Müge İplikçi yazdı: Kayısı gömlek

14 Ekim 2026 gecesi İstanbul’a öyle bir yağmur yağdı ki o koca şehir kendi ağırlığı altında ezilip kaldı. Gök delinmiş, bulutlar paramparça, denizle kara arasındaki sınır silinip gitmiş. Rüzgâr, devasa sitelerin boşluklarında detone ıslıklar çalıyor, o sitelerin pencerelerine yapıştırdığı yapraklar çaresizce çırpınıyordu. Semiha Hanım, öyle bir sitedeki bakla dairesinin küçük salonunda tekli koltuğuna oturmuş, papatya çayını yudumlarken dışarıyı izliyordu o sıra.

Televizyonu kapalıydı, bıkmıştı Netflix’ten, kendi yerine sürekli hayal kuran o dünyadan. Hâkim olan yalnızca yağmurun sesiydi. O ses ise çocukluğunu hatırlatan bir tınıydı. Şimdiki sevimsiz binanın dikildiği o eski evde annesinin mutfaktaki tıngırtıları geziniyordu, babasının radyodan haber dinleyişi, kız kardeşinin okul dönüşü, buna benzer o yağmurda  ıslanan örgülü saçları… Ne gür saçları vardı Melahat’in. Gür saçlı Melo. Ama bu gece yağmur, geçmişi hatırlatmaktan çok öte geçmişi geri getirmeye yeminli gibiydi. Evin içine sızan garip nem, toplu konut duvarlarına sinmiş eski hatıraların kokusunu bambaşka bir şekilde canlandırıyordu.

O sırada Semiha Hanım’ın gözlerinin kenarına bir damla yaş yerleşiverdi. Bunu fark etmedi bile. Nicedir epifora mı mephifora mı denilen bir illetin ablukası altındaydı; gözyaşları istemsizce, olur olmaz yerde akıyordu. Ne zaman aklına geçmiş düşse, ne zaman bir masada gülmekten konuşamayan iki kız görse gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Doktorlar, ah o doktorlar… Bir türlü çare bulamamışlardı! Bir kısmı alerji dedi, bir kısmı stres ama gözyaşları tüm bu tanımlara ve ilaçlara rağmen bir türlü durmadı. Akmak için bir sebep arıyorlardı ve her seferinde buluyorlardı namussuzlar!

Koltuğun yumuşaklığına gömüldü. Çay bardağı sehpanın üzerinde unutulup gitti. Zaten kim ne yapsın papatya çayını Allah aşkına? Lezzetsiz, tatsız tuzsuz şey. Ancak rehavet versin.

Uykuya paldır küldür dalmadan önce son düşüncesi, yarın sabah yapacağı yürüyüşte hangi yolu kullanması gerektiği oldu. Ama zihni çoktan geçmişin koridorlarına sapmıştı bile. O sırada gözyaşlarıyla mı yoksa dışarıdaki yağmurla mı gelen ve elbette papatya çayı kokan bir rüyanın içine hızla akıverecekti.

Kayısı gömlek
Müge İplikçi yazdı: Kayısı gömlek

Semiha Hanım’ın rüyası

Şimdi okul gibi bir yerdeydi ama çok lüks, çok sosyetik bir mekândı burası. Bir zamanlar koridorlarında koştuğu, sıralarında ter akıttığı o eski lise binasındaydı. Bir şekilde el konulmuş ve beş yıldızlı bir otele dönüştürülmüştü. Duvarlar görgüsüz pahalı mermerlerle kaplanmış, tavanlarda ışıl ışıl kristal avizeler, ışığın bile kendine şaştığı bir parlaklık vardı ortada. Her adımda ayakkabılarının altından yumuşak bir halı sesi akıyor ve bu halıya saçılmış olan ışıklar her vesilede biraz daha parlıyordu.

Derken, tabii ki, kaçınılmaz olarak o okulun içinde eski sevgilisi Sami’yi gördü. Sami, resepsiyonun olduğu o geniş salonun hemen üstündeki galeride ev sahibi biri gibi yayılıp oturmuş, dev ekranda oynanan derbiyi seyrediyordu. Kalabalık bağrışıyor ama sesler boğuktu. Resepsiyonun ve galerinin akustiği gereği sesler birbirini yutuyordu. Top sesleri, hakem düdükleri, tezahüratlar, o sırada galeride bulunan diğerleri, şimdiki zaman, geçmiş ve yakın gelecek, hepsi uzak bir aldanının yansıması gibi geliyordu insanın kulağına.

Semiha Hanım, Sami’yi ilk gördüğü anda kalbinin derin bir sızıyla çarpmasına şaşırmadı elbette. O kadar zamandır göremediği bir yüzdü Sami’nin yüzü. Dikkatlice baktı. Sami’nin yüzünde çocukluğundan bildiği aynı gölgeler vardı ama artık o gölgeler bile yabancıydı. Gençliklerindeki o tanıdık ifade, yerini mesafeli, tanımsız bir başka çocukluğa bırakmıştı. Bir türlü büyüyememiş bir adamın suratına, ergen kalmış bir budalaya. Buna Semiha Hanım üzüldü elbette. O kadar üzüldü ki gözlerinin dolduğunu hissetti. Ama bu da artık şaşırtıcı değildi çünkü ne zamandır rüyalarında da ağlıyordu. Bu yüzden her uyandığında, her sabah yastığı sırılsıklamdı. Epifora, insanın gözünün yaşına bakmıyordu! Uykunun derin sularına da sızmıştı tevekkeli.

Yine de gözlerini Sami’den alamamış, o yaşlı gözler bula bula gitmiş ve ergen Sami’yi bulmuştu. Adımlarını, bakışlarını, duruşunu kontrol etmeye çalıştı ama nafile. Gerçi hiç bakmadı onun tarafına ama içinden bir ses “Beni fark et Sami!” diye bağırıp duruyordu. Sonunda Sami onu gördü ama epey sonra, neredeyse rüyanın bitmesine yakın denilebilecek bir yerde. Üstelik romantik sayılabilecek biçimde! Kelimeler ağızdan dökülmeden sadece bakışlarla anlaşmışlardı. Sami ona elini uzattı, neredeyse çocukluklarındaki gibi. Yine aynı sessizlikte derbiyi unutup o galeriden çıkmaya ve  beş yıldızlı otelin terasına gitmeye karar verdiler. Besbelli ki rüya papatya rehavetinde daha da uzayacaktı.

O teras için şık asansörlere binip bambaşka merdivenlere abandılar. Sonra bir anda kendilerini o terasta, üstü kapatılmış olan bir çatı katında buluverdiler. O zaman Semiha Hanım buranın neden bir talan alanı olduğunu daha iyi anlayacaktı. Çünkü bu teras gerçekten İstanbul’u uçsuz bucaksız ve inanılmaz bir şekilde gözlerinin önüne seriyordu. Uzun yıllar neden bu binanın peşinden koşturulduğu da bu şekilde, rüyada olsalar bile, anlaşılıyordu. 

Derken Sami ilk kez konuştu:

“Nasıl olmuş?”

Ne nasıl olmuş diye sormadı Semiha Hanım. Sami’nin burayı talan edenlerden biri olduğunu anlamak için kahin olmasına gerek yoktu! Gözlerinden biraz daha yağmur indi. Sonra yine umursamadı. Koltuklar burada biraz yıpranmış gibiydi ama ne önemi vardı artık…

Tam o koltuklara oturacaklardı ki o da ne? Semiha Hanım orada yıllar önce Alzheimer’dan vefat etmiş eniştesi Ruhi’yi gördü. Ruhi, koltuklara yayılmış, her zamanki rahat haliyle yan gelmiş oturuyor, daha doğrusu yatıyordu. Gözleri ise yarı kapalıydı. Sanki dünyayı seyrediyor ama onu seyrederken de aynı şekilde olan bitene pek aldırış etmiyordu. Üzerinde yine o meşhur gri hırkası vardı, şu marka olan. Semiha Hanım onu görünce nedense garip bir rahatlama hissetti. Bu adam Alzheimer olmuştu gibisinden bir rahatlama; nasıl olsa rüyada bile olsa bunların hiçbirini hatırlayamayacak bir enişte vardı karşısında. Unutmak ne sihirli bir sözcüktü! Ölüm de yaşam da bu rüyada sıradan birer misafirdi bu yüzden. Ne korkutucu ne de yabancı; Alzheimer’ın hükmü karşısında sıfır.

“N’aber Ruhi ne işin var rüyamda?” diye seslendi eniştesine. Sanki daha dün bir aile yemeğinde aynı samimiyetle sormuştu bu soruyu. Ruhi cevap vermedi, çıt yok. Sadece hafifçe başını salladı. Bir veda işareti edercesine usul usul o pıyrım pıyrım koltuklardan kalktı, kimseyi rahatsız etmemek adına. Sonra silkindi ve bir gölge gibi süzülüp çıktı gitti oradan. Manzaraya atlarcasına; hiçbir şey yaşanmamışcasına. 

O gidince salon iyice sessizleşti. Semiha Hanım, Ruhi’nin ardından bakarken yanaklarından iki damla yaş daha süzüldü. O anda Sami’ye döndü, baktı ve fark etti. Sami’nin gömleğinin rengi değişmişti. Papatya sarısı mı dese… Yok bu daha turuncumsu bir sarıydı. Daha çok kayısı rengi…

Sami resmen gömlek değiştirmişti! Her zaman üzerinde gördüğü, çocukluğundan beri belleğine kazınmış olan o kahverengi çizgili, yakası hafif açık gömleğin yerine, bu kez üzerinde, kayısı rengi, sırıtan bir gömlek vardı. Kumaşı parıl parıl parlıyordu. Yaka kısmı kalkıktı. Sanki ona ait değildi de ödünç alınmıştı. O eski gömlek Sami’nin ruhunun bir parçası gibiydi; bu yeni olanı ise bedenine iliştirilmiş bir zırh gibi, bir görgüsüzlük ifadesi, sonradan kazanılmış paraların, mevkilerin nişanı olacak cinsten bir kayısı; o başta dediğimiz ergen kalmışlığın tanıklığı gibi.

Semiha Hanım’ın dudaklarından yıllar önceki alaycı ama sevecen tonda bir cümle dökülüverdi: “Bu kayısı gömlek çok yakışmış sana Sami.” Ama rüya bu ya, içi burkuldu. Çünkü o gömlek geçmişin solmuş bir fotoğrafı gibiydi de. Neredeyse Sami’nin geçmişten bugüne çizeceği rotayı anlatır gibi. Aynı zamanda kayısı rengi yaz sonunun hüznünü de taşırdı. Tıpkı güneşin batarken gökyüzüne bıraktığı o son ışık gibi. Yakışmıştı Sami’ye ama işin esası yakışmaması gerekiyordu. Çünkü o renk hem bugünkü zafiyetini göstermesi açısından sıkıntılıydı hem de onların ortak hikâyesinin bittiği yere, bir yaz gününün gün batımına aitti.

Ne demişti Sami orada? “Senin suçun değil.” Yok, yahu böyle değildi ki o cümle. Hatırlamıyordu işte. Ruhi Enişte gibi olmuştu nicedir. Hiçbir şey hatırlamıyordu. Yaşlar indi onun yerine. Rüyada bile.  

Tam o sırada asansörden kız kardeşi Melahat çıktı. Melahat kapı açılır açılmaz bir başka ışık huzmesiyle içeri girmişti. Çok şıktı. Üzerinde özenle seçilmiş, bedenine tam oturan, neftimsi bir renk vardı, zeytin rengi bir elbise. Saçları yeşil pudra (böyle bir renk var mıydı sahi) rengindeydi. Boynunda ince, çok şatafatlı bir kolye parlıyordu. Pırlantanın pırlantası. Topuklu ayakkabıları ise mermer zeminde yankılanıyordu. O sırada kayısı renkli Sami’yi gördü. Kısa bir an duraksadı, sonra nefti bir şekilde gülümsedi. Ama bu gülümseme pudramsı, donuk, buz gibi bir gülümsemeydi.

Melahat yanlarından geçip gitti. Sonra üstünü değiştirmek için bir odanın kapısı aralandı. Melahat’ı içeride yardımcısı bekliyordu; yardımcısı, asistanı, aşçısı, psikoloğu artık hepsi olan bir kadın. Yardımcı kadın Melahat’ın giysilerini çıkarıp yerine daha sade ama yine pahalı bir şeyler giydirdi. İki kadın da son derece şıktı. Kumaşlar, takılar, ayakkabılar, parfüm kokuları. Ama o an fark etti ki Melahat’ın yüzünde acayip bir hüzün var. Melahat’ın zeki birçok kadın gibi kocasının parasına yenilmiş o kadınlardan olduğunu bilmek, yaşamla rüya arasında kurulabilecek bir köprüydü. Rahatlatırdı insanı köprüler. Ama Semiha yine çok üzüldü. İki kadın da birer mankendi sanki. Dışarıdan bakınca kusursuz, içeriden bakınca bomboş.

Semiha Hanım o anda kardeşinin ölü şıklığının arkasındaki boşluğu, kendi gözyaşlarının arkasındaki gri boşluk gibi gördü. Melahat son kez dönüp Semiha Hanım’a baktı. Gözlerinde “Beni aramaktan da anlamaktan da vazgeç” der gibi bir ifade vardı. Sonra geldiği asansöre bindi ve katlar arasında kaybolup gitti.

Semiha Hanım bir süre orada öylece kalakaldı. Sami hâlâ yanındaydı iyice sessizleşmiş hatta bir kayısıya dönüşmüştü. Aşağılardaki galeriden maçın sesi geliyor, avizeler hafifçe sallanıyor, yağmur şehri dövmeye devam ediyordu. Bu lüks otelin duvarlarının ardında unutulmuş gibiydi her şey. İçini bir başka boşluk kapladı. Gözyaşları rüyanın içinde sessizce süzülmeye devam ederken bırakıverdi, aksınlar. Çünkü silmek pek de bir şeyi değiştirmiyordu. Sabaha karşı sızdığı koltukta uyanmadan önce son bir düşünce geçti aklından: “Kayısı gömlek.”

 Ancak uyanır uyanmaz bunu da unutacaktı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş