Türkiye’de en çok anlam kaybına uğrayan kavramlardan biri belki de muhalefettir. Bugün iktidarı eleştiren herkes kolaylıkla “muhalif” olarak tanımlanıyor. Oysa iktidarın karşısında durmak ile gerçekten muhalif olmak aynı şey değildir. Birincisi siyasal bir konumu, ikincisi ise zihinsel ve ahlaki bir duruşu ifade eder.
Gerçek muhalif, yalnızca hükümete itiraz eden kişi değildir. Yerleşik kabulleri sorgulayan, toplumun “kesin doğru” diye benimsediği yargıları tartışmaya açan, gerektiğinde kendi mahallesinin ezberlerine de itiraz edebilen kişidir. Hakikati aidiyetlerinin önüne koyabildiği ölçüde muhaliftir.

Tam da bu nedenle Ali Şeriati’nin “itiraz eden insan” tarifi bugün hâlâ güncelliğini koruyor. Şeriati’ye göre insanı insan yapan şey, mevcut düzene uyum sağlaması değil; haksızlığa, tahakküme ve putlaştırılmış değerlere itiraz edebilmesidir. İtiraz, yıkıcılık değil; hakikati aramanın ilk adımıdır. Çünkü sorgulamanın bittiği yerde düşünce, düşüncenin bittiği yerde ise özgürlük sona erer.
Bu yalnızca Şeriati’nin düşüncesi değildir. Sokrates, Atina’nın kesin doğrularını sorguladığı için ölüme mahkûm edildi. Immanuel Kant, Aydınlanma’yı “Aklını kullanma cesaretini göster.” çağrısıyla tanımladı. Karl Popper, açık toplumun ancak hiçbir düşüncenin eleştiriden muaf tutulmadığı zaman ayakta kalabileceğini savundu. Edward Said ise gerçek entelektüeli, iktidara ve çoğunluğa rağmen hakikati dile getirebilen kişi olarak tarif etti.
Bu isimleri ortaklaştıran şey, aynı ideolojiyi paylaşmaları değil; eleştirel akla duydukları ortak güvendir.
Çünkü tarih bize gösteriyor ki dogmalar yalnızca iktidarlar tarafından üretilmez. Muhalefet de zamanla kendi kutsallarını, dokunulmaz alanlarını ve sorgulanamaz doğrularını oluşturabilir. Böyle anlarda muhalefet, değişimin değil, statükonun yeni taşıyıcısına dönüşür.
Bütün otoriter sistemlerin ortak bir özelliği vardır: İnsanlardan düşünmelerini değil, itaat etmelerini isterler. Sorgulayan birey yerine bağlı yurttaş, eleştiren zihin yerine sadık taraftar yetiştirmeye çalışırlar. Ne var ki bu eğilim yalnızca devlet iktidarlarında görülmez. Siyasi hareketlerde, ideolojik yapılarda, cemaatlerde, partilerde ve hatta kimi sivil toplum çevrelerinde de aynı buyurgan dil yeniden üretilebilir.
İşte bu yüzden gerçek muhalefetin ölçüsü, kimin karşısında durduğunuz değil; hangi ilkelere bağlı kaldığınızdır. Özgürlüğü yalnızca kendiniz için istiyor, ifade hürriyetini sadece kendi düşünceniz söz konusu olduğunda savunuyor, hukuku yalnızca işinize geldiğinde hatırlıyorsanız muhalif değil, sadece farklı bir iktidar arayışı içindesiniz demektir.

Muhalif yetiştirmeyen siyaset kültürü
Türkiye’de gerçek anlamda muhalif sayısının az olmasının nedeni yalnızca siyasal baskılar değildir. Daha derinde, yüzyıllardır taşınan bir siyaset kültürü vardır. Bu kültür, itiraz eden bireyden çok itaat eden yurttaş üretmeye yatkındır.
Çocukluktan itibaren bize sorgulamaktan çok benimsemek öğretilir. Devlet sorgulanmaz, lider sorgulanmaz, gelenek sorgulanmaz; kimi zaman dinin tarih içinde oluşmuş yorumları bile sorgulanamaz kabul edilir. Oysa düşünce, tek bir soruyla başlar: Neden?
Bu soru ortadan kalktığında geriye yalnızca tekrar kalır.
Ne yazık ki bu alışkanlık yalnızca iktidara özgü değildir. Muhalif olduğunu söyleyen birçok yapı da kendi içinde benzer bir hiyerarşi kurar. Liderlerin sözleri eleştirilemez hâle gelir; grubun ortak kanaati bireysel düşüncenin önüne geçer. Farklı düşünenler ikna edilmeye değil, susturulmaya çalışılır. Böylece eleştirilen kültür, başka isimlerle yeniden üretilir.
Sosyal medya ise bu eğilimi daha görünür hâle getirdi. Bir düşüncenin değeri, delillerinden çok aldığı beğeniye, ait olduğu mahallenin desteğine göre ölçülmeye başlandı. İnsanlar hakikati aramak için değil, kendi çevrelerinden alkış almak için konuşuyor. Dijital kalabalıklar, çoğu zaman eleştirel aklın değil, kolektif aidiyetlerin sesi oluyor.
Oysa hakikat, kalabalıkların alkışına göre değişmez.
Sokrates’i çoğunluk mahkûm etti. Galileo’yu çoğunluk susturdu. Tarih boyunca birçok hakikat önce yalnız kaldı. Eğer doğruluk çoğunluğun onayıyla belirlenseydi, insanlık ne bilimde ne özgürlükte bugünkü seviyeye ulaşabilirdi.
Bu nedenle muhalif olmak sadece cesaret meselesi değildir; aynı zamanda entelektüel bir ahlak meselesidir. Kendi mahallesinin yanlışlarını görmezden gelen, kendi ideolojisinin dogmalarını sorgulamayan, kendi liderine dokunamayan biri, ne kadar sert konuşursa konuşsun özgür düşüncenin temsilcisi olamaz. Çünkü eleştirinin sınırı, aidiyetin başladığı yerde bitiyorsa, orada hakikat değil sadakat konuşuyor demektir.

Muhalefet değil, muhalif zihniyet
Her fırsatta tekrarladığımız gibi: demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Seçimler iktidarı değiştirebilir; fakat demokratik kültürü tek başına inşa edemez. İnsanların düşüncelerini korkmadan ifade edebildiği, yerleşik kabulleri sorgulamaktan çekinmediği ve farklı fikirlerin düşmanlık sebebi sayılmadığı bir iklim olmadan demokrasi eksik kalır.
Bu yüzden bir ülkenin geleceğini belirleyen yalnızca iktidarın niteliği değildir. En az onun kadar önemli olan, muhalefetin nasıl bir siyaset anlayışı taşıdığıdır. Eğer muhalefet de kendi doğrularını tartışılmaz ilan ediyor, farklı seslere tahammül göstermiyor ve eleştirdiği yöntemleri yeniden üretiyorsa, değişen yalnızca iktidarın sahibi olur; iktidarın dili ve zihniyeti yaşamaya devam eder.
Gerçek muhalif ise gücün kimde olduğuna bakmaksızın aynı ilkeleri savunabilendir. Haksızlık kimden gelirse gelsin karşı çıkabilen, özgürlüğü yalnızca kendisi için değil, kendisi gibi düşünmeyenler için de isteyebilen insandır. Çünkü ilkelere bağlılık, kişilere bağlılıktan daha zordur; fakat demokrasiyi ayakta tutan tam da bu ahlaki tutarlılıktır.
Belki de Türkiye’nin bugün en büyük ihtiyacı yeni liderler değildir. Yeni sloganlar da değildir. Asıl ihtiyaç, sorgulamayı sadakatsizlik saymayan, eleştiriyi ihanet olarak görmeyen, farklı düşünceyi tehdit değil zenginlik kabul eden yeni bir siyasal kültürdür.
Ali Şeriati’nin “itiraz eden insan”ı tam da burada yeniden hatırlanmalıdır. Çünkü itiraz, yalnızca iktidara yöneltildiğinde değil; insanın kendi konforuna, kendi ezberlerine ve kendi mahallesinin yanlışlarına da yöneldiğinde anlam kazanır.
Muhalefetin çoğaldığı ama muhaliflerin azaldığı toplumlarda iktidarlar değişebilir; fakat otoriterlik yalnızca el değiştirir.
Gerçek değişim ise, insanların korkmadan soru sormayı öğrendiği gün başlar.
Çünkü demokrasi, sandığın kurulduğu gün değil; hakikatin, aidiyetlerin önüne geçtiği gün güçlenir.
Ve belki de bugün Türkiye’nin en büyük meselesi tam da budur:
Muhalefet çoktur. Ama gerçek anlamda muhalif hâlâ çok azdır.














