Müge İplikçi yazdı | Mutfaktaki Nobel: Kadın yazarların görünmez atölyesi

Her şey sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafla başladı! Ben de bunu Instagram’daki hesabımda paylaştım. O kadar yaratıcı yorumlar geldi ki sonunda böyle bir yazıyı kaleme almak farz oldu. Olay büyük, kanıtı sadeydi. Anne Carson’ın 2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı an, Reykjavik’teki evinin mutfağında çekilmiş bir kareyle ölümsüzleşmişti. O fotoğrafta, edebiyat dünyasının en ulvi payesini taşıyacak bir kadın, gündelik hayatın mütevazı sahnesinde, paketlerin arasında buzdolabının önünde duruyordu.

Mutfaktaki Nobel
Müge İplikçi yazdı | Mutfaktaki Nobel: Kadın yazarların görünmez atölyesi

Bu görüntü, yalnızca bir tesadüfün belgesi değil; kadının mutfakla kurduğu o çok katmanlı, çoğu zaman görünmez bağın ve bu bağın onun yaratıcı kimliğiyle nasıl iç içe geçtiğinin çarpıcı bir simgesiydi. Benzer bir sahne, 2022 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Annie Ernaux için de geçerliydi. O da Nobel’i, kendi mahrem coğrafyası sayılabilecek mutfağında, tek başına radyo dinlerken öğrenmişti. Ve o anı “sanki çölde tek başınaymışsınız ve gökyüzünden bir ses size sesleniyormuş gibi bir his uyandı” biçiminde özetlemişti. Doris Lessing ise 11 Ekim 2007 tarihinde pazar alışverişinden dönerken, evine adım attığı sırada bir gazeteciden almıştı malum haberi. Bu anlar, kadının kamusal zaferinin bile özel alanın, bilhassa mutfağın sınırları ve temsil ettikleri içinde filizlendiğini düşündürüyordu bizlere.

Peki bu ne anlama geliyor?

Kadının özel alanı olarak kodlanan mutfak, aslında onun dünyayı dönüştürmeye adım attığı ilk atölye, ilk yazı masası, ilk laboratuvarı anlamına geliyordu. Kimi kadın yazarlar kalemlerini ve kâğıtlarını mutfak masasının üzerine serer; soğan kokusunun, düdüklü tencerenin buharının ve kesme tahtasının ritmik sesinin eşliğinde, dünyayı yerinden oynatacak ve yeniden yapılandırabilecek cümleler kurardı, bunu biliyorduk!  

Bu pratik, tarih boyunca sayısız örnekle doğrulanmıştı. Örneğin İngiltere’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne yetişememiş Brontë kardeşler (Charlotte, Emily ve elbette Anne), ev içi yaşamın tam kalbinde, mutfaktaydılar. Hemen yan odadaki ünlü yemek masası ise mutfağın uzantısı olarak gerçek bir yaratı alanıydı. Uğultulu Tepeler (Emily Brontë’nin şaheseri) ve Jane Eyre (Charlotte Brontë’nin dünya klasiği) gibi başyapıtların yazıldığı yer tam da burasıydı. Ailenin tüm üyelerinin bir araya gelerek, yazıp düşünerek fikirlerini paylaştığı bu “kutsal” yemek masası, mutfağın bütün izini taşıyordu. Kaldı ki Charlotte Brontë’nin çizdiği kadın tiplerinin klasik anlatıdaki ev içi dizaynı, onun dünyayı aşan yapıtlarında temel bir izlek olarak karşımıza çıkarken, o mutfağın kokusunu duymamak da mümkün değildi. O mutfak kokusu Viktorya dönemini bugüne kadar taşırken bir takım soruları da zaman tanımaz biçimde sormaya ve sordurtmaya devam edecekti. Nasıl mı? Elbette yazıyla!

Nobel’li kadın yazarların mutfağı

88 yaşındayken Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Doris Lessing’in yapıtları, mutfağın hem üretken hem de baskılayıcı yüzünü iki çarpıcı örnekle gözler önüne serer. O çok ünlü kitabı Altın Defter (The Golden Notebook) Anna Wulf’un farklı defterleri aracılığıyla parçalanmış benliğini gösterir; yazma eyleminin ev içi gündeliklikle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyar. Ev işleri ve günlük ayrıntılar yazının “zemini” haline gelmiştir -parçalanmış ama verimli bir atölyedir burası. Buna karşılık o çok ünlü yapıtı “19 Nolu Oda”da (To Room Nineteen) Lessing, orta sınıf konforunun ardındaki erozyonu ve ev rollerinin kadın üzerindeki yıpratıcı etkisini betimler. Susan’ın mutfak ve ev ritüelleri, misafirlikleri ve ev işlerinin tekrarı onun benliğini iyice aşındırır; kiraladığı küçük oda kısa süreli bir nefes olsa da kalıcı bir çözüm üretemez. Bu iki anlatı birlikte okununca, mutfağın hem yaratıcı üretimin sahası hem de kadınları sınırlayan bir mekân olarak nasıl işlev gördüğü daha net ortaya çıkar.

Annie Ernaux ise Yıllar’da (Les Années) mutfak nesnelerini birer hafıza kırıntısına, kuşakların ve sınıfın izlerini barındıran küçük arşivlere dönüştürür. Bu anlamda mutfak ve dolayısıyla sofra hem bireysel yazının hem de toplumsal belleğin üretildiği bir araç hâline gelir; bu alanlar, günlük ritüellerin ve kişisel deneyimlerin kolektif tarihe bağlandığı bir geçiş alanıdır. İri tarihi olaylar yerine kendi halindeki hayatlar vardır karşımızda. Ernaux’nun nesneleri ile bizi çıkardığı yolculuk zamanın akışıyla birlikte değişenin ta kendisidir. Kitaptaki sahneler kadınların mutfaktaki rolünü ve ev içine hapsolmuş hiyerarşiyi karşımıza sererken, bu alanın kadınlar için ne anlama geldiğini bir kez daha fark ederiz. Ne olursa olsun bu alan sıkı bir atölyedir. 

Bu sene ödülü kazanan Anne Carson’ın edebiyatının bu gerilimi ne ölçüde taşıdığını ve “mutfak atölyesi” fikrini nasıl dönüştürdüğünü keşfetmek ise önümüzdeki ayların en verimli edebi tartışmalarından biri olmaya aday. Zira Carson’ın yapıtlarında mutfak, yalnızca fiziksel bir mekân değil; dilin, arzunun ve belleğin bir tür “iç mutfağı” olarak karşımıza çıkar. Klasik filoloji eğitimi almış bir yazar olan Carson, gündelik nesneleri mitolojik bir düzleme taşıma konusunda benzersiz bir kalemdir. Onun mutfağında tencere kaynarken Sappho’nun dizeleri de araya karışır; kesme tahtasının üzerinde yalnızca soğan değil, Antik Yunan’dan bugüne taşınan kadın sesleri de vardır.

“Kocanın Güzelliği” (The Beauty of the Husband) adlı eserinde, aldatılan bir kadının ev içi karanlığı başat roldedir. Carson burada evi bir tür yas mekânı olarak kurgular; kadının hem sığındığı hem de içinde kaybolduğu bir labirent olarak resmeder. Özetle Carson’ın asıl özgünlüğü, mutfağı ve evi yalnızca bir acı mekânı olmaktan çıkarıp onu resmen düşüncenin ve yaratımın mutfağına dönüştürmesindedir. Onun için yazmak, bir anlamda yemek pişirmektir: Malzemeleri seçmek, doğramak, karıştırmak, ateşe vermek ve “sonucu” göze almak.

Sonuç olarak, Anne Carson’ın Nobel anındaki mutfak fotoğrafı, Annie Ernaux’nun mutfağında aldığı haber, Doris Lessing’in pazar filesiyle evine dönüşü, Brontë kardeşlerin yemek masasında yazdıkları ve bu yazılanlardan kitap sayfalarına dönüşen kurgular, bu kurguların Nobel’e uzanan sesleri benzer bir tınıya işaret eder: Kadınlar için mutfak, yalnızca yemek pişirilen bir mekân değil, aynı zamanda dünyayı anlamlandırdıkları, acılarını ve sevinçlerini dönüştürdükleri, kelimeleri ve duyguları bir tenceredeki su gibi kaynattıkları yıpratıcı ve aynı oranda yaratıcı bir atölyedir. Mutfak, kadının hem hapsolduğu hem de özgürleştiği, hem sınırlandığı hem de sınırları aştığı o eşik mekândır. Ve belki de en büyük Nobel ödülleri, görünmez bir mutfak masasının üzerinde, soğan kokuları arasında tasarlanmış, hatta yazılmıştır -ve besbelli ki yazılmaya devam edecektir…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş