Cevat Düşün yazdı | Sümerler öncesi Mezopotamya (4): Ubeyd kültürü

Mezopotamya tarihini Sümerlerle başlatmak, tamamen Mezopotamya’nın binlerce yıllık tarihini yazının ortaya çıkışıyla birlikte bir anda görünür hale gelen kentlere, tapınaklara ve yazılı belgelere indirgemektir. Oysa Sümer kentleri tarih sahnesinde görünür olduğunda, onların üzerinde yükseleceği dünyanın önemli bir bölümü zaten binlerce yıllık bir birikimin sonucuydu. Tarım, hayvancılık, yerleşik yaşam, zanaat, ticaret, ritüel hayat, kutsal mekânlar ve giderek karmaşıklaşan toplumsal ilişkiler, Sümerlerden çok daha önce şekillenmeye başlamıştı. Bu nedenle Uruk’u, Ur’u, Eridu’yu ve daha sonra ortaya çıkacak Sümer kent devletlerini anlamak istiyorsak, yönümüzü yazının henüz bulunmadığı, tarihin henüz kil tabletlere kaydedilmediği çok daha eski bir zamana çevirmemiz gerekir. Çünkü tarih, yazıyla başlamaz; yazı, çok daha uzun bir tarihsel oluşumun görünür hale gelmesidir. İşte Ubeyd Kültürü tam da bu görünmeyen tarihin kapısını aralar. Bizi Sümerlerden önceki Mezopotamya’ya, henüz şehir devletlerinin ortaya çıkmadığı, fakat onları mümkün kılacak ekonomik, toplumsal, mimari ve dinsel temellerin yavaş yavaş oluşmaya başladığı bir dünyaya götürür. Ubeyd’i bilmek, anlamak ve kavramak, Sümerlerden önceki Mezopotamya’yı ve daha da önemlisi, Sümer uygarlığının hangi tarihsel zeminden yükseldiğini her yönüyle bilmek, anlamak ve kavramaktır.

Arkeolojik incelemeler, bulgular ve literatürde Ubeyd dönemi genel olarak MÖ yaklaşık 6500 ile 3800 arasındaki uzun bir zaman dilimini ifade eder. Güney Mezopotamya’da yaklaşık MÖ 5500-3800 arasındaki süreç özellikle belirgindir. Kültür adını, Ur’un yaklaşık 7 kilometre batısında bulunan Tell el-Ubeyd yerleşmesinden alır. Bununla birlikte Ubeyd kültürünün daha erken evreleri Tell el-Ubeyd’den değil, özellikle Tell el-‘Oueili gibi daha eski yerleşimlerden bilinmektedir. Dolayısıyla “Ubeyd Kültürü” adı, tarihsel bir halkın kendi kendisine verdiği bir isim değil, arkeologların belirli maddi kültür özelliklerini sınıflandırmak için kullandığı modern bir arkeolojik terimdir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü elimizde bugün bile Ubeyd insanlarının kendilerini nasıl adlandırdıklarını, hangi dili konuştuklarını veya kendilerini hangi etnik kimlikle tanımladıklarını gösteren yazılı belgeler bugüne kadar hâlâ yoktur. Dolayısıyla Ubeyd toplumunu doğrudan Sümerler, Kürtler, Sami topluluklar veya başka herhangi bir tarihsel halkla özdeşleştirmek bilimsel olarak mümkün değildir. Fakat başka bir şeyi çok daha açık biçimde söyleyebilmek mümkün: Sümer uygarlığının ortaya çıkacağı dünyanın maddi ve toplumsal temellerinden bir kısmı Ubeyd döneminde şekillenmeye başlamıştır. Ve bence Ubeyd’i tarihsel olarak ilginç kılan esas önemli husus da budur.

Çamurdan tapınağa, sudan kutsallığa: Mezopotamya uygarlığının derin kökleri ve Ubeyd adının arkasındaki dünya

“Ubeyd” dediğimizde aslında tek biçimli, bütün dönem boyunca değişmeden kalmış bir kültürden söz etmiyoruz. Arkeolojik araştırmalarda Ubeyd kültürü genellikle Ubeyd 0, Ubeyd 1, Ubeyd 2, Ubeyd 3, Ubeyd 4 ve Ubeyd 5 gibi evrelere ayrılır. Tell el-‘Oueili erken Ubeyd’in anlaşılması bakımından önemliyken Eridu, Tell el-Ubeyd, Tell Abada, Tepe Gawra ve başka merkezler farklı aşamaların anlaşılmasına katkı sağlar. Güncel arkeolojik çalışmalar, bu evrelerin tarihlerinin ve sınırlarının hâlâ tartışıldığını, özellikle güney Mezopotamya için radyokarbon verilerinin kuzeye göre daha sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Ubeyd’i tek bir halkın veya tek bir siyasi oluşumun adı olarak değil de, geniş bir coğrafyada zaman içerisinde değişerek ortaya çıkan maddi kültürler bütünü olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Bu kültürün en belirgin göstergelerinden biri seramiktir. Açık renkli zemin üzerine koyu renklerle yapılmış geometrik bezemeler, çeşitli hayvan ve bitki çağrışımlı motifler, farklı kap biçimleri ve üretim teknikleri Ubeyd kronolojisinin oluşturulmasında önemli rol oynar. Güney Mezopotamya’da Ubeyd seramiklerinin tipolojik ve teknolojik analizi, kültürün zaman içinde değiştiğini ve bölgesel farklılıkların bulunduğunu ortaya koymaktadır. Burada bir çömlek parçası, salt bir çömlek parçası değildir. O çömlek bize üretim teknolojisini, estetik anlayışı, günlük hayatı, toplumsal ilişkileri, ticaret ağlarını ve kültürel temasları araştırma imkânı verir. Yazının olmadığı bir dünyada seramik, toplumun hafızalarından biridir.

Güney Mezopotamya: Suyun ve çamurun ülkesi

Ubeyd kültürünü bilmek için önce coğrafyayı anlamak gerekir.

Güney Mezopotamya, Dicle ile Fırat’ın taşıdığı alüvyonların oluşturduğu geniş düzlüklerden meydana geliyordu. Yağış miktarı düşüktü. Buna karşılık nehirler, kanallar, bataklıklar ve mevsimsel taşkınlar olağanüstü bir tür su sistemi yaratıyordu. İnsan ile doğa arasındaki ilişki burada farklı bir karakter kazandı. Dağlık bölgelerde insan genellikle toprağın doğal eğimine ve yağış rejimine bağımlıdır. Güney Mezopotamya’da ise insan, suyu yönlendirmeye başladığında toprağın üretim kapasitesini dönüştürebiliyordu. Böylece sulama, salt bir tarım tekniği olmaktan çıkıp toplumsal örgütlenmenin maddi temellerinden biri haline geldi. Metropolitan Museum’un değerlendirmesine göre Ubeyd döneminde Güney Mezopotamya’nın alüvyal düzlüklerinde sulamaya dayalı tarım, nehir ve deniz kaynaklarından yararlanma ile birlikte ilk belirgin köy yerleşimlerinin geliştiği görülmektedir.

Bir kanal açmak için insan emeği gerekir. Kanalı açık tutmak için düzenli bakım gerekir. Suyun yönünü belirlemek gerekir. Tarlaların sulanmasını koordine etmek gerekir. Üretim fazlasının depolanması gerekir. Dolayısıyla suyu kontrol etmeye başlayan insan, farkında olmadan kendi toplumunu da daha karmaşık biçimde örgütlemeye başlar. Burada Mezopotamya tarihinin temel paradokslarından biri ortaya çıkar: İnsan doğayı düzenledikçe toplumunu düzenlemek zorunda kalmıştır.

Köyün değişen yüzü

Ubeyd döneminden önce Mezopotamya’da tarım ve yerleşik hayat zaten vardı. Dolayısıyla Ubeyd’i “tarımın başladığı dönem” şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Ubeyd’in tarihsel önemi başka bir yerde aranmalıdır. Tarımın, hayvancılığın, balıkçılığın, zanaatların, depolamanın, ritüellerin ve bölgesel değiş tokuşların daha karmaşık bir toplumsal sistem içerisinde birbirine bağlanmasında…

İnsan artık yalnızca kendi evini ve tarlasını düşünmüyordu.

Köyün ortak meseleleri vardı.

Su vardı.

Depolama vardı.

Ortak yapılar vardı.

Ritüeller vardı.

Üretimin paylaşılması ve dağıtılması vardı.

Uzak bölgelerle kurulan ilişkiler vardı.

Bütün bunlar, küçük yerleşimlerin yalnızca insanların bir arada yaşadığı mekânlar olmaktan çıkıp, belirli bir toplumsal örgütlenmeye sahip daha karmaşık yerleşim birimlerine dönüşmeye başladığını gösteriyordu. Dolayısıyla Ubeyd döneminde yaşanan değişimi yalnızca ekonomik üretimin gelişmesi üzerinden okumak eksik kalır. Burada değişen şey, köyün kendisiydi. Üretim biçimleri çeşitlendikçe, kaynakların yönetimi, depolanması ve dağıtılması önem kazandıkça, ortak yapılar ve ritüel pratikler belirginleştikçe köy, giderek daha örgütlü bir toplumsal yapıya dönüşüyordu. Ubeyd’in tarihsel önemini tam da burada aramak gerekir. Çünkü Ubeyd, Mezopotamya’da köy yaşamının sona erdiği değil, köyün toplumsal bakımdan dönüşmeye başladığı bir eşiği temsil eder. Daha sonra Uruk döneminde belirginleşecek olan kentleşmenin bütün unsurları henüz ortada değildir. Fakat üretim, depolama, zanaat, ritüel ve bölgesel ilişkiler arasındaki bağların güçlenmesi, Mezopotamya’nın uzun süreli toplumsal dönüşümünde önemli bir zemin oluşturur.

Eridu: Çamurun içinden yükselen kutsallık

Ubeyd dünyasının en önemli merkezlerinden biri hiç kuşkusuz Eridu’dur.

Bugün Eridu denildiğinde akla salt arkeolojik bir höyük gelmez. Mezopotamya mitolojisinde Eridu, dünyanın ve krallığın başlangıç noktalarından biri olarak hatırlanır. Daha sonraki Sümer geleneklerinde Eridu, dünyanın en eski kenti olarak kabul edilir. Sümer Kraliyet Listesi’nde krallığın tufandan önce Eridu’ya indirildiği anlatılır. Burada tarih ile mitolojinin birbirinden ayrılması gerekir. Arkeologlar için Eridu, Ubeyd döneminde gelişen çok eski bir yerleşim ve ritüel merkezidir. Sümer mitolojisi için ise Eridu, düzenin, bilgeliğin ve ilahi düzenin yeryüzündeki ilk merkezlerinden biridir. Bu iki anlatı birbirinin alternatifi değildir. Biri maddi kültürün, diğeri insanlığın kendi geçmişini anlamlandırma biçiminin dilidir. Eridu’nun arkeolojik dizisi, Ubeyd dönemine kadar uzanan ardışık kutsal yapıların varlığını ortaya koymuştur. UNESCO’nun değerlendirmesine göre Eridu, deniz ile kara arasındaki geçiş bölgesinde, su yolları, adacıklar ve sazlıklarla çevrili özgün bir çevrede gelişmiş ve Ubeyd döneminde önemli bir kült merkezine dönüşmüştür. Burada mitoloji ile coğrafyanın birbirine nasıl yaklaştığı görülür. Eridu’nun kutsallığı tesadüfi değildir.

Su vardır.

Tatlı su vardır.

Bataklık vardır.

Sazlık vardır.

Çölün ortasında hayat vardır.

Ve daha sonraki Mezopotamya düşüncesinde bu tatlı su dünyası ilahi düzenin kaynağı olan Abzu ile ilişkilendirilecektir.

Enki’den önce Eridu vardı; Enki sonradan Eridu’yu anlamlandırdı

Sümer mitolojisinde Eridu’nun büyük tanrısı Enki’dir.

Akkadca Ea olarak bilinen Enki; bilgelik, zanaat, büyü, yeraltı tatlı suları ve kozmik düzenle ilişkilendirilen tanrıdır. Eridu’daki kültünün daha sonraki Sümer kaynaklarında Abzu ile bağlantılı olduğu görülür. Fakat burada tarihsel sıralamayı tersine çevirmemek gerekir. Arkeolojik Eridu, Enki’nin yazılı mitolojisinden çok daha eskidir. Yani önce Enki’nin tapınağı vardı, sonra Eridu kuruldu diyemeyiz. Daha doğru ifade şudur: Eridu’nun çok eski kutsal mekânı, daha sonraki Sümer toplumunun kozmolojik hafızasında Enki’nin şehri olarak yeniden anlamlandırılmıştır. Bu son derece önemli bir tarihsel olgudur.

İnsan toplulukları eski mekânları yalnızca terk etmez. Onları yeniden yorumlar.

Eski kutsallık yeni tanrılarla ilişkilendirilir.

Eski tapınaklar yeni tapınakların temeli olur.

Eski kentler yeni mitlerin sahnesine dönüşür.

Böylece Mezopotamya’da arkeolojik hafıza ile mitolojik hafıza üst üste binmeye başlar.

Eridu’nun sırrı: Su

Eridu’nun mitolojik önemini yalnızca tanrılar üzerinden okumak eksik kalır. Eridu’yu anlamak için önce onun üzerinde yükseldiği coğrafyaya, daha doğrusu suyla kurduğu ilişkiye bakmak gerekir. Çünkü Mezopotamya’nın en eski yerleşimlerinden biri olan Eridu, sıradan bir yerleşim alanında ortaya çıkmış değildir. Kentin bulunduğu çevre, suyun, bataklıkların, lagünlerin ve tatlı su kaynaklarının belirlediği özgün bir ekolojik dünyaydı.

UNESCO’nun Eridu üzerine değerlendirmesinde de yerleşimin, suyun toplandığı lagün benzeri bir depresyon üzerinde geliştiğine ve çevrede bulunan tatlı su kaynağının daha sonraki Mezopotamya düşüncesinde kutsal bir anlam kazandığına dikkat çekilir. Bu nedenle Eridu’nun kozmolojisini anlamanın yollarından biri de onun ekolojisini anlamaktır. Başka bir ifadeyle Eridu’da mitoloji, doğadan kopuk bir düşünsel alan değildir. Doğanın kendisi zaman içerisinde mitolojik bir dile dönüşmüştür.

Çölün ortasında su.

Suyun içinde hayat.

Hayatın içinde bereket.

Bereketin içinde tanrısallık.

Bu zincir, Mezopotamya insanının dünyayı algılama biçimini anlamak bakımından son derece önemlidir. Güney Mezopotamya’nın doğal koşulları düşünüldüğünde su, bugün bizim gündelik hayatımızda sahip olduğu anlamdan çok daha büyük bir varoluşsal değere sahipti. Yaşamın devamlılığı doğrudan suya bağlıydı. Tarlaların verimi, hayvanların yaşaması, balıkçılık, sazlıkların sağladığı kaynaklar, ulaşım ve yerleşimlerin sürekliliği suyla ilişkiliydi. Bu nedenle su, ekonomik hayatın temel unsurlarından biri olduğu kadar toplumsal düzenin ve zihinsel dünyanın da merkezinde yer alıyordu.

Burada önemli olan nokta şudur: Mezopotamya insanı için su yalnızca tüketilen bir doğal kaynak değildi. Su, hayatı mümkün kılan kozmik bir unsur olarak algılanıyordu. Nitekim Eridu’nun Mezopotamya mitolojisindeki konumu da bu bağlamda daha anlaşılır hale gelir. Eridu, Sümer geleneğinde özellikle bilgelik, tatlı su ve yeraltındaki tatlı su okyanusu olan Abzu ile ilişkilendirilir. Enki’nin, yani daha sonraki Akad-Babil geleneğinde Ea olarak bilinen tanrının Eridu ile özdeşleşmesi de tesadüf değildir. Enki; tatlı suyun, bilgeliğin, zanaatların, düzenleyici aklın ve yaratıcı gücün tanrısıdır. Dolayısıyla Eridu’nun kutsallığı ile su arasındaki bağ, yalnızca sonradan oluşturulmuş sembolik bir ilişki değildir; kentin doğal çevresi ile mitolojik kimliği arasında güçlü bir karşılıklılık bulunmaktadır.

Burada Abzu kavramı özellikle önemlidir. Mezopotamya kozmolojisinde Abzu, yeryüzünün altında bulunan tatlı suların kaynağı olarak düşünülür. Bu düşüncede su yalnızca yüzeyde akan veya gökyüzünden düşen bir madde değildir; yeryüzünün altında da varlığını sürdüren, görünmeyen ve yaşamı besleyen derin bir kaynaktır. Bu nedenle suyun görünür ve görünmez olması arasında da mitolojik bir bağ kurulmuştur.

Eridu’nun çevresindeki sulak dünya ile Abzu’nun kozmolojik tasavvuru arasında böyle bir ilişki kurulması mümkündür. İnsan, çevresinde gördüğü suyu yalnızca fiziksel bir unsur olarak algılamamış, onun ardında görünmeyen bir düzen bulunduğunu düşünmüştür. Bataklıkların, lagünlerin ve tatlı su kaynaklarının oluşturduğu yaşam alanı, zamanla kozmolojik bir dile dönüşmüş; doğal çevre, tanrılar ve yaratılış anlatıları üzerinden yeniden anlamlandırılmıştır.

Bu açıdan bakıldığında Eridu’daki tapınakların yükselişi de farklı bir anlam kazanır. Tapınak yalnızca tanrının bulunduğu kutsal bir yapı değildir. Aynı zamanda insan ile doğal çevre, gündelik hayat ile kozmik düzen arasındaki ilişkinin sembolik merkezidir. Su nasıl hayatı besliyorsa, tanrı da toplumsal ve kozmik düzeni besleyen güç olarak düşünülür. Böylece ekonomik gerçeklik ile dini düşünce birbirinden ayrılmaz hale gelir.

Mezopotamya’nın erken toplumlarında tarımsal üretimin gelişmesiyle birlikte suyun denetlenmesi de giderek önem kazanmıştır. Kanallar, sulama sistemleri, drenaj, suyun depolanması ve dağıtılması gibi faaliyetler yalnızca teknik meseleler değildi. Bunlar toplumsal örgütlenmeyi, emek ilişkilerini ve yerleşimlerin büyümesini de etkileyen süreçlerdi. Dolayısıyla suyun kontrolü, zaman içerisinde toplumsal düzenin kurulmasıyla da yakından ilişkili hale geldi.

Burada Eridu’nun bize gösterdiği daha geniş bir tarihsel gerçeklik vardır: Mezopotamya’da uygarlığın gelişimini anlamak için yalnızca insan topluluklarına değil, insan ile su arasındaki ilişkiye de bakmak gerekir. Çünkü şehir, yalnızca insanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaz. Şehir, aynı zamanda belirli bir ekolojik çevrenin sunduğu imkânlarla ortaya çıkar. Eridu’nun ortaya çıkışında da suyun sağladığı ekolojik olanaklar belirleyici olmuştur. Suyun çevresinde oluşan üretim, balıkçılık, hayvancılık, sazlık ekonomisi ve tarımsal faaliyetler, daha karmaşık bir toplumsal örgütlenmenin maddi zeminini oluşturmuştur. Bu nedenle Eridu’nun hikâyesini yalnızca “ilk şehirlerden biri” şeklinde anlatmak da yetersiz kalır. Eridu, insanın doğal çevreyle kurduğu ilişkinin giderek ekonomik, toplumsal ve sembolik bir sisteme dönüşmesinin erken örneklerinden biridir. Su burada üç farklı düzlemde karşımıza çıkar.

İlk olarak ekonomik bir gerçekliktir. İnsanların üretmesini, beslenmesini ve yerleşik hayatı sürdürmesini mümkün kılar.

İkinci olarak ekolojik bir gerçekliktir. Bataklıkları, lagünleri, nehirleri, tatlı su kaynaklarını ve bunların çevresinde gelişen canlı yaşamını belirler.

 Üçüncü olarak ise kozmolojik bir gerçekliktir. Yaşamın kaynağı olarak düşünüldüğü için kutsallaştırılır ve tanrısal düzenin bir parçası haline gelir.

Bu üç düzlemin birbirinden ayrılması, Mezopotamya düşüncesinin anlaşılmasını zorlaştırır. Modern dünyada ekonomi, ekoloji ve din birbirinden farklı alanlar olarak ele alınabilir. Erken Mezopotamya toplumlarında ise bunlar henüz bu kadar keskin biçimde ayrışmış değildir. Tarladaki su ile tapınaktaki kutsallık, gündelik yaşam ile kozmoloji, üretim ile ritüel aynı dünyanın parçalarıdır. Kim bilir, belki de Eridu’nun gerçek sırrı tam olarak burada yatmaktadır. Eridu bize Mezopotamya uygarlığının yalnızca taşlardan, tapınaklardan ve eski tanrılardan oluşmadığını gösterir. Bu uygarlığın altında, çok daha temel bir gerçeklik vardır: su. İnsan suyun çevresinde yerleşmiş, su sayesinde üretmiş, suyla birlikte toplumsallaşmış ve sonunda suyu kendi kozmolojisinin merkezine yerleştirmiştir. Doğada karşılaştığı yaşam kaynağını kutsal bir düzene dönüştürmüştür. Bu nedenle Eridu’nun mitolojisini anlamak için önce tanrılara değil, suya bakmak gerekir. Çünkü Eridu’da su yalnızca hayatın kaynağı değildir. Su, hayatın kendisidir.

Tapınak fikrinin doğuşu

Ubeyd döneminin en önemli yeniliklerinden biri, kutsal mimarinin giderek belirginleşmesidir. Eridu’da ortaya çıkarılan yapı dizisi bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Burada karşımıza çıkan şey, yalnızca insanların ibadet ettiği birkaç küçük yapıdan ibaret değildir. Zaman içerisinde daha büyük, daha planlı ve çevresindeki yapılardan mimari olarak daha belirgin biçimde ayrışan ritüel mekânların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu dönüşüm, aslında insanın mekânla kurduğu ilişkinin de değişmeye başladığını gösterir. Yerleşik hayatın gelişmesiyle birlikte ev, depo, üretim alanı ve ritüel alanı gibi farklı işlevlere sahip mekânlar giderek birbirinden ayrışmaya başlamıştır. Kutsal mekânın diğer yapılardan farklılaştırılması ise toplumsal hayat içerisinde bazı faaliyetlerin özel bir mekânda ve belirli ritüeller çerçevesinde gerçekleştirilmesinin önem kazandığını gösterir. Eridu’daki yapı dizisi bu bakımdan özellikle önemlidir. Aynı kutsal alanın üzerine farklı dönemlerde yeni yapıların inşa edilmesi, mekânın zaman içerisinde terk edilmek yerine tekrar tekrar yenilenerek kullanılmaya devam ettiğini göstermektedir. Bu durum, belirli bir yerin yalnızca fiziksel bir yapı olmaktan çıkıp topluluğun kolektif hafızasında özel bir anlam kazandığını düşündürür.

Burada önemli olan nokta, tapınağın henüz Sümer şehirlerinde göreceğimiz biçimiyle tam anlamıyla kurumsallaşmış bir yapı olmadığını kabul etmektir. Ubeyd dönemindeki kutsal mimariyi daha sonraki zigguratlar, büyük tapınak kompleksleri veya şehir ekonomisinin merkezi haline gelen kurumsal tapınaklarla özdeşleştirmek tarihsel açıdan anakronik olur. Yine de arada hiçbir ilişki yokmuş gibi davranmak da doğru değildir. Daha doğru olan, Ubeyd döneminde kutsal mekânın toplumsal hayat içerisinde giderek daha görünür ve kalıcı bir konum kazandığını söylemektir.

Bu noktada Eridu’nun doğal çevresi ile kutsal mimarisi arasındaki ilişki yeniden karşımıza çıkar. Su kaynaklarıyla çevrili bu yerleşimde suyun yaşamın devamlılığı açısından taşıdığı önem, daha sonraki Mezopotamya kozmolojisinde suyun kutsallığıyla birleşmiştir. Dolayısıyla Eridu’daki kutsal yapı yalnızca insanların tanrılara yöneldiği bir ibadet mekânı olarak değil, insan topluluğu ile doğal ve kozmik düzen arasındaki ilişkinin sembolik merkezlerinden biri olarak da düşünülebilir.

Tapınağın ortaya çıkışı bu nedenle yalnızca dinsel tarihin konusu değildir. Aynı zamanda toplumsal örgütlenmenin tarihidir. Çünkü bir topluluğun belirli bir yapıyı tekrar tekrar inşa etmesi, onu koruması ve çevresindeki faaliyetleri bu mekânla ilişkilendirmesi için yalnızca inanç yeterli değildir. Bunun arkasında emek, üretim, örgütlenme, kaynakların kullanımı ve belirli ölçüde toplumsal koordinasyon bulunmalıdır. Başka bir ifadeyle kutsal mimarinin büyümesi, toplumun kendi içinde daha karmaşık işbirliği biçimleri geliştirmeye başladığını da gösterir. Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Bu gelişmeyi doğrudan “tapınak ekonomisinin doğuşu” veya “rahip sınıfının ortaya çıkışı” şeklinde yorumlamak mevcut arkeolojik verilerin ötesine geçebilir.

Ubeyd toplumlarının sosyal yapısı konusunda arkeologlar arasında farklı yorumlar bulunmaktadır. Mimari büyüklük ve farklılaşma, toplumsal eşitsizliğin veya merkezi otoritenin varlığına dair önemli sorular ortaya çıkarır, fakat tek başına bunların kesin kanıtı değildir. Dolayısıyla Eridu’daki kutsal mimariye bakarken yapılması gereken, henüz oluşmamış kurumları geriye doğru taşımak değil, kurumsallaşmanın maddi önkoşullarının nasıl ortaya çıktığını izlemektir.

Küçük kutsal yapılardan daha büyük ve daha belirgin ritüel mimarisine doğru yaşanan bu gelişim, daha sonra Uruk ve Erken Hanedanlık dönemlerinde çok daha karmaşık hale gelecek olan tapınak merkezli şehir örgütlenmesinin uzak öncüllerinden biri olarak değerlendirilebilir. Fakat bu, Ubeyd tapınağının Sümer tapınağının basit bir prototipi olduğu anlamına gelmez. Arada önemli dönüşümler vardır. Ubeyd’de kutsal mekânın belirginleşmesi, Uruk döneminde şehirlerin büyümesi ve ekonomik faaliyetlerin karmaşıklaşması, Erken Hanedanlık döneminde ise şehir devletlerinin kurumsallaşmasıyla birlikte tapınağın toplumsal ve ekonomik işlevleri çok daha geniş bir çerçeveye oturmuştur. Dolayısıyla burada karşımıza çıkan şey düz bir çizgi değildir.

Ubeyd`ten, Uruk`a erken hanedanlık şeklinde mekanik bir ilerleme modeli kurmak, Mezopotamya tarihinin karmaşıklığını azaltır. Daha doğru olan, birbirini etkileyen süreklilikler, yeniden yapılanmalar ve kırılmalar üzerinden düşünmektir. Çünkü tarih bir anda gerçekleşen kopuşlardan ibaret değildir. Bir kurumun ortaya çıkması çoğu zaman ondan önceki dönemlerde oluşan maddi, toplumsal ve kültürel koşulların üzerine kuruludur. Fakat daha sonraki kurum, kendisinden önceki yapının aynısı da değildir. Eridu’nun kutsal yapılarında gördüğümüz şey tam olarak budur. Burada henüz Sümer tapınağını bütün kurumsal özellikleriyle görmeyiz. Fakat kutsal mekânın kalıcılaşmasını, mimari olarak diğer yapılardan ayrışmasını ve topluluğun ortak yaşamında özel bir konum kazanmasını görürüz. Bu nedenle Eridu’daki tapınak fikrini bir “başlangıç” olarak değil, uzun bir tarihsel oluşumun erken aşamalarından biri olarak değerlendirmek daha anlamlıdır.

Belki de Ubeyd döneminin gerçek yeniliği tam olarak burada yatmaktadır: Kutsal olanın yalnızca düşüncede değil, mekânda da örgütlenmeye başlaması. İnsan artık kutsallığı yalnızca doğada, suda, gökyüzünde veya ritüelde deneyimlemiyor; onu belirli bir yere bağlıyor, o yeri tekrar tekrar inşa ediyor ve topluluğun kolektif hafızasında kalıcılaştırıyordu. Böylece mekân kutsallaşıyor, kutsallık mekâna bağlanıyor ve zaman içerisinde bu mekânın çevresinde daha karmaşık toplumsal örgütlenmeler gelişiyordu. Eridu’nun önemi de belki tam olarak burada ortaya çıkıyor: Sümer tapınağının kendisini değil, tapınağın bir toplumsal kurum haline gelebilmesi için gerekli tarihsel zeminin oluşmaya başladığı dünyayı görüyoruz.

Ev, aile ve toplum

Ubeyd yerleşimlerinde görülen mimari de toplumun değişimini anlamamız bakımından önemlidir. Özellikle merkezi uzun bir salonun çevresine yerleştirilen odalardan oluşan üç bölümlü ev planı, Ubeyd mimarisinin karakteristik özelliklerinden biridir. Bu yapı biçimi yalnızca mimari bir tercih değildir. Bir evin nasıl tasarlandığı, toplumun nasıl yaşadığını, üretimi nasıl örgütlediğini, aile ilişkilerini nasıl düzenlediğini ve özel alan ile ortak alan arasında nasıl sınırlar oluşturduğunu da anlatır. Bir başka ifadeyle ev, yalnızca içinde yaşanılan bir yapı değil, toplumsal hayatın küçük ölçekte yeniden üretildiği bir mekândır.

Bir yerleşimin ekonomisini, aile yapısını ve gündelik hayatını anlamaya çalışırken yalnızca büyük yapılarla, tapınaklarla veya kamusal alanlarla ilgilenmek yeterli değildir. Bazen en önemli ipuçları, insanların gündelik hayatlarını geçirdikleri evlerin duvarlarında ve odaların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde saklıdır.

Üretim nerede yapılıyordu?

Hayvanlar nerede tutuluyordu?

Aile bireyleri nerede yaşıyordu?

Gündelik işler hangi mekânlarda gerçekleştiriliyordu?

Yiyecekler nerede hazırlanıyor ve depolanıyordu?

Misafir kim kabul ediliyordu?

Evin hangi bölümü aileye, hangi bölümü dışarıdan gelenlere açıktı?

Ortak alan ile özel alan arasındaki sınır nasıldı?

Bunların tümü mimarinin içine gizlenmiştir.

Elbette arkeolojik kalıntılardan hareketle bu soruların her birine kesin cevaplar vermek mümkün değildir. Bir odanın hangi amaçla kullanıldığını yalnızca biçiminden hareketle kesin olarak söylemek çoğu zaman mümkün olmaz. Fakat odaların büyüklüğü, birbirleriyle bağlantıları, girişlerin konumu, depolama alanları, ocaklar, üretim faaliyetlerine ilişkin izler ve yapıların yerleşim içerisindeki konumu birlikte değerlendirildiğinde, geçmiş toplumların yaşam biçimleri hakkında önemli çıkarımlar yapılabilir.

Burada Ubeyd evlerinin taşıdığı anlam daha da belirginleşir. Merkezi bir salonun etrafında düzenlenen odalar, farklı faaliyetlerin aynı yapı içerisinde fakat birbirinden belirli ölçülerde ayrıştırılabildiği bir yaşam biçimine işaret eder. Bu durum, aile ve hane yaşamının giderek daha karmaşık bir mekânsal örgütlenme kazandığını düşündürür. Ev artık yalnızca barınma ihtiyacının karşılandığı basit bir mekân değildir. Üretim, tüketim, depolama, dinlenme, aile ilişkileri ve misafirlik gibi farklı toplumsal faaliyetlerin bir arada örgütlendiği bir merkezdir.

Burada özellikle hane kavramı önem kazanır. Çünkü arkeolojik açıdan ev ile aile aynı şey değildir. Bir yapı içerisinde yaşayan insanların mutlaka bugünkü anlamıyla çekirdek bir aile oluşturduğunu varsayamayız. Ubeyd dönemindeki toplumsal ilişkilerin niteliğini doğrudan bilmiyoruz. Fakat evlerin büyüklüğü, planları ve yerleşim içerisindeki konumları, hane örgütlenmesinin toplumun ekonomik ve sosyal yapısıyla yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu noktada mimariyi bir tür toplumsal hafıza olarak düşünmek mümkündür. İnsanlar gündelik hayatlarını nasıl örgütlüyorlarsa, yaşadıkları mekânları da buna göre biçimlendirirler.

Mekân bir kez biçimlendirildikten sonra da insanların davranışlarını etkiler. Hangi alanın ortak kullanılacağı, hangi alanın daha mahrem kabul edileceği, üretimin nerede yapılacağı ve dışarıdan gelen birinin evin hangi bölümüne kadar girebileceği, yalnızca fiziksel düzenlemeler değildir. Bunların arkasında toplumsal ilişkiler ve kültürel kabuller vardır. Dolayısıyla Ubeyd evlerine baktığımızda aslında yalnızca kerpiç duvarlara bakmıyoruz. O duvarların arasında yaşayan insanların dünyasını yeniden kurmaya çalışıyoruz. Bir odanın kapısının başka bir odaya açılması, bir mekânın diğerlerinden daha büyük olması veya bir yapının yerleşim içerisindeki konumu, geçmişteki toplumsal ilişkilerin küçük fakat önemli izlerini taşıyabilir.

Bu yönüyle bakıldığında Ubeyd mimarisindeki değişim, daha geniş bir toplumsal dönüşümün parçası olarak okunabilir. Yerleşimler büyüdükçe, üretim çeşitlendikçe, nüfus yoğunlaştıkça ve farklı bölgeler arasındaki ilişkiler geliştikçe, insanların yaşadıkları mekânları düzenleme biçimleri de değişmiştir. Evlerin giderek daha belirgin bir plana sahip olması, gündelik hayatın da belirli bir düzen içerisinde örgütlendiğini düşündürür. Burada bir başka önemli nokta da özel alanın ortaya çıkışı ve sınırlarının belirginleşmesidir.

Modern anlamda özel mülkiyet veya bireysel mahremiyet kavramlarını binlerce yıl önceki toplumlara doğrudan taşımak doğru olmaz. Yine de bir yapının içerisinde bazı alanların diğerlerinden ayrılması, mekân kullanımında belirli sınırların bulunduğunu gösterir. Bu sınırlar aile ilişkilerinden üretim biçimlerine, toplumsal statüden misafirlik kültürüne kadar pek çok unsurla bağlantılı olabilir. Ubeyd yerleşimlerinde evlerin birbirine benzemesi de ayrıca dikkat çekicidir. Benzer mimari planların farklı yerleşimlerde görülmesi, yalnızca ortak bir yapı tekniğinin değil, belirli kültürel alışkanlıkların ve toplumsal pratiklerin de geniş bir coğrafyada paylaşılmış olabileceğini düşündürür. Bu nedenle Ubeyd kültürünü yalnızca çanak çömlek biçimleriyle veya belirli arkeolojik buluntularla tanımlamak yeterli değildir. Kültür, insanların yaşadığı mekânlarda, üretim biçimlerinde, ritüellerinde ve gündelik hayatın örgütlenmesinde de kendisini gösterir.

Belki de bu nedenle Ubeyd döneminin en önemli dönüşümlerinden biri, insanın yalnızca toprağı ve çevresini değil, yaşadığı mekânı da toplumsal ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeye başlamasıdır. Ev, böylece doğrudan doğruya toplumun bir yansımasına dönüşür. Ailenin yapısı, üretimin biçimi, ekonomik faaliyetlerin niteliği ve insanlar arasındaki ilişkiler, mekânın düzenlenmesinde görünür hale gelir. Bu bize arkeolojinin neden yalnızca kazılardan çıkarılan nesnelerin incelenmesinden ibaret olmadığını da gösterir. Bir kap, bir mühür, bir heykel veya bir alet elbette önemlidir. Fakat bunların bulunduğu mekân, birbirleriyle ilişkileri ve aynı yerleşimdeki diğer yapılarla kurdukları bağ çoğu zaman nesnenin kendisi kadar değerlidir. Çünkü geçmiş toplumların hayatı tek tek nesnelerde değil, bu nesnelerin oluşturduğu bütünsel dünyada saklıdır.

Bu nedenle arkeoloji bazen yazılı tarihten daha sessiz konuşur. Yazılı belgeler bize insanların ne söylediğini anlatabilir. Mimari ise çoğu zaman insanların nasıl yaşadığını gösterir. Ubeyd döneminde henüz yazının bulunmadığı bir dünyada bu daha da önemlidir. İnsanların kendi hayatlarına dair bıraktıkları yazılı anlatılar elimizde yoktur. Fakat evleri vardır. Duvarları, odaları, girişleri, depolama alanları ve üretim izleri vardır. Ve dikkatli bakıldığında, duvarların da bir dili vardır.

Ubeyd insanının dünyasında kadın

Ubeyd arkeolojisinin dikkat çekici buluntularından biri de insan figürinleridir. Özellikle kadın bedenini çağrıştıran figürinler, Ubeyd insanının dünyasında kadın bedeninin, doğurganlığın, anneliğin ve yaşamın devamlılığının nasıl anlamlandırılmış olabileceği konusunda önemli sorular ortaya çıkarır. Fakat burada arkeolojik literatürün ihtiyatını korumak gerekir. Çünkü elimizde bulunan bir figürinin anlamını, yalnızca biçimine bakarak kesin biçimde belirlemek mümkün değildir. Özellikle kadın bedenini belirgin biçimde vurgulayan figürinler, geçmişte çoğu zaman doğurganlık kültleriyle ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşım anlaşılabilir olmakla birlikte, arkeolojide artık daha temkinli değerlendirmeler yapılmaktadır. Bir kadın figürininin bulunması, otomatik olarak onun bir “doğurganlık tanrıçası” olduğunu göstermez. Aynı şekilde bu figürinleri doğrudan “ana tanrıça kültü”nün kanıtı olarak görmek veya buradan hareketle Ubeyd toplumunun “anaerkil” bir toplum olduğu sonucuna ulaşmak da mevcut arkeolojik verilerin taşıyabileceğinden daha büyük bir iddia olur. Çünkü herhangi bir nesnenin biçimi ile anlamı arasında her zaman doğrudan ve değişmez bir ilişki bulunmaz. İnsan bedeni, özellikle de kadın bedeni, farklı toplumlarda doğurganlıktan anneliğe, cinsellikten toplumsal kimliğe, ritüelden ölüm ve yeniden doğuş düşüncesine kadar çok farklı anlamlar taşıyabilir. Aynı figür farklı bağlamlarda farklı işlevlere de sahip olmuş olabilir. Burada asıl önemli olan, figürinin nerede bulunduğudur.

Bir evin içerisinde mi?

Bir mezarın yanında mı?

Bir ritüel mekânda mı?

Bir depolama alanında mı?

Başka nesnelerle birlikte mi?

Kırılmış veya bütün halde mi?

Bu soruların her biri figürinin anlamını yeniden düşünmemizi sağlar. Arkeolojik yorum, tek başına nesnenin görünüşünden değil, nesnenin bulunduğu bağlamdan hareket eder. Örneğin bir figürinin ev içerisinde bulunması, onun mutlaka gündelik bir nesne olduğunu göstermediği gibi, dinsel bir işlev taşıdığını da kesin olarak kanıtlamaz. Ev ile ritüel arasındaki sınırın günümüz toplumlarındaki kadar kesin olmadığını da hesaba katmak gerekir. Geçmiş toplumlarda gündelik hayat ile dinsel hayat birbirinden bütünüyle ayrılmış olmayabilir. Bir evde bulunan nesne aynı anda aile hafızasının, koruyucu bir inancın, doğurganlık düşüncesinin veya başka bir ritüel pratiğin parçası olabilir. Bu nedenle Ubeyd figürinlerini yalnızca “tanrıça” meselesi üzerinden okumak yerine, daha geniş bir toplumsal dünyanın parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Kadın bedeni burada yalnızca biyolojik bir beden değildir. Aynı zamanda üretim, doğum, soyun devamlılığı, bakım, aile ve toplumsal yeniden üretim gibi meselelerin kesiştiği bir alandır. Tarıma, hayvancılığa ve yerleşik yaşama dayalı topluluklarda doğum ve neslin devamlılığı kuşkusuz toplumsal hayatın temel meselelerinden biriydi. Fakat bu durumdan doğrudan doğruya kadınların toplum içerisinde erkeklerden daha yüksek bir statüye sahip olduğu sonucunu çıkarmak mümkün değildir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir toplumun kadın bedenine verdiği dinsel veya sembolik önem ile kadınların toplumsal ve siyasal iktidara sahip olması aynı şey değildir. Bir kültürde doğurganlık kutsal kabul edilebilir, kadın bedeni çeşitli ritüellerde önemli bir sembol olabilir; buna rağmen toplumun siyasal, ekonomik veya hiyerarşik yapısı erkek egemen olabilir. Bunun tersinin de mümkün olduğunu düşünmek gerekir. Dolayısıyla Ubeyd figürinlerinden hareketle “Ubeyd toplumu anaerkildi” demek tarihsel açıdan fazla kesin bir sonuç olur. Elimizde bunu doğrudan gösterecek yeterli kanıt bulunmamaktadır. Aynı şekilde kadınların toplumsal hayatta önemsiz olduğunu söylemek de doğru değildir. Arkeolojik verinin bize söylediği şey daha sınırlı fakat belki de daha değerlidir: Ubeyd insanı kadın bedenini ve insan bedeninin belirli biçimlerini sembolik bir nesneye dönüştürmüştür.

Bunun arkasındaki düşünceyi ise tam olarak bilmiyoruz.

Belki doğurganlıkla ilişkiliydi.

Belki annelikle.

Belki yaşamın devamlılığıyla.

Belki koruyucu bir işleve sahipti.

Belki de bugün bizim henüz anlayamadığımız başka bir toplumsal veya ritüel anlam taşıyordu.

İşte arkeolojinin sınırı tam burada başlar. Arkeoloji bize nesneleri verir. Nesnelerin anlamını ise bağlamları içerisinde yeniden kurmaya çalışırız. Fakat bu yeniden kurma süreci hiçbir zaman geçmişin kendisiyle aynı şey değildir. Arkeolog, elindeki maddi kalıntılardan hareketle geçmiş dünyaya dair olası açıklamalar geliştirir; yeni buluntular ortaya çıktığında bu açıklamalar değişebilir. Ubeyd figürinleri de bu nedenle geçmişin dinsel ve toplumsal dünyasına açılan önemli fakat henüz tam olarak çözülememiş bir kapı gibidir. Bize bir şey söylerler, fakat her şeyi söylemezler. Kadın bedeninin sembolik dünyada belirli bir yere sahip olduğunu düşündürürler; fakat bu yerin tam olarak ne olduğunu henüz kesin biçimde açıklayamayız. Belki de onların gerçek önemi burada yatmaktadır. Çünkü tarih öncesi toplumları anlamak, elimizdeki birkaç nesneye bakıp kesin hükümler vermekten çok, sessiz kalıntıların bize yönelttiği soruları doğru sormayı gerektirir. Ubeyd insanının dünyasında kadın, belki de yalnızca doğuran, besleyen veya yaşamı sürdüren bir beden değildi. Onu anlamlandırma biçimleri; aile, üretim, ritüel, toplumsal kimlik ve yaşamın devamlılığı gibi birbirinden ayrılması mümkün olmayan alanların kesiştiği daha geniş bir dünyanın parçasıydı. Fakat bu dünyanın sınırlarını bugün hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Ve muhtemelen Ubeyd figürinlerinin en değerli tarafı tam olarak budur: Bize geçmişin bütün cevaplarını vermek yerine, geçmiş hakkında henüz cevaplayamadığımız soruları hatırlatmaları.

Yılan yüzlü insanlar mı, tanrılar mı?

Ubeyd figürinleri arasında özellikle dikkat çeken bir başka grup, başları uzatılmış ve bazı araştırmacılar tarafından “sürüngenimsi” özelliklere sahip olarak tanımlanan figürinlerdir. Bunların anlamı hâlâ tartışmalıdır.

Yılan sembolizmi mi?

Tanrısal varlıklar mı?

Atalar mı?

Ritüel nesneleri mi?

Toplumsal statü göstergeleri mi?

Yoksa bizim bugün henüz anlayamadığımız başka bir sembolik sistem mi?

Kesin cevabı elbette bilmiyoruz ve belki gelecekte de bilemeyiz.

Fakat Mezopotamya mitolojisinin sonraki dönemlerinde yılan, su, yeraltı, bereket, dönüşüm ve kozmik güçlerle çeşitli biçimlerde ilişkilendirilecektir. Bu nedenle Ubeyd figürinleri ile sonraki Sümer mitolojisi arasında doğrudan bir süreklilik kurmak mümkün olmasa da, sembolik dünyanın binlerce yıl içerisinde dönüşerek yaşamaya devam ettiği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Burada tarihçinin görevi mit yaratmak değil, mitin tarih içerisindeki dönüşümünü anlamaktır.

Ubeyd seramiği: bir kültürün ortak dili

Ubeyd kültürünün en geniş yayılım gösteren unsurlarından biri seramiktir.

Güney Mezopotamya’da ortaya çıkan belirli seramik biçimleri ve bezeme gelenekleri zaman içerisinde kuzey Mezopotamya’ya ve daha geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. British Museum, Ubeyd kültürünün güney Mezopotamya’da ortaya çıkıp MÖ yaklaşık 4500 dolaylarında Bereketli Hilal’in önemli bir bölümüne yayıldığını ve Ubeyd seramiklerinin Basra Körfezi çevresindeki Kalkolitik merkezlerde de bulunduğunu belirtmektedir.  Bu yayılma, elbette “Ubeyd halkı bütün Mezopotamya’yı ele geçirdi” anlamına gelmez.

Kültürlerin yayılması ile halkların göçü benzer şey değildir.

Bir seramik biçimi ticaret yoluyla yayılabilir.

Bir üretim tekniği başka bir topluluk tarafından benimsenebilir.

Bir ritüel başka bir toplum tarafından uyarlanabilir.

Bir mimari model yerel geleneklerle birleşebilir.

Dolayısıyla Ubeyd’in geniş coğrafi yayılımı, Mezopotamya’da erken dönemlerden itibaren kültürel etkileşim ve dolaşımın ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.

Halaf ile Ubeyd’in karşılaşması

Mezopotamya’nın kuzeyinde Ubeyd kültürünün yayılması, daha önce bölgede güçlü bir kültürel gelenek oluşturmuş olan Halaf kültürü ile karşılaşması anlamına geliyordu. Fakat bu karşılaşmayı, bir kültürün diğerinin yerine geçtiği basit bir tarihsel değişim olarak okumak doğru değildir. “Ubeyd geldi, Halaf bitti” biçimindeki bir anlatı, arkeolojik verilerin gösterdiği çok daha karmaşık toplumsal ve kültürel süreci fazlasıyla basitleştirir. Halaf kültürü, özellikle Kuzey Mezopotamya ve çevresinde uzun bir tarihsel süreç içerisinde gelişmiş, kendine özgü seramik geleneği, yerleşim biçimleri ve maddi kültür unsurları oluşturmuştu. Dolayısıyla Ubeyd kültürüne ait unsurların bu coğrafyada görülmeye başlaması, boş bir alana yeni bir kültürün gelmesi anlamına gelmiyordu. Burada zaten kendi üretim biçimleri, gündelik yaşam pratikleri, mimari gelenekleri ve sembolik dünyaları bulunan topluluklar yaşamaktaydı.

Güney Mezopotamya’dan yayılan Ubeyd unsurları bu mevcut kültürel dokunun içine girdiğinde ortaya çıkan sonuç da her yerde aynı olmadı. Tam da burada arkeolojinin bize sunduğu önemli bir tarihsel gerçeklikle karşılaşırız: Kültürler sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş kapalı dünyalar değildir. Bir kültürün başka bir coğrafyada ortaya çıkması, oradaki insanların bir anda ortadan kalktığı anlamına gelmez. İnsan toplulukları karşılaştıklarında yalnızca birbirlerinden bir şeyler almazlar; aldıkları unsurları kendi dünyalarının ihtiyaçlarına, geleneklerine ve sembolik sistemlerine göre yeniden biçimlendirirler.

Bu nedenle kuzey Mezopotamya’daki Ubeydleşme sürecini yalnızca güneyden kuzeye doğru gerçekleşen tek yönlü bir kültürel yayılma olarak düşünmek eksik kalır. Arkeolojik buluntuların bize gösterdiği daha karmaşık bir tablo vardır. Güney Mezopotamya ile ilişkili seramik biçimleri ve diğer maddi kültür unsurları kuzeye doğru yayılırken, bunlar yerel geleneklerle karşılaşmış ve farklı bölgelerde farklı biçimlerde benimsenmiştir. Bazı yerleşimlerde güney kökenli unsurlar daha belirgin hale gelirken, bazı bölgelerde yerel geleneklerin güçlü biçimde devam ettiği görülür. Dolayısıyla ortaya çıkan kültürel görünüm, ne bütünüyle Halaf ne de bütünüyle Ubeyd’dir. Bu noktada seramik özellikle önemlidir. Çünkü arkeolog için seramik yalnızca bir kullanım nesnesi değildir; toplumlar arasındaki temasın izlerini takip edebildiğimiz en önemli maddi kanıtlardan biridir. Bir kap biçiminin, bezeme anlayışının veya üretim tekniğinin başka bir bölgede görülmesi bize doğrudan insanların topluca göç ettiğini söylemez. Bu tür unsurlar ticaret, değiş tokuş, zanaatkârların hareketliliği, evlilik ilişkileri, toplumsal temas veya kültürel taklit yoluyla da yayılabilir. Dolayısıyla bir seramiğin coğrafi olarak yayılması ile bir halkın coğrafi olarak yayılması aynı şey değildir.

Bu ayrım, Ubeyd kültürünün kuzey Mezopotamya’daki varlığını anlamak açısından özellikle önemlidir. Eğer Ubeyd seramiklerinin veya mimari özelliklerinin bir bölgede görülmesini doğrudan “Ubeyd halkının buraya yerleşmesi” şeklinde yorumlarsak, maddi kültür ile insan hareketliliği arasındaki farkı ortadan kaldırmış oluruz. Oysa arkeoloji çoğu zaman bize kesin cevaplardan çok, ilişkilerin izlerini verir.

Belki de bu yüzden Halaf ile Ubeyd arasındaki ilişkiyi bir karşılaşma olarak tanımlamak daha açıklayıcıdır. Çünkü burada yalnızca bir kültürün diğerine doğru hareketini değil, iki farklı kültürel dünyanın temasını görüyoruz. Bir tarafta kuzey Mezopotamya’nın uzun süre içerisinde oluşturduğu Halaf geleneği vardır. Diğer tarafta güney Mezopotamya’da gelişen ve giderek daha geniş bir coğrafyaya yayılan Ubeyd maddi kültürü vardır. Bu iki dünya karşılaştığında ortaya çıkan şey, basit bir galibiyet ve mağlubiyet hikâyesi değildir. Tam tersine, yeni bir kültürel sentezin oluşmaya başladığı daha karmaşık bir süreçtir. Burada “sentez” kelimesini de dikkatli kullanmak gerekir. Çünkü bütün bölgelerde aynı türden bir birleşmeden söz edemeyiz.

Mezopotamya’nın farklı yerleşimleri kendi tarihsel koşullarına göre farklı tepkiler vermiştir. Bazı topluluklar yeni seramik biçimlerini benimsemiş, bazıları kendi geleneklerini sürdürmüş, bazıları ise her iki kültürel dünyanın unsurlarını bir arada kullanmıştır. Bu nedenle kuzey Mezopotamya’nın Ubeyd dönemindeki kültürel dönüşümü, tek merkezden yönetilen bir kültürel yayılma olarak değil, çok merkezli bir etkileşim ağı içerisinde değerlendirmek daha anlamlıdır. Bu durum bize Mezopotamya’nın tarihsel karakteri hakkında daha genel bir şey de söyler.

Mezopotamya hiçbir zaman yalnızca tek bir halkın, tek bir kültürün veya tek bir siyasal merkezin yaşadığı kapalı bir coğrafya olmadı. Tam tersine, Dicle ve Fırat havzaları, İran’ın batı bölgeleri, Anadolu’nun güneydoğusu ve Basra Körfezi arasında uzanan geniş bir etkileşim alanı oluşturdu. İnsanlar hareket etti, mallar dolaştı, teknikler yayıldı, semboller değişti ve farklı topluluklar birbirlerinin dünyasından unsurlar aldı. Bu nedenle Mezopotamya tarihini yalnızca “kim geldi, kimi yendi?” sorusuyla okumak, bu coğrafyanın binlerce yıllık tarihsel dinamizmini anlamamıza yetmez. Daha doğru soru belki de şudur: Kim kiminle karşılaştı ve bu karşılaşmadan nasıl yeni bir dünya ortaya çıktı?

Halaf ile Ubeyd arasındaki ilişki bu açıdan oldukça öğreticidir. Çünkü burada gördüğümüz şey, kültürel sınırların düşündüğümüz kadar kesin olmadığıdır. Bir toplum kendi kimliğini ve geleneklerini korurken başka bir toplumdan yeni üretim biçimleri, seramik teknikleri, mimari anlayışlar veya sembolik unsurlar benimseyebilir. Başka bir ifadeyle kültürel etkileşim, kimliğin ortadan kalkmasını zorunlu kılmaz. Tam tersine, bazen yeni bir kültürel biçimin ortaya çıkması için farklı geleneklerin karşılaşması gerekir.

Bu nedenle Ubeyd’in kuzey Mezopotamya’ya yayılmasını yalnızca güneyin kuzey üzerindeki etkisi şeklinde okumak da yeterli değildir. Kuzeydeki topluluklar da bu sürecin aktif aktörleriydi. Güneyden gelen unsurları kendi dünyalarında yeniden yorumladılar. Böylece Ubeyd’in kuzeydeki görünümü, güney Mezopotamya’daki biçimin basit bir kopyası olmaktan çıktı. Burada tarihsel süreç içerisinde çok önemli bir ilke ortaya çıkmaktadır: Kültür taşınmaz; kültür dönüştürülür.

Bir toplum başka bir toplumdan bir nesne, teknik veya sembol aldığında onu olduğu gibi muhafaza etmek zorunda değildir. Onu kendi ihtiyaçlarına, kendi estetik anlayışına ve kendi toplumsal dünyasına göre değiştirir. Bu yüzden aynı kültürel unsur farklı coğrafyalarda farklı anlamlar kazanabilir. Ubeyd kültürünün kuzey Mezopotamya’daki yayılımı da bize tam olarak bunu göstermektedir. Güneyden gelen maddi kültür unsurları kuzeyde yerel geleneklerle karşılaşmış, bu karşılaşmanın sonucunda farklı bölgelerde farklı kültürel biçimler ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla Halaf ile Ubeyd arasındaki ilişkiyi bir kopuştan ziyade bir dönüşüm süreci olarak görmek gerekir. Bu dönüşümün daha sonraki Mezopotamya tarihine bakışımız açısından da önemli sonuçları vardır. Çünkü Uruk dönemine, kentleşmeye ve nihayet Sümer şehir devletlerine giden yolu anlamaya çalışırken yalnızca güney Mezopotamya’ya bakmak yeterli değildir. Kuzey ile güney arasındaki uzun süreli ilişkiler, Mezopotamya’nın bütünsel bir kültürel alan olarak oluşmasında önemli rol oynamıştır. Ubeyd’in yayılması, bu bakımdan yalnızca belirli bir seramik geleneğinin geniş bir coğrafyada görülmesi değildir. Aynı zamanda farklı toplulukların birbirleriyle temas kurduğu, maddi kültürün dolaşıma girdiği ve yerel geleneklerin yeni unsurlarla karşılaştığı çok daha büyük bir tarihsel hareketliliğin göstergesidir. Ve belki de Mezopotamya’nın en büyük tarihsel özelliği tam burada ortaya çıkar: Bu coğrafyanın tarihi, kültürlerin birbirini yok etmesinden çok birbirini dönüştürmesinin tarihidir.

Halaf’ın izleri Ubeyd’in gelişiyle bütünüyle ortadan kaybolmadı; Ubeyd de kuzeyde karşılaştığı yerel geleneklerden bağımsız olarak var olmadı. İki kültürel dünyanın karşılaşması, Mezopotamya’nın sonraki tarihini hazırlayan daha karmaşık bir kültürel dokunun oluşmasına katkıda bulundu. Bu nedenle Halaf ile Ubeyd arasındaki ilişkiye bakarken yalnızca geçmişte neyin sona erdiğini değil, hangi yeni kültürel biçimlerin bu karşılaşmadan doğduğunu da sormak gerekir. Çünkü Mezopotamya tarihini anlamanın anahtarlarından biri belki de budur: Uygarlıklar çoğu zaman birbirlerinin yerine geçerek değil, birbirlerinin içinden geçerek oluşurlar.

Ubeyd ve uzun mesafeli bağlantılar

Güney Mezopotamya’nın Ubeyd dönemindeki en önemli sorunlarından biri, coğrafyanın sunduğu sınırlı hammadde kaynaklarıydı. Dicle ve Fırat’ın taşıdığı bereketli alüvyonlar tarım açısından büyük bir avantaj sağlasa da bölge taş, kereste, metal ve çeşitli mineral kaynakları bakımından zengin değildi. Bu durum, Güney Mezopotamya topluluklarını çevre bölgelerle daha yoğun ilişkiler kurmaya yöneltti. Dolayısıyla Ubeyd dünyasının gelişimini yalnızca yerel üretim ve tarımsal faaliyetler üzerinden değerlendirmek yeterli değildir; bu dünyanın oluşumunda uzak coğrafyalarla kurulan bağlantıların da önemli bir yeri vardır. Bu bağlantıların bir bölümü kara yolları üzerinden gerçekleşmiş olmalıdır. Özellikle hammadde bakımından daha zengin olan çevre bölgeler, Güney Mezopotamya’nın ihtiyaç duyduğu malzemelerin temin edildiği alanlar haline gelmişti.

Bir başka bağlantı hattı ise nehirler ve Basra Körfezi’ydi. Dicle ve Fırat yalnızca tarımın ve yerleşik hayatın temelini oluşturan su kaynakları değildi; aynı zamanda insanların, malların ve kültürel unsurların hareketini mümkün kılan doğal ulaşım yollarıydı. Basra Körfezi ise bu ağın daha geniş bir coğrafyaya açılmasını sağlıyordu. Körfez kıyılarında ortaya çıkarılan Ubeyd dönemine ait buluntular, Güney Mezopotamya topluluklarının kıyı bölgeleriyle ilişkiler kurduğunu göstermektedir. Metropolitan Museum’un değerlendirmesinde de Ubeyd döneminde insanların nehirlerin yanı sıra özellikle Basra Körfezi’nden yararlandığı belirtilmektedir.

Böylece su, yalnızca yaşamın kaynağı değil, aynı zamanda ekonomik ve kültürel dolaşımın da taşıyıcısı haline gelmiştir. Burada önemli olan nokta, Ubeyd dünyasını kapalı bir Güney Mezopotamya toplumu olarak düşünmemektir. Tam tersine, daha bu erken dönemde farklı coğrafyalar arasında karşılıklı ilişkilerin geliştiğini görüyoruz. Hammaddeler bir bölgeden başka bir bölgeye taşınırken yalnızca nesneler hareket etmiyordu; üretim teknikleri, seramik biçimleri, mimari anlayışlar ve sembolik unsurlar da bu hareketlilik içerisinde dolaşıma giriyordu. Böylece Ubeyd dönemi, Mezopotamya’nın daha sonraki dönemlerde çok daha belirgin hale gelecek olan geniş kültürel ve ekonomik bağlantılarının erken aşamalarından birini oluşturuyordu. Mezopotamya’nın ilk büyük kültürel dünyası yalnızca Dicle ile Fırat arasında değil, bu iki nehrin taşıdığı yaşamı Basra Körfezi’ne kadar ulaştıran geniş bir coğrafyada şekillenmeye başladı.

Ubeyd’den Uruk’a: Kent fikrinin doğuşu

Ubeyd döneminin sonlarına doğru Mezopotamya’da önemli bir dönüşüm yaşandı.

Yerleşimler büyüdü.

Ekonomik faaliyetler çeşitlendi.

Uzmanlaşma arttı.

Kült merkezleri daha görünür hale geldi.

Uzak mesafeli ilişkiler genişledi.

Ve nihayet Uruk dönemi ile birlikte kentleşme çok daha belirgin bir karakter kazandı.

Bu nedenle Ubeyd’i Uruk’un karşıtı olarak değil, Uruk’a giden uzun tarihsel süreç içerisindeki önemli aşamalardan biri olarak değerlendirmek gerekir. Metropolitan Museum da Ubeyd döneminde bazı köylerin kasabalara dönüşmeye ve Eridu ile Uruk gibi merkezlerde anıtsal yapıların çevresinde yoğunlaşmaya başladığını belirtmektedir.  Fakat burada yine aynı uyarıyı yapmak gerekir: Ubeyd = Uruk değildir. Ubeyd = Sümer değildir ve en önemlisi de Ubeyd döneminde yazı yoktur. Sümer kimliği henüz tarihsel belgelerde görünür değildir. Devletin daha sonraki biçimleri henüz ortaya çıkmamıştır. Fakat bu kurumların bazı maddi öncülleri giderek görünür hale gelmektedir.

Yazıdan önce kayıt

İnsanlık tarihinde yazının icadı çoğu zaman uygarlığın başlangıcı olarak anlatılır.

Oysa yazıdan önce de insanlar hesaplıyor, depoluyor, sınıflandırıyor, değiş tokuş ediyor ve mülkiyet ilişkileri kuruyordu. Ubeyd döneminde görülen mühürler ve diğer nesneler, nesnelerin ve malların kimliklendirilmesi ve kontrol edilmesiyle ilişkili daha erken yönetim biçimlerinin araştırılmasına imkân sağlar.

British Museum’un Ubeyd koleksiyonunda Eridu ve diğer merkezlerden mühür ve mühür baskısı niteliğinde buluntular bulunmaktadır. Yazı, bu süreçlerin başlangıcı olmaktan çok, daha önce var olan bazı ekonomik ve toplumsal ihtiyaçların çok daha gelişmiş bir kayıt sistemine dönüşmesi olarak düşünülebilir. Bu nedenle Mezopotamya’da yazının ortaya çıkışını anlamak için yalnızca ilk tabletleri değil, tabletlerden önceki binlerce yıllık ekonomik ve toplumsal hafızayı da incelemek gerekir.

Mitolojinin geriye doğru yazdığı tarih

Ubeyd dönemini anlamaya ve kavramaya çalışırken Sümer mitolojisinin bize sunduğu anlatılar son derece ilginçtir. Çünkü Sümerler kendi geçmişlerini anlatırken, salt o dönemde yaşadıkları dünyayı değil, kendilerinden önceki çok eski bir geçmişi de yeniden kurdular.

Eridu’yu ilk şehir olarak gördüler.

Enki’yi Eridu’nun tanrısı yaptılar.

Abzu’yu tatlı suların kozmik alanı olarak düşündüler.

Krallığın Eridu’da başladığını anlattılar.

Tufandan önceki dünyayı Eridu ile ilişkilendirdiler.

Bunların tarihsel olarak “olduğu”nu söylemek başka bir şeydir, Sümerlerin kendi geçmişlerini böyle hatırladığını söylemek de elbette başka. İkinci husus tarih biliminin alanıdır.

Ve bu açıdan baktığımızda mitoloji, tarihsel hafızanın son derece önemli bir kaynağına dönüşür. Mit bize Ubeyd insanının ne düşündüğünü doğrudan söylemez belki.

Fakat binlerce yıl sonra Mezopotamyalıların en eski dünyalarını nasıl hatırladıklarına ışık. Bu nedenle mitoloji, arkeolojinin alternatifi değil; doğru kullanıldığında onun yanında yürüyen ikinci bir hafıza biçimidir.

Ubeyd insanı kimdi?

Belki de en zor soru budur.

Ubeyd insanı hangi dili konuşuyordu?

Bilmiyoruz.

Kendisine ne diyordu?

Bilmiyoruz.

Hangi tanrılara inanıyordu?

Kısmen tahmin edebiliyoruz, fakat kesin olarak bilmiyoruz.

Kendisini hangi topluluğa ait hissediyordu?

Bilmiyoruz.

Sümer miydi?

Bütün bunlara yönelik söylem üretmek için elimizde yeterli kanıt yoktur. Nitekim arkeolojik bulgular ve literatürde Ubeyd kültürü ile daha sonraki Sümer kimliği arasında doğrudan bir etnik özdeşlik bugüne kadar kuramamıştır.

Bütün bunlar bize önemli bir tarihçilik dersini hatırlatır: Geçmişteki boşlukları bugünün kimlikleriyle de doldurmamak gerekir. Ubeyd insanını Sümerleştirmek de, başka modern kimliklere doğrudan bağlamak da, maalesef arkeolojinin bulgusal verilerinden daha ileri gitmek olur.Ubeyd’i kendi tarihsel bağlamında anlamak, Ubeyd kültürünü küçültmez. Tam tersine, Mezopotamya tarihinin gerçek karmaşıklığını ortaya çıkarır.

Çamurdan uygarlığa

Ubeyd dünyasının bize bıraktığı en önemli miras belki de burada gizlidir. Zira Mezopotamya uygarlığı büyük ölçüde çamurun uygarlığıdır.

Toprak çamura dönüşür.

Çamur tuğlaya dönüşür.

Tuğla eve dönüşür.

Ev köye dönüşür.

Köy tapınağın çevresinde örgütlenir.

Tapınak toplumsal hafızanın merkezine dönüşür.

Üretim artar.

Artı ürün depolanır.

Ticaret gelişir.

Uzak coğrafyalar birbirine bağlanır.

Köy büyür.

Köy kentleşir.

Kent kurumlaşır.

Ve sonunda insan, kendi ürettiği dünyayı kil tabletlerin üzerine yazmaya başlar.

Bu nedenle Sümerlerin ortaya çıkışı bir başlangıçtan çok, çok uzun bir tarihsel oluşumun görünür hale gelmesidir.

Özetleyecek olursam, Ubeyd Kültürü’nü salt Sümerlerden önce yaşamış eski bir arkeolojik kültür olarak görmek, onun Mezopotamya tarihindeki gerçek önemini daraltmak olur. Ubeyd dünyası, yazının, kent devletlerinin ve tarihsel anlamda bildiğimiz Sümer uygarlığının henüz ortaya çıkmadığı bir çağda, insan ile su, toprak, üretim, ritüel ve toplumsal örgütlenme arasındaki ilişkilerin giderek karmaşıklaştığı uzun bir dönüşüm dönemidir. Bu dünyada çamur yalnızca yapı malzemesi değildir; insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi karşılığıdır. Su yalnızca yaşam kaynağı değildir; tarımın, yerleşimin, ekonomik örgütlenmenin ve zamanla kutsallığın temel unsurlarından biridir. Tapınak yalnızca dinsel bir yapı değildir; toplumsal hafızanın ve ortak yaşamın giderek merkezileşmesinin erken göstergelerinden biridir. Seramik ise yalnızca gündelik kullanım nesnesi değildir; farklı topluluklar arasındaki temasın, üretim tekniklerinin, estetik anlayışların ve kültürel dolaşımın sessiz tanığıdır.

Eridu bu dönüşümün muhtemelen en önemli sembolüdür. Arkeolojik Eridu ile daha sonraki Sümerlerin mitolojik Eridu’su arasında binlerce yıllık bir hafıza köprüsü vardır. Sümerler, kendilerinden çok daha eski bir mekânı kendi kozmolojileri içerisinde yeniden anlamlandırmış, Eridu’yu Enki, Abzu, bilgelik ve ilahi düzenle ilişkilendirmişlerdir. Böylece Mezopotamya’da tarih yalnızca yaşanmamış, sonraki kuşaklar tarafından yeniden hatırlanmış ve mitolojik bir dile çevrilmiştir. Ubeyd’in bize bıraktığı en önemli tarihsel derslerden biri de kimlik meselesidir. Elimizde Ubeyd insanlarının hangi dili konuştuğunu, kendilerini nasıl adlandırdıklarını veya hangi etnik kimliğe sahip olduklarını gösteren yazılı belgeler bulunmamaktadır. Bu nedenle onları doğrudan Sümerlerle ya da modern dönemin herhangi bir halkıyla özdeşleştirmek, arkeolojik bulgusal verilerinin izin verdiğinden daha ileri bir yorum olur.

Geçmişin boşluklarını bugünün kimlikleriyle doldurmak yerine, o boşlukları oldukları gibi kabul etmek tarihsel düşüncenin temel koşullarından biridir. Fakat bu belirsizlik, Ubeyd’in tarihsel önemini azaltmaz. Tam tersine, Mezopotamya uygarlığının tek bir anda ortaya çıkmadığını daha açık biçimde gösterir. Uruk’un kentleri, Sümerlerin tapınakları, yazının tabletleri ve daha sonraki devlet örgütlenmeleri bir boşlukta doğmamıştır. Bunların arkasında binlerce yıllık yerleşik hayat, tarım, hayvancılık, sulama, zanaat, depolama, ritüel, ticaret ve kültürel etkileşim deneyimi bulunmaktadır. Bu nedenle Sümerleri Mezopotamya tarihinin başlangıcı olarak değil, çok daha uzun bir toplumsal ve kültürel oluşum sürecinin tarihsel belgelerde görünür hale geldiği aşama olarak değerlendirmek gerekir. Belki de Ubeyd’in bize söylediği en önemli şey şudur: Uygarlık bir anda ortaya çıkmaz. Önce suyu tanımayı öğrenen insan vardır.

Sonra suyu yönlendiren insan

Çamuru biçimlendiren insan.

Evini yapan insan.

Köyünü kuran insan.

Ortak yapılar inşa eden insan.

Üretimini depolayan, uzak coğrafyalarla alışveriş yapan, ölülerini gömen, ritüeller gerçekleştiren ve yaşadığı dünyaya anlam veren insan.

Ardından tapınak gelir.

Sonra kent.

Sonra devlet.

Ve nihayet insan, kendi hikayesini kil tabletlerin üzerine yazmaya başlar. Bu bakımdan Ubeyd, Sümerlerin önsözü değildir sadece; Mezopotamya’da uygarlık fikrinin henüz adı konulmadan önce nasıl oluşmaya başladığının hikâyesidir. Çamurdan eve, evden köye, köyden tapınağa, tapınaktan kente ve nihayet kentten yazıya uzanan bu uzun yolculuk, bize uygarlığın bir icat değil, kuşaklar boyunca biriken toplumsal deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan tarihsel bir süreç olduğunu gösterir. Yukarıda da dikkat çektiğim gibi, Sümerlerin ortaya çıkışı bir başlangıçtan ziyade, çok uzun bir tarihsel oluşumun görünür hâle gelmesidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş