12 Eylül darbesinin ardından halkın çoğu anarşiden kurtardığı düşüncesiyle 12 Eylül’ü destekliyordu. Kahvelerde, evlerin pencerelerinde, otobüslerde, kamyonlarda Evren Paşa’nın posterleri asılıydı. Kenan Evren, ikinci Atatürk muamelesi görüyordu.
Daha önce 27 Mayıs 1960 darbesine lanet okuyanlardan bile 12 Eylül’ü savunanlar vardı. “Bu darbe o darbe gibi değil, Başbakan idam etmedi, halkın inançlarına saygısızlık yapmıyorlar, Kenan Paşa konuşmalarında İslam’dan, dinden bahsediyor, bu darbe solculara, komünistlere yapılan bir darbe” gibi görüşler ileri sürülüyordu.
Dönemin gazeteleri de ilk günden beri darbeyi savunuyor, Kenan Evren resimlerini ve Türk bayraklarını promosyon olarak veriyordu. Her gün Atatürk’ten vecize sözler köşesi hazırlanıyordu.
Rauf Tamer (Tercüman), Necati Zincırkıran (Günaydın), Can Pulak (Günaydın), Ergun Göze (Tercüman), Oktay Ekşi (Hürriyet), Ali Gevgili (Milliyet), Güngör Mengi (Yeni Asır), Ahmet Kabaklı (Tercüman), Cüneyt Arcayürek (Hürriyet), Bedii Faik (Hürriyet), Çetin Emeç (Hürriyet), Teoman Erel (Günaydın), Yavuz Donat (Tercüman), Bekir Coşkun (Günaydın), Yılmaz Çetiner (Milliyet), Nadir Nadi (Cumhuriyet), Mehmet Ali Birand (Milliyet), Altemur Kılıç (Tercüman), Necmi Tanyolaç (Sabah), Emin Çölaşan (Milliyet) gibi gazete yazarları darbeyi öven, eski siyasileri kötüleyen yazılar yazıyorlardı.
Özellikle Erbakan ve Türkeş eleştirilirken, Demirel ve Ecevit’in inatlaşmaları, ülkeyi yönetememeleri, aylarca Cumhurbaşkanı seçilememesi ele alınıyor, eski siyasilerin hataları sürekli dile getiriliyordu.
Basının yazdıklarına göre, 12 Eylül darbesi ülkeye nizam getirmiş, anarşiye son vermişti. Şimdi hapishanelerde bile büyük bir huzur vardı.
Gazeteci Emin Çölaşan, Mamak Cezaevi’ne röportaj yapmak maksadıyla girmiş ve izlenimlerini Milliyet gazetesinde şöyle aktarmıştı:
“Mahkûmlar nedamet getiriyorlar; Atatürk’ün sözlerini ezberliyorlar, büyük bir huzur ve vatan sevgisi içinde cezalarını yatıyorlar… Mamak Cezaevi, devletin devlet olduğunu kanıtladığı ilk kuruluşlardan ve bunların başta gelenlerinden biri.
Devletin devlet olduğu zaman neler yapabileceğini Mamak Cezaevi’nde yaşadık. Son dönemlerde toplumu içinden kemiren, kardeşi birbirine düşüren terör olaylarının sanıkları ya da bu olaylara karıştıkları iddia edilenlerin büyük bir bölümü burada.
Sağcı, solcu, devrimci, ülkücü, akıncı aynı koğuşta aynı ortamda yaşıyor hem de kavgasız dövüşsüz… Mamak Cezaevi anlatmakla bitecek gibi değil. İdamlık mahkûmların eğitimlerine, yemeğin dağılımına, beden eğitimi saatlerine ve sigara içilmesine kadar her şey ayrı ve yabancısı olduğumuz bir olay…
Yepyeni disiplin anlayışıyla bizlerin aklının alamayacağı ya da düşünemeyeceği yeni uygulamalarla özellikle 12 Eylül’den sonra durum tümüyle değişmiş. Bu yeni düzende disiplinsizliğe, laçkalığa, kaytarmaya yer yok.”
12 Eylül’ün muteber gazetecileri, “her şey çok güzel, cezaevlerinde kötü hiçbir şey yok, sağcısı solcusu çok iyi kaynaşıyorlar” yazıları yazar, röportajlar yaparken, cezaevi şartları hiç de anlattıkları gibi değildi.
Ancak insanların çoğu bundan habersizdi.

Mamak Askeri Cezaevi’ndeki işkenceler
Mesela Emin Çölaşan’ın övdüğü Mamak Askeri Cezaevi’nin işkenceleri anlatılamayacak kadar kötüydü. Cezaevinin C-5 adı verilen bölümünde bir yandan işkence, diğer taraftan sorgu yapılıyordu. Sorgu ekibinin başında ise MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın savcısı Hava Hakim Albay Nurettin Soyer vardı.
Kasap lakaplı Albay Raci Tetik, Kaplan Şükrü, Mehmet Sırrı Şuşut gibi işkenceci isimlerin önderliğinde dehşetli işkenceler yaşanıyordu.
Dayaktan etkilenene dayak atılıyor, erkeklik organından elektrik verilmesinden rahatsız olanlara defalarca elektrik veriliyordu. Bazıları Filistin askısına asılıyordu. Bazıları da çırılçıplak soyulduğunda çözülüyordu. Utanma duygusu yüzünden morali bozulduğu tespit edilenler, bütün sorgu boyunca çıplak tutuluyordu. Eğitime çıkardıklarında tekme tokat eşliğinde Atatürk ilkeleri saydırılıyor, İstiklal Marşı okutuluyordu.
O günlerde, gözaltına alınan bazı gençlerin aileleri de C-5’e getiriliyordu. Anneleri, eşleri ve kızları da işkenceye alınıyor, çırılçıplak soyuluyordu. İşkenceciler, bütün bunları yaparken gözaltındaki gence soruyorlardı:
“Haydi, şimdi de konuşma da görelim!”
Tekmeli, tokatlı, elektrikli ve askılı işkence aşamasından geçen ülkücüler, A Blok’taki “Kafes”e konuluyordu. Burada oturmak, kalkmak, ayak değiştirmek, kıyafet düzeltmek, hatta oturuş şeklini bozmak bile izne tabiydi.
Herhangi bir ihtiyacı olanın yüksek sesle bağırması gerekiyordu:
“Komutanımmmmmm!” diye görevli askere sesleniliyordu. Kafes’te bütün erlerin adı “komutan”, bütün gençlerin adı da “lan”dı.
C-5’teki işkencelerden nasibini alan ve daha sonra kafese konulanlardan biri de Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.
Daha C-5’in kapısına geldiğinde, dört bir yandan tekme ve yumruklar yağmaya başlamıştı. Burada başı duvara çarptı ve akan kan boynundan aşağı doğru süzüldü. Küfürler ve hakaretler arasında koridorlardan geçirildi. İşkenceciler hiç vakit kaybetmeden Yazıcıoğlu’nu bir tahta platformun üzerine yatırdılar. Hemen ayakkabısını çıkarıp, başparmağından elektrik vermeye başladılar:
“Türkmen Onur nerede?”
“Bize Mehmet Sakarya ve Ramiz Ongun’un yerini söyle…”
Bu işlem işe yaramayınca, işkenceciler O’nu soymaya başladılar. Tam pantolonu çıkarılıyordu ki, Yazıcıoğlu bağırmaya başladı:
“Yapmayın, bunu yapmayın…”
Bu tepkiyi vermekle hata ettiğini sonradan anladı.
Soyulduğu zaman çok etkilendiğini gören işkenceciler, bu işlemi hep tekrarladılar. Tam 26 gün boyunca çırılçıplak soyup, işkence yaptılar.
Yazıcıoğlu’nu bir sandalyenin üzerine çıkarıp, T şeklindeki bir kalasa kollarından bağlıyorlardı. Kalas, tavandaki çengele asıldıktan sonra, altındaki sandalye çekiliyordu.
Havada sallanırken, çıplak vücudunun çeşitli yerlerinden elektrik veriliyordu. Acı dayanılır gibi değildi. İşkenceciler manyetoya bastıklarında titreşimden bütün vücudu sallanıyordu. İç organlarının tamamı dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu. Muhsin Yazıcıoğlu, irade dışı çığlıklar atıyordu. Bu işlemden geçen sadece Yazıcıoğlu değildi.” (Takvim gazetesinden Emin Pazarcı’nın “12 Eylül zindanları” yazı dizisi)
MHP’li Hürriyet Gül, 19 yaşında girmişti cezaevine. Şöyle anlatıyor: “Falakanın ötesinde askıya almalar, elektrik vermeler, döve döve öldürülen birçok arkadaşım var. Cezaevinde bulunanların bir kısmı, yeniden sorgulanıyormuş gibi emniyete alınıyordu. Normalde kanunen yasak olan bir şeydi. Sorguya alındıklarında işkence görüyor, askıya alınıyor, falakaya yatırılıyorlardı. Bizler daha gençtik o zamanlar ve işkence görürken ister istemez canımız yanıyordu, Allah diye, anam diye bağırıyorduk ve bize işkence edenler de, ‘Allah seni gelsin kurtarsın. Burada Allah yoktur, burada gerçekler vardır’ diye bize karşılık veriyorlardı. Biz bunları duyunca çok üzülüyorduk. Nasıl böyle bir Türk polisi olabilir? Başka fraksiyonda da olabilir ama nasıl bu kadar imansız olabilirler?’ diye düşünüyordum. Hakikaten bunlar nasıl dinden, imandan ve vatandan bu kadar uzaklaşmışlardı, onu da bilemedik.”
Dil Okulu’ndaki siyasiler tutukevinden gelenleri görünce
Siyasilerin kaldığı Dil Okulu’nda MSP’lilerin kaldıkları yerin adı: ‘Selamet Koğuşu’ydu. Selamet Koğuşu’na MHP’li ve CHP’li yöneticiler sık gelirdi. Dışarıda, serbest hayatta birbirlerine öfke ile bakanlar Dil Okulu’nda havalandırmada kol kola gidip dolaşırlardı. MSP’liler de komşularının ziyaretine giderdi. Necmettin Erbakan Türkeş’in, Ahmet Yıldız’ın ve iki CHP’li eski parlamenterin koğuşlarına misafir olurdu. Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş burada sık görüşüp sohbet ediyordu.
13 Kasım 1980 günü Mehmet Zahid Kotku’nun vefat ettiği haberi gelince Selamet Koğuşu’ndakiler büyük bir üzüntü yaşadı. Ama o gün tek üzüntüleri bu olmadı. Günün akşam namazı vaktiydi.
Bir astsubay, koğuşları dolaşarak yemekhanede toplanılacağı haberini verdi. Bir araya gelinmişti ki, içeriye hapishane müdürü girdi. Cebinden çıkardığı listede yazılı isimleri okudu.
“İsimlerini okuduğum arkadaşlar çok acele hazırlansınlar! On dakika sonra Mamak Askeri Tutukevi’ne nakledilecekler” dedi.
Listeden anlaşıldığına göre, milletvekilleri veya senatörler kalırken, TBMM üyesi olmayanlar Mamak’a gidiyordu.
Ertesi günü, yeni bir sürpriz uygulama gördüler. Mamak’a gönderilen MSP’den Abdurrahim Bezci ile Mehmet Okur, MHP’den de Tahsin Ünal ve Sait Bilgiç geri döndü. 50 yaşın üzerindeki Genel İdare Kurulu üyeleri, bir günlük misafirlikten sonra gelmişti. Mamak’tan döndürülenler, büyük bir yılgınlık ve manevi çöküntü içindeydiler. Konuşmak bile istemiyorlardı.
Gözyaşları içinde:
“Sakın sormayın!” diyorlardı. “Anlatılacak gibi değil! Tam bir felaket yaşanıyor. Cenab-ı Allah, orada tutulan arkadaşlarımıza yardım etsin, tez zamanda kurtarsın!”
Tıraş edilmiş saçları ve bıyıkları, sapsarı yüzleriyle ne derece korkunç gece ve gündüz geçirdikleri anlaşılıyordu. Cezaevinde tecavüz edilenler, erkekliğini kaybedenler bile vardı.
Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan işkenceler
Felat Cemiloğlu Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkenceyi, Altan Tan’ın babası Bedii Tan’ın nasıl oruç ağzına insan dışkısı yedirilerek öldürüldüğünü Hasan Cemal’e anlatmıştı. Anlattıklarından bazı bölümler şöyle:
“Siirt’te YSE’nin otobüsüne bindirildik. İkişer ikişer kelepçelediler. Bana sıra gelinceye kadar kelepçe kalmadı. Otobüste bir grup, 14-15 kişi kadar da Nurcu vardı. Üstteğmen Fahrettin bazen Nurcularla tartışarak, bazen de hakaret ederek konuşuyordu.
Eşyalarımızı hücreye bırakmamız ve külot üstümüzde kalacak şekilde soyunmamız söylendi. Koridora çıkarıldık. Diğer hücredekilere arkalarını dönmeleri ve yere çökmeleri emredildi.
Bize de birer süpürgeyle ortalardaki bir hücredeki suyun koridora çıkarılması emredildi. Hücre içindeki tuvaletin tıkalı olduğunu ve içeride bir karış kadar suyun içinde pisliklerin (insan dışkısının) yüzdüğünü̈ gördük. Su ve pislikleri hücrelerin önündeki geniş̧ koridora yaydıktan sonra, daha gerideki bir hücreye tekrar toplanmamız istendi. Bunları yaparken bir taraftan coplanıyor, bir taraftan da ‘Son sayı üç̧!’ deyip, sayıncaya kadar bitirmemiz isteniyordu.
Pis suyu, içinde yüzen b.klarla birlikte istedikleri hücreye doldurduktan sonra, bu hücrenin eşiği yüksekliğinde bir göl meydana geldi. Bu suyla yıkanmamız emredildi. Pislikle birlikte avuçlayarak başımızdan itibaren bu suyla yıkandık.
Sırtlarımız coplanarak bir üst kattaki hücrelerden birine tıkıldık. Yerlerimize dışarıdan yedi sekiz kişi yine dövüle dövüle getirilip yerleştirildi. Bu dayak ve yerleştirme işi bir iki saat sürdü. Bir üst kattaki hücrede sabahleyin on sekiz kişi olduğumuzu saydık.
Hücremizde artık ancak yan yana ayakta durabilecek kadar yer vardı. On sekiz kişi olmamıza rağmen gece yatmamız bir sorun olmadı. Artık o kadar yorgunduk ki saat 20.30 olduğu zaman açlık, susuzluk, yorgunluk, gündüz yenilen copların tesiriyle uyumuyor, bayılıyorduk.
Hücrede herkesin yalnız başı üstte gibiydi. Bir kişinin üstünde üç̧ dört kişinin bacakları, kolları, vücudunun bir kısmına isabet ediyordu. Artık yastık derdi kalmamıştı. Başlar muhakkak diğer birisinin vücudunu yastık gibi kullanıyordu.
Bu arada mesai sırasında bazen bir kısmımızı hücre önündeki talim yerine çıkarıp, ya talim yaptırıyorlar ya da birbirimize dayak attırarak bizimle alay ediyorlardı.
Böyle bir günde Urfalı bir baba oğulla epey eğlendiler. Baba 65 yaşlarında, 1,90 boyundaydı. Oğlu, 25-30 yaşlarında ve babasından daha iri ve cüsseliydi. Evvela oğlunu babasına tokatlattılar. Yavaş tokat vurduğu için hem oğul hem baba coplanıyordu.
Beş on denemeden sonra oğulun babaya vurduğu şiddetli tokatları beğenmediler. Bu kere oğulu babanın sırtına bindirdiler. Bir taraftan babayı copluyor, daha hızlı koşması için zorluyorlardı. Oğul babasının sırtından indikten sonra ağlamaya başladı.”
Oruç tutan Bedii Tan’in dışkı yedirilerek öldürülmesi
Felat Cemiloğlu, Altan Tan’ın babası Bedii Tan’ın nasıl öldürüldüğünü de anlatıyor:
“Ramazan geldi. “Oruç̧ tutmak serbest” dediler. Sahura kalkmak yok. İftar ise saat 20.00’den sonraydı. Bu aslında ‘Oruç̧ tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı.
Benim ortağım ve muhasebecim Bedii Tan Bey oruç̧ tuttu. Bu arada havalandırmada, betonda, üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii’nin orucunun farkına vardılar. Ne yaptılar biliyor musun? Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler. Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı. Hala hatırlarım. Koğuş kapısının önünde, buz kalıbı gibi ‘pat’ diye betonun üstüne düştü.
Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş̧ gardiyan geldi, koğuşa girdiler. Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in…
Marşlar kesildi. Marşlar kesildi mi, ya bir heyetin geldiğini, ya savcının hapishanede olduğunu ya da birinin öldüğünü anlardık.” (Hasan Cemal’in 3 Ocak 2026 günü T24 yazısından)
Sağcı, solcu, devrimci, ülkücü, akıncı aynı yerde bu işkenceleri birebir yaşıyordu.
Dindarlara yapılan işkenceler
12 Eylül dindarlara müsamahalı gibi görünüyordu ama anarşiye karışmayan Akıncılar, Nurcular, Süleymancılar, başka cemaat ve tarikat mensupları da gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, işkence görüyordu.
Basın irtica yuvası başlığı altında Kur’an Kursları’ndan, yurtlarından bahsettiğinde, oralara da baskınlar yapılıyordu.
Süleymancıların lideri Kemal Kaçar Antalya’da tutuklanmış, işkence görmüş, evinde yaptığı mahrem konuşmalarının kasetleri önüne konunca şok geçirmişti. Anayasa oylamasında cemaatine Evet oyu verdirmesi, yurtlara Atatürk büstlerinin konup resminin konması şartı karşılığı serbest bırakılmıştı.
Nurcular ise bazı yerlerde dersleri iptal ettiler. Ama çoğu yerde tedbirli davrandıklarından derslere devam etseler de ciddi bir sıkıntı görmediler. Fakat yine de bazı yerlerde tutuklananlar, hapse atılanlar oldu.
Mersin’de kitap okurken yakalanan otuz beş Nurcu, çeşitli işkence safhalarından geçerek sorguya çekilmişler, ikisi Halkçı olduğunu söyleyerek kurtulurken, diğerleri hapsi boylamıştı. Nurcuların önemli isimlerinden Ali Uçar Adana’da, Halil Uslu, Mustafa Özsoy Konya’da tutuklandı. En büyük tutuklamaların yapıldığı yerlerden biri Çanakkale’ydi. İşkenceler sırasında öldürülenler de vardı.
12 Eylül 1980 askeri darbesi sürecinde işkenceye ve hapse maruz kalan İslamcılar, o dönemde ağırlıklı olarak Millî Selamet Partisi’nin (MSP) gençlik yapılanması olan Akıncılar Derneği bünyesinde faaliyet gösteren veya Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) kökenli olan gençlerden oluşuyordu.
12 Eylül darbe yönetimi, sol ve ülkücü örgütlerin yanı sıra, özellikle Konya Mitingi (Kudüs Mitingi) gibi siyasi olayları gerekçe göstererek İslamcı/Akıncı gençleri de gözaltına almış, tutuklamış ve askeri cezaevlerinde ağır işkencelerden geçirmişti.
İşkence ve cezaevi süreçlerini yaşamış, bizzat tanıklıklarını paylaşmış öne çıkan bazı İslamcı/Akıncı isimler şunlardır:
Şevki Köksal: Darbe sonrasında tutuklanarak 5,5 yıl boyunca cezaevinde kalan Köksal, bu süreçte sistematik işkencelere maruz kaldığını, koğuşlarda Kur’an-ı Kerim okumanın dahi yasaklandığını ve dini ibadetlerini yaparken büyük baskılar gördüklerini aktarmıştır.
Mehmet Şahin: Henüz 17 yaşındayken cezaeviyle tanışan ve Akıncılar hareketi içerisinde yer alan Şahin, 12 Eylül darbesini cezaevinde karşılamış; askeri yönetimin getirdiği dayatmalara ve tek tip elbiseye karşı direndikleri için 8 farklı cezaevi değiştirerek ağır işkencelerden geçtiklerini ifade etmiştir.
Ali Bakaner: Darbe öncesinde MTTB ve Akıncılar Grubu Genel Merkezi’nde görev yapan Bakaner, darbe sonrası Gonca Askeri Ceza ve Tutukevi ile Bartın Özel Tip Cezaevi gibi merkezlerde uzun yıllar hapis yatmış ve dönemin işkence süreçlerine tanıklık etmiştir.
Halis Özdemir: MTTB Tokat İl Başkanlığı ve Ankara Akıncılar Derneği yöneticiliği ile Akıncı Sporcular Derneği Genel Başkanlığı yapan Özdemir, 12 Eylül’ün ardından tutuklanıp cezaevi ve işkence süreçlerinden geçen “Mahpus İslamcılar” arasında yer alır.
Halit Tekin: Siyasi faaliyetleri ve fikirleri nedeniyle 12 Eylül döneminde tutuklanan Tekin, polisin ağır sorgularından geçmiş ve cezaevi süreci boyunca toplamda 6 farklı cezaevine sevk edilerek baskı görmüştür.
Mehmet Ali Tekin: Dönemin Akıncı gençlerinden olan gazeteci-yazar Tekin, darbe öncesi süreçte tutuklanarak Erzincan Askeri Cezaevi’ne konulmuş ve darbe şartlarında askeri cezaevlerindeki baskı mekanizmalarını bizzat tecrübe etmiştir.
Bazı sorgucular kendilerinden gibi görünenlermiş
12 Eylül işkencelerine maruz kalan isimlerden biri de Düşünce, Şura, Hicret, Tevhid gibi dergilerde yazılar yazan, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler kitabıyla tanınan Ali Bulaç’tır. Bülent Ulusu’nun talimatıyla Düşünce Yayınları ofisinden alınan Ali Bulaç, İran hakkındaki yazıları ve Mehmet Kerim adıyla yazdığı İran İslam Devrimi kitabı nedeniyle, Gayrettepe’de yerin dört kat altında 29 gün hücrede kaldı. Sonra Selimiye kışlasına, daha sonra M. Ali Ağca’nın kaçtığı gün Kartal Maltepe cezaevi getirildi. Edip Yüksel de oradaydı. Üç ay boyunca işkence gördü ve dayak yedi. Polisin yaptığı işkenceler çok teknikti, yara bere izleri görünmüyordu. Ama bir Yarbay gözetiminde dört asker feci dayak atıyor, boğazından ayağına kadar vücudu simsiyah oluyor, günlerce kendine gelemiyordu. Ali Bulaç sorgu yapanlardan birinin İstanbul Beyazıt’daki Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı’ndan bir kitapçı olduğunu sesinden tanımıştır. (Muharrem Coşkun ile Akit Tv’de yaptığı röportaj.)
Benzer hadiseyi Ak Parti eski milletvekillerinden Yaşar Karayel de yaşamıştır. MTTB, İstanbul Kültür Ocağı gibi kuruluşlarda yer alan, Milli Gençlik, İslami Hareket gibi dergilerde yazılar yazan Yaşar Karayel, sorgu yapanın sorularına şaşırmış, o sesi hafızasına nakşetmişti. Sorguyu yapan, “Filan tarihte İskenderpaşa camiinde Mehmet Zahid Kotku ile ayrı bir odaya geçtiniz, orada neler konuştunuz?” gibi ilginç sorular soruyordu. Yaşar Karayel, yıllar sonra o sesin sahibini MTTB’de bir toplantıda tanıdı: Sorguyu yapan Aksaray Murat Paşa camii imamıydı. Yaşar Karayel bir odaya çekip, hesap sorduğunda, imam vazifesi gereği olduğunu itiraf etti. Karayel biraz tartakladıktan sonra toplantıda notlar tutan sorgucu imamı dışarıya attı.
Aslında benzer iddialar, solculardan, ülkücülerden, Akıncılardan, Nurculardan da gelmiştir. Hiç beklemedikleri, kendilerinden gibi görünenlerdir çoğu sorgucu.
12 Eylül’ün sonradan görünen yüzüdür sorgular ve işkenceler…














