2023 seçimlerinden önce bir İYİ Parti rüzgârı esiyordu.
Oyunun yüzde 18’e kadar çıktığı söyleniyor, 12’nin altına düşmüyor, 15’lerde seyrediyordu.
Meral Akşener sürekli sokaktaydı; bir gün Karadeniz’de, ertesi gün Akdeniz’de…
Meclis kürsüsünden çok güçlü, sahici, etkileyici konuşmalar yapıyordu; hele nisan ayında mermileri yere fırlatıp partililerine seslendiği konuşması…

O günlerde en yakın akrabalarımdan biri de oyunu İYİ Parti’ye vereceğini söylüyordu.
Bunda Akşener’in tavrı kadar siyasette kadın temsilinin de payı vardı şüphesiz.
Öyle ya da böyle, İYİ Partililer vardı ve onlar, Altılı Masa’da, milliyetçiliğin demokrat ve özgürlükçü yönünü temsil ediyordu.
Sonra 3 Mart krizi patladı; usulün esasa mukaddem olduğunu gösteren bir görüntüydü o, çok sert, yıkıcı bir konuşmaydı.
O günün devrisi, İYİ Parti Genel Merkezi ile seçmeni arasında bir “güven krizi” doğdu ve seçim de kaybedilince bu uçurum kapanamadı.
Kendi ailemden örnek vereyim yine, bahsettiğim kişi, İYİ Parti’ye bir daha asla güvenmeyeceğini ve oyunu başka partiye vereceğini söylüyordu -sonra, o güvenilen dağlara kar yağmakla kalmadı, boranlar koptu, tufanlar esti ya o da başka mesele.
Ama bir süre önce konuştuğumuzda, birkaç sene sonra ilk defa İYİ Parti’ye dair olumlu sözler sarf etti, hâlâ şüpheleri tümden geçmemişti ama İYİ Parti’nin ne söylediğini yeniden dinlemeye başlamıştı.
Altılı Masa’daki genel başkanların siyasi kaderi de partilerinin büyüklüğüyle orantılıydı; önce Kılıçdaroğlu kurultayı kaybetti, sonra Akşener görevi bıraktı, derken sıra Karamollaoğlu’na geldi, en son da Ahmet Davutoğlu partisini feshederek iç siyasetten çekildi.
Seçim yenilgisinin ardından İYİ Parti’de korkunç bir çözülme gördük, neredeyse her hafta bir milletvekili partisinden istifa ediyordu, sonra Müsavat Dervişoğlu geldi, ne yalan söyleyeyim, Dervişoğlu’nun gelişinin trendi değiştirebileceğine zerre ihtimal vermiyordum.

Gelgelelim, öyle olmadı, sanırım, üstelik kaybedilen onlarca milletvekiline karşı Burak Dalgın’ın partiye kazandırılması İYİ’nin merkeze ve yeniye yürüyüş hedefinin en önemli göstergesiydi.
Kürt meselesi elbette sona ersin, kimse ölmesin, milyarlarca dolar para dağa taşa sıkılmasın, toplumsal barış sağlansın…
Bunları söylemek marifet değil; zira, aksini söyleyemeyeceğiniz bir sözde keramet aramak saçmadır.
Kim, “hayır, toplumsal barış sağlanmasın, gencecik çocuklar ölsün, dağa taşa milyarlarca para gitsin,” der?
Öte yandan, Meclis’in Öcalan’a gitmesi gibi uygulamalara, bu sürecin bir türlü toplumsallaştırılmamasına, AİHM kararlarına uyulmamasına, Anayasa Mahkemesi’nin yok sayılmasına, adeta bütün meselenin Öcalan’ın kalan ömrünün nasıl geçeceğine endekslenmesine ben de karşı çıktım, bu köşede de yazdım, Müsavat Dervişoğlu’nun karşı çıkışının da ağırlıklı olarak bu minvalde olduğu kanaatindeyim.
Üstelik, Dervişoğlu’nun benzer siyasi görüşte olduğu düşünülen isimler gibi davranmadığını, bırakın süreci baltalamayı torpillemekten bile kaçındığını düşünüyorum.
Öte yandan, ansızın önümüze fırlatılan “umut hakkı” gibi kavramların üstüne atlamayarak doğru yaptığı fikrindeyim.
Dervişoğlu, “butlan” kararı sonrasında en mert tavrı gösteren genel başkandı.
Kınayanların kınamasından korkmadan Saraçhane’ye de geldi, İmamoğlu’nun ailesine bayramlaşmaya da gitti.
Keşke popülizm yapmak için kürsüden urgan atmasaydı tabii…

Urgan atmak sizi marjinalleştirir, bu da Merkez’e yürümenizi engeller.
Oysa, Türkiye’nin geleceğinde İYİ Parti’nin söyleyecek bir sözü daha olacaksa, ki bence olma ihtimali yabana atılamaz, bu tarz söylemlere tevessül etmemek gerekir.
Geçenlerde, Dervişoğlu’nun sürece dair bir açıklamasına denk geldim, hayret ettim.
Şöyle söylemiş Dervişoğlu: “Şimdi yeni bir cumhuriyet, demokratik cumhuriyetten bahsediyorlar. İnanıyorlar ki ya da zannediyorlar ki ‘numaralı yeni bir cumhuriyet’ inşa edecekler. Onu da söylüyorum: Cesedimizi çiğnemeden ‘numaralı cumhuriyet’, yeni bir cumhuriyet inşa edemezler.”
Şimdi bu “numaralı cumhuriyet” lafı, benim aklıma, Fransa’nın beş cumhuriyetini değil, Türkiye’de senelerdir tartışılan “İkinci Cumhuriyet” kavramını getiriyor.
Eğer doğru anlıyorsam, her şey bir yana, Dervişoğlu’nun kendisiyle çeliştiğini söyleyebilirim.
Nedir “İkinci Cumhuriyet”?
Ya da Dervişoğlu’nun kötü bir şeymiş gibi söz ettiği “demokratik Cumhuriyet”?
En basit ifadeyle cumhuriyetin demokrasiyle taçlanmasıdır, evrensel hukuktur, kısacası, demokrasidir.
Mesela, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümünün, sadece etno-dinsel kimliklerinden ötürü bir yere gelememesine karşı çıkmaktır.
Dervişoğlu bunlara karşı mı?
Olmadığını gene aynı konuşmasından anlayabiliriz.
“Hayata farklı pencerelerden bakan insanların olduğu bir topluluğa hitap ediyorum. Kimsenin de partisinin ne olduğunu, etnik kökeninin ne olduğunu, dininin ne olduğunu, mezhebinin ne olduğunu bilmediğim gibi merak da etmiyorum.”
Dervişoğlu bir başka konuşmasında şöyle diyordu.
“Devletin derini olmaz, hukuku olur. (…) Hukukun siyasi görüşü olmaz. Sağın da solun da, muhafazakârın da sekülerin de, iktidarın da muhalefetin de ortak ihtiyacıdır hukuk. Adalet bir kesim için değil, herkes için varsa anlam taşır.”
Gene Dervişoğlu’na bırakayım sözü.
“Bir ülke dışarıdan gelen fırtınalara ancak içeride sağlam bir çatıyla ayakta durabilir. O çatı, hukuktur, kurumdur, cumhuriyettir, haysiyettir.”
Görüleceği üzere, Dervişoğlu’nun bu sözleri, “Cumhuriyet’in demokrasiyle taçlanmasını” isteyenlerin talepleriyle bire bir örtüşüyor.
Parlamenter sisteme dönüş, güçlü kurumlar, hiçbir ayrım gözetmeksizin 86 milyon vatandaşın eşit haklara sahip olması, evrensel hukuk normları, ordunun ülkenin sahibi gibi davranamayacağı, denetim, şeffaflık, en nihayetinde de bunları hayata geçirmemizi kolaylaştıracak “dost bir enerji” kaynağı olarak Avrupa Birliği üyeliği -ya da Norveç, İzlanda, İsviçre gibi o standartlara erişim…
Görebildiğim kadarıyla, Dervişoğlu’nun bunların hiçbiriyle bir sorunu yok.
Zaten bence toplumun siyasetten beklediği açık, tartışmaların büyük bir bölümü bunu görmezden geliyor.
Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanı adaylığında kenetlenen bir muhalefet bloku.
Merkez’in kendisine çekildiği böylesi bir ortamda, güveni yeniden tesis edebildiği ölçüde İYİ Parti’nin Türkiye’ye söyleyecek bir sözü olacaktır.
Gene de benim düşüncem Mansur Yavaş’ın partili bir aday olarak bu seçime girmemesi yönünde.
Malum, 100 bin imza adaylık için yeterli oluyor.
Mansur Yavaş bu imzayı bir-iki saatte toplar ama bence stratejiyi büyütmek ve “sinyal etkisi” ile momentumu ele geçirmek için 5 milyon imza hedefi koymalı.
Yurtiçinde yaklaşık 60 milyon seçmen var, 5 milyon imza hayal değil.
Üstelik de Yavaş zaten Ankara’daki son seçimlerde 2 milyon oy aldı.
“5 milyon imza”, noterlerin önünde sonsuz kuyruklar oluşması, bunların haber bültenlerinde ve gazetelerde çarşaf çarşaf verilmesi, insanların birbirlerine sürekli imza kuyruklarından bahsetmesi demektir.
Bu da Yavaş’ın yarışa ciddi bir psikolojik üstünlükle başlaması, toplumun da yeniden hareketlenmesi anlamına gelir.
Dervişoğlu’nun ve Mansur Yavaş’ın kullanacakları dil, onları yaftalamaya baştan hazır insanları haklı çıkarmadığı ölçüde enseyi karartmamak için geçerli sebebimiz var demektir.














