Kemal Can yazdı: Başıma gelenler kimin yüzünden?

Türkiye çok uzun bir süredir ideolojik fay hatlarının ve sert kutuplaştırma gerilimlerinin etkisinde yaşıyor. Çeyrek asırlık AKP döneminden daha geriye giden ve 90’lı yılları içine alan karanlık bir toplumsal-siyasal atmosfer söz konusu. Herkesin bambaşka bir on yılı anlattığı 90’larda, bugünün de temel ayrışma hatları (Kürt meselesi veya laiklik-dindarlık gerilimi gibi) iyice derinleştirilmiş ve her şeyi örten, operasyon alanlarını (28 Şubat ve köy boşaltmalar gibi) belirleyen başlıklara dönüşmüştü. AKP iktidarı döneminde de iktidar ve muhalefetin konumlanışı, siyasetin biçimlenişi ve kamuoyunun algısı, çok belirgin olduğu iddia edilen ideolojik ajandalara bağlandı. İktidar ne yapıyorsa “İslamcılıktan” yapıyordu, muhalefet ise ne diyorsa “cumhuriyetin değerleri” içindi. Elbette bunun tam tersi de iddia ediliyordu; iktidar ne yapıyorsa “millet” için yapıyor, muhalefet hep “yabancıların” istediklerini savunuyordu. Bu kaba karşıtlık, kimi zaman eleştiri bazen alay konusu olsa da, esnemeler ve sertleşmelerle dalgalı bir grafik izlese de ana (ortalama) eksen olmaya devam etti. Aslında bu durum her iki taraftaki -analiz erbabını da içerecek genişlikteki- siyaset profesyonelleri için zahmetsiz ve pek konforluydu.

Kemal Can yazdı: Başıma gelenler kimin yüzünden?

Oysa bahse konu 35 senede dünyada bir sürü şey olduğu gibi, Türkiye’de de iktidar icraatından ve ideolojik niyetlerinden ibaret olmayan çok önemli şeyler yaşandı. Dünya ekonomik sisteminin tarihin sonunu getirdiği iddiasındaki modeli -beklenenden çok önce- duvara tosladı. Diğer taraftan duvarlar yıkılıyor, sınırlar kalkıyor iddialarıyla ilerleyen küreselleşme, medeniyet savaşı, 11 Eylül ile gelen yeni güvenlik mimarisiyle kendi krizini besliyor, derinleştiriyordu. Türkiye’yi de içine alan AB ve “batı (yaz) kampı” ve indirimli vaatler festivali çok çabuk bitti. Özgürlük ve demokrasi, yeni emperyalist düzenin ihraç malları listesinden hızla çıktı. Türkiye ve dünya ekonomisi her girdiği krizde, ilk kurtarılacak olan zenginleri fakirlerin omuzunda taşıtan ve buna itirazın mümkün olamadığı formüller buldu. Refah vaadi ya da kriz fedakarlığı hep aynı kesimin ekmeğini küçülttü. Bunlar olup biterken “eksen kayması” hikayeleriyle batıdan uzaklaşma, “ideolojik takıntı (Nas)” nedeniyle liyakat meselesi çok daha öne çıktı, çıkartıldı. Olan biten her şey, iktidarın ideolojik takıntılarıyla açıklandı. Her durumda çarkların istikrarla aynı kesimleri öğüterek dönmesindeki istikrarın ve arkasındaki asıl ideolojik takıntı gölgede kaldı. Dini haysiyetlere yaslanmış ideolojik takıntılar tabi bir şeyleri açıklıyor olabilir ama epey sınırlı bir kısmını.

“Siyasal İslamcı” demek yeter mi?

“Asıl sorun” meselesi, bu ülkenin hiç tükenmeyen gündemi. Herkes bir aşamada memleketin asıl sorunun ne olduğu konusunda yanlış yapıldığını düşünüyor veya bunu söyleme ihtiyacı duyuyor. İktidarın bu konudaki yaklaşımı her zaman son derece basit ve standart. “Eski Türkiye” hikayesinin üstünde, ötekilerin (öncekilerin) olumsuzlukları üzerine kurulu popülist bir demagoji. Çok uzun bir süredir, kendi yaptığına dair övünmeyi bile bir kenara bırakmış durumda. “Onlar” diye isimlendirilmiş Gulyabani artık çok az insanı ikna ediyor ama “kaybetme” korkusu hala çekirdek tabanın bir kısmını tutmaya yetiyor. Zaten artık ikna ve “siyasal destek” meselesi çok önde değil. Ancak özellikle muhalefet kamuoyu açısından en muteber iktidar eleştirisinin, hala AKP’ye “siyasal İslamcı” etiketi yapıştırmaktan ibaret olması biraz garip. Hatta uzunca bir süre bunu söyleyip söylememek muhalif olup olmamanın ölçüsü sayılıyordu. Sanki iktidar “siyasal İslamcı” olmasa yaptıkları bu kadar sorun olmayacakmış gibi veya bütün yaptıkları kötülükler sadece “dindarlıktanmış” gibi. Oysa bu iktidarın günahları çok daha kabarık, -küresel olarak- girilen yol çok daha tehlikeli. Her iki taraf çok büyük (neredeyse dünyanın geri kalanı) bir düşman tarif ediyor gibi yapıyor ama dişine göre lokal rakiplerle mücadeleyi yeterli görüyor.

AKP İslamcı bir parti mi değil mi?
Kemal Can yazdı: Başıma gelenler kimin yüzünden?

İslamcılığın Türkiye’deki ve dünyadaki siyasi performansının 80’li yıllardaki kimi iddialardan çok farklı bir seyir izlediği ortada. Zaten bu akımın kendiliğinden demokrat ve dünya mazlumlarının temsilcisi olduğu, olacağı gibi zayıf argümanlar hep sorunluydu. Ne “Malcolm X romantizmi” ne de “anti-emperyalist öz”, bu ülkedeki İslamcılığın düşünce evrenini biçimledi. Tam tersine küresel anti-komünist operasyona ve kapitalizme bağlılık her şeyin üzerinde kalmaya devam etti. İktidara kabul edilmek ve mümkünse çoğunluk iddiasıyla yüksek etki sağlamak ana meseleydi. Bugün de varılmış bir menzilden ziyade hala kullanımda olan sahte motivasyon olarak yoluna devam ediyor. Bu yüzden çarklar yine aynı yönde dönüyor, meşruiyet yine aynı kaynaklardan temin ediliyor. İktidarın neden olduğu ve artık kendine hak gördüğü tercihlerin, her yolu deneyerek ezmek istediği “düşmanların” çok büyük bölümü, etiketlenen ideolojik ajandanın mahsulü olmaktan çok hepimizi un ufak etmek isteyen sistemin ihtiyaç duyduğu “istikrarın” gereği. Eğer ideolojik bir fail aranıyorsa, biraz daha geniş bir pencereden bakmak gerekir. Sistemin istikrarı için veya karşısındaki itirazın bozulması için elverişli argümanlar ve kitlesel destek temin etmeye yarayan ideolojik hatların (dindarlık, muhafazakarlık, milliyetçilik, kaba rasyonalizm ve liberalizm gibi) eklektik -açık ve örtülü- ittifakı belki böyle daha görünür hale gelir. Eşitlik karşıtları ittifakı.

Seçim tanzimi ve operasyon mekaniği

Geçtiğimiz hafta Adalet Bakanı Akın Gürlek, “2028’de Erdoğan’ı yeniden seçtirmek üzere bir seçim düzenleneceğini” söyledi. Bunu duyan herkes gayet haklı olarak, yapılan bir sürü şeyin neden yapıldığı hakkındaki kanaatlerinin kanıtlandığını düşündü. 19 Mart veya süreç hamlelerinin nasıl basit bir aritmetik mesele olduğunu söyleyenler haklı çıktıklarını ileri sürdüler. Elbette bir ülkenin Adalet Bakanı -ki seçim güvenliği yargı güvencesinde olması gereken bir konu- bir seçimin sonucunun ne olacağı veya ne olmasını istediği konusunda bu kadar açık bir beyanda bulunuyorsa başka türlü yorumlamak imkansız. Ancak başka işaretlerden de gayet açık biçimde gördüğümüz bu yakın ve açık tehlike, arkasında çok daha önemli ve güçlü bir tehdidi iyi saklıyor. Bir seçimin böyle hazırlanıyor olmasından daha tehlikeli olan nedir? Seçimlerin böyle düzenlenebileceği bir işleyişin, zeminin, vasatın kurulması; bunun açıkça söylenmesinde bir sakınca görülmemesi ve bunun küresel olarak tepki görmesi şöyle dursun arzu edilir hale gelmesi. Bir aşama daha ilerletirsek, bunun karşısında “bakın biz demiştik” veya “boşa çıkartırız” demenin etkili karşı çıkış muamelesi görmesi de ayrıca vahim.

Yine geçen haftanın önemli başlıklarından biri LGBT operasyonlarıydı. Bu mesele de başka başlıklarda olduğu gibi yine iktidarın ideolojik takıntılarına, hayat tarzı tercihlerine bağlandı. Elbette hadisenin böyle bir tarafı vardır. Muhtemelen iktidarın kendi destekçilerini başkalarını rahatsız edebilme gücüyle memnun etmesi ciddi motivasyonlardan biri. Fakat bu meselenin bundan ibaret olduğunu düşünmek, ciddi bir küresel dalga haline dönüşen ve “baş emperyalist” Trump ile “direniş ekseni” baş aktörü Putin’i bile buluşturan taraflarını görmemek pek isabetli olmaz.

Bu konuda etraflı bir toparlamayı önümüze getiren Kemal Büyükyüksel makalesini de burada anmak isterim. LGBT ve genel olarak “zor kazanılmış hakları” hedef haline getiren muktedirler ve her şeyi “kimlik siyaseti” veya “politik doğruculuk” çuvalına tıkmak isteyen indirgemeci “muhalefet” ittifakının eyvallah dediği hayat beter bir şey. Bu berbat hayatın kabul edilmesi için kullanılan dinsel tutuculuğun tek kaynağı da “siyasal İslamcılık” değil. Bugün yapay zekâyla tahkim edilmiş, otoriterliği bir sapma olmak yerine çözüm formülü sayan, çarkların dönmesi için devlet (güç) müdahaleciliğine en geniş alanı açma niyetindeki kabus bize doğru ilerliyor. Hatta giriş kısmını görmeye başladık bile.

Kimi kiminle yenerek kazanmak mümkün

Kaybetmenin kıyılarında dolaşan ve böyle olduğu için çaresizce sadece “kazacak adayı” engellemeye çalışan, liyakatsiz, yetersiz ve kendi içinde çatışmalara gömülmüş ve ideolojik takıntıları yüzünden hep yanlış kararlar alan, yine aynı takıntılarla dünyada yalnızlaşan bir iktidarı rakip görmek iç rahatlatıcı olabilir. Bu tespitlerin bir kısmı doğru da olabilir. “Galiba basit bir seçim tezgahını atlatmaktan daha ciddi bir meseleyle karşı karşıyayız” diyenlere “maksimalist olmamak lazım” veya “hele bunları bir durduralım” demek makul da görülebilir. Böyle bakınca çözülecek problem daha basitmiş gibi duruyor ya da tam tersi bu basitlikteki mühendisliğin tüm kurtuluş seçeneklerinin önünü kolayca kapatabileceğine inanmak da olası. Fakat karşı karşıya olunan şeyin bütününü görmekten vazgeçmeden stratejik ve taktik parçaları fark etmek pekala mümkün. Ayrıca böyle bakmak kime karşı, kiminle, nasıl ve neyi kazanabileceğinizi anlamayı kolaylaştırabilir. Bu hafta yaptığım 5 Soru 10 Cevap yayınında değindiğim üzere birileri hayatı ele geçirmeye çalışıyor. Bu mesele birilerinin iktidarı ele geçirmesinden ibaret olmadığı gibi onları uzaklaştırmakla bitecek gibi de görünmüyor.

Senelerce AKP iktidarının eksen kayması yüzünden dünyadan kopacağı için zayıflayacağı, ekonomiyi yönetemediği için tükeneceği öngörülerini duyduk. Ancak bu iktidar artık koptuğu için sonunu getireceğine inanılan “dünya” ile çok daha entegre, berbat ettiği ekonominin kontrolünü ele geçirdiği için onu sarsacağı iddia edilen çevrelerin ipini iyice kısalttı, çatışmalar sertleştikçe içeri karşı da daha acımasız oldu. Bugün iyi bir şeyler ummak için veya fırsat yaratabilmek için, berbat bir hayat tasarımının içine girmenin tek yol olabileceğini anlatanlar var. İktidar ise ideolojik takıntılarla hareket etmek yerine, bu sosu daha bol kullanarak son derece pragmatik bir ajandayla ilerliyor. Sadece seçimi hazırlamıyor hayatı ele geçirmenin peşini sürüyor. Üstelik bunu hiç de dünyadan koparak değil onunla birlikte yapıyor. Bundan 40-45 yıl önce “büyük hikayeler” herkese yasaklanmıştı, sonunda geldiğimiz noktada tekrar büyük şeytanı gören ve hayata anlam katma iddiası taşıyan hikayelere ihtiyaç var. Aldırmayın ilkeleri çöpe, ahlakı sinyal lambalarına tıkmaya kalkanlara. Yoksa bir sürü deli saçması şey anlatan destancıların yaygarası eşliğinde birilerinin kurguladığı operasyonlarla sahip çıkamadığımız hayat elimizden çekilip alınacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş