Hiç kuşku yok ki Gezi Direnişi de bunlardan biriydi. (“Sen de kardeşim her şeyi her şeye bağlıyorsun” dediğinizi duyar gibi oluyorum burada; ancak bu tavrımın kestirip atıcı, “her şeyi çözdüm” tavrı olmadığını bir kez daha ifade edeyim.)
Yalnızca bir şiddet dalgası mı?
Kim ne derse desin “Thirdspace” (Üçüncü Mekân) teorisi, yalnızca 1992 Los Angeles olaylarını değil; bugün Paris’in banliyölerinden yükselip bütün Avrupa’yı saran, sarsan, kafa karıştıran o derin toplumsal sarsıntıyı da anlamlandırmak için eşsiz bir kuramsal ışık sunuyor bizlere. Çünkü her iki örnekte de söz konusu olan şey, yalnızca bir “şiddet dalgası” ya da “asayiş sorunu” değil; mekânın kendisinin bir direniş öznesi hâline geldiği, caddelerin birer siyasal sahneye, duvarların birer manifestoya, mahallelerin ise birer kaleye dönüştüğü olağanüstü bir mekânsal uyanış. Bu uyanış nereye kadar devam edecek sorusu ise son derece beyhude bir sorudur ve cevabını aramak yersizdir. İtiraz edilmiş ve dert açığa çıkmıştır.

Soja’nın birçok teorisyenin fikirlerinden yola çıkarak oluşturduğu üçlü mekân kavrayışı tam da bu noktada bir anahtar işlevi görür:
Birinci Mekân (Firstspace) somut bir alandır. Los Angeles’ın okyanusa göz kırpan kıyıları değil de köhne yerleri ve gettoları devreye girer burada… Ve isyan, yok sayılmanın tazyikiyle birlikte baş gösterir. Ya Paris banliyölerinde durum nedir? O banliyölerin beton blokları, dar sokakları, metruk otoparkları ve merkezden kopuk okullarını, toplu konutlarını görürüz burada. Bu mekânlar, yoksulluğun ve dışlanmanın cisimleştiği, adaletsizliğin sokaklara kazındığı yerlerdir. Bu mekânlar asla yalnızca “arka plan” değildir; onlar, aynı zamanda içinde yaşayanların kaderini de belirler; onları görünmez kılan birer toplumsal katalizördür de. Dolayısıyla adaletsizliğin kol gezdiği diyarlardır.
İkinci Mekân (Secondspace) ise bürokratik tasarımların, devletten yana plan ve plancıların, ensesi geniş bürokratların, ensesi geniş bu bürokratlara hizmet veren medyanın ve elbette egemen söylemin zihnindeki soyut tasarımlardır. Los Angeles’ta güvenlikli alanların parıltılı reklamları, “tehlikeli alan-getto” imgesini sürekli devreye sokan çığırtkan haberler, kentin ikiye bölünmüş zihinsel haritasını kaşıyıp duruyordu. Paris’te ise buna benzer bir saçmalık hüküm sürüyordu: “Entegrasyon” martavalı, banliyöleri kentin “dışı” olarak kodlayan idari ve resmî dil, güvenlik politikaları ve elbette “cumhuriyetçi kardeşlik ve eşitlik” masalı. Bu tasarımlar, mekânsal eşitsizlikleri bal gibi meşrulaştırmaya devam ederken yoksulları “görünmez” kılar ve kentin “gerçek dokusunu” bir illüzyonla örter. Bu yer şöyle der onlara: Varsınız ama aslında yoksunuz.
İşte tam da burada devreye girer Üçüncü Mekân. Bu ikisinin toplamından oluşmuş ama ikisini de aşan, hem burada hem orada, hem gerçek hem de gerçeküstü olan, ama buna karşın yaşanmış, duyumsanmış bir yeri işaret eder; bizzat bedenlerle, bu bedenleri kuşatan öfkeyle ve o öfkenin içinde gezinen umutla yoğrulmuş bir yerdir. 1992’de Los Angeles sokaklarının işgali, binaların ateşe verilmesi, mahalle sınırlarının altüst edilmesi nasıl ki manipüle edilmiş ve ona göre kurgulanmış mekânsal (ve daha neler neler) bir hiyerarşiyi paramparça ettiyse; Paris’ten yükselen hareket de banliyölerin o “unutulmuş” çocuklarını ve o çocukların sokaklarını yeniden sahiplenişin sesiydi. O sokakları ve temsil ettiklerini sahiplenmek bir mekânsal kırılmayı yaratacaktı. Ki yarattı da. Her iki durumda da ezilenler, kendilerine dayatılan mekânsal düzeni reddediyordu. Kendi anlatılarını, öfkelerini ve taleplerini mekânın dokusuna kazımaktan hiç çekinmediler. Sokak ve caddeler artık yalnızca bir ulaşım aracı değil; bambaşka bir noktaya evrilecek bir hafıza mekânı, bir isyan haritası ve apayrı bir özgürlük fikrinin cisimleşebileceği bir alandı.
Soja’nın 1992 olaylarını “Adalet İsyanları” olarak adlandırması boşa değildir. Ki Paris’ten yayılan hareket için de son derece yerinde bir çerçeve sunduğu ortadadır. Çünkü bu hareketler yalnızca ekonomik yoksunluğun ya da etnik gerilimlerin basit bir sonucu değildir; onlar, mekânsal adaletsizliğe, görünmez kılınmaya, kentsel ayrışmaya, bunlardan doğacak fırsat eşitsizliklerine ve “merkez”in “çevre” üzerindeki tahakkümüne karşı kolektif bir çığlıktır. Tıpkı Los Angeles’ta olduğu gibi, Paris banliyölerinde de mekânın adaletsiz dağılımı patlamaya hazır bir toplumsal kriz yaratmıştır. Ve bu kriz, nihayetinde mekânın kendisini bir mücadele alanı olarak yeniden kurgulamıştır. Dünya üzerinde neoliberal politikaların yarattığı işsizlik, güvencesiz konut, kamusal hizmetlere erişimde eşitsizlik, merkezden izolasyon, polis ve ordu şiddeti ve elbette adaletsizlik devam ettiği müddetçe de ivmelenerek artacaktır… Tekrar etmekte fayda var: Bu mekânsal dönüşüm, yalnızca ekonomik bir kriz değil; aynı zamanda mekânsal bir krizdir de. Ve bu kriz, sokağa dökülen öfkenin, yakılan arabaların, kırılan camların ve işgal edilen meydanların ardındaki derin yapısal nedenden kaynaklıdır. Ve yine teslim etmek gerekir ki artık ne tek başına bir göçmen sorunu ne entegrasyon davası ne de asayiş meselesidir bu; çok daha ötesidir. Mekân, yalnızca eşitsizliğin üretildiği ve buna karşı mücadelenin verildiği yer değil; aynı zamanda topyekûn o eşitsizliğe karşı direnişin, dayanışmanın ve dönüşümün de sahnesi olmaya gebedir.
Ve gelelim Rolex’e…
O yüzden o çöp bidonunun yanındaki Rolex’e yeniden ve ısrarla bakmamız gerekir. Onu almamışlar; çöpün kenarına atmışlar. Çünkü mesele hiçbir zaman saat değildi. Mesele, o saatin işaret ettiği dünyaydı; vitrinlerin ardındaki ayrıcalığın ve o ayrıcalığı görünmez kılan mekânsal düzenin paramparça edilişiydi. Rolex, çöpün kenarında dururken aslında en net cümleyi kuruyordu: Bu isyan, sahip olmak için değil; görülmek, sayılmak ve mekânda var olabilmek için. Ve o saat, çöpe atıldığı anda, bir mücevher olmaktan çıkıp duyulmayan ve görünmeyenin dilinde bir anlama dönüşecekti. En azından bu yazıda.














