Her an gelebilecek bir operasyon endişesi, Süleyman Efendi’nin torunları arasında yaşanan aile içi savaş, diğer yandan cemaat içinden savcılara bilgi aktaran kişilerin olması, Alihan Kuriş’e bağlı mavi takkeli Süleymancılara uzun zamandır tedirgin günler yaşatıyordu.
Aslında 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından FETÖ’den sonra sıranın Süleymancılara geleceği konusunda kamuoyunda büyük bir beklenti oluşmuştu. Özellikle Ak Partililer sıkça bu konuda yazıp çiziyorlardı. Bu beklentinin kendine göre sebepleri vardı.
15 Temmuz darbe girişimi esnasında Süleymancıların tavrı “darbecilerin gizli destekçisi” gibi algılandı. Çünkü gerek sözle gerek mesajlarla darbeye karşı sokağa çıkılmaması konusunda çevrelerine uyarılar yaptıklarına dair yaygın bir görüş vardı.
O gün ve ertesi günlerden itibaren aylarca süren bu söylentiler, Süleymancılara yönelik operasyon yapılacağı kanaatini güçlendiriyordu. Fakat bu beklentilere rağmen gerçekleşmedi. Bu çoğu insanda hayal kırıklığı yaşattı. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (tam zamanıyken) Süleymancılara yönelik operasyon yapmamasına kızanlar oldu. “FETÖ’den farksız bir yapı olan Süleymancıların üstüne gidilmemesi ileride hem Erdoğan’ın hem ülkenin başına dert açacağı” konuşmaları yapıldı.
Buna kızanlar, hayıflananlar olduğu gibi, “Reis zamanını bekliyordur, vardır bir bildiği” diyenler de vardı. Kimileri de onlara neden operasyon yapılmadığına dair iddialar ortaya koyuyordu.
Süleymancılara operasyon yapılmamasının en büyük gerekçesi, her tarafı kaplamış, neredeyse ülkeyi ele geçirmiş Fetullahçılar temizlenmişken, bir büyük cemaate daha yapılacak operasyon halk tarafından yanlış anlaşılabilirdi. Cepheyi büyütmemek, “Ak Parti veya Erdoğan cemaatlere düşman” gibi bir söylentiye yol açılmamak gerekirdi.
İkinci gerekçe Süleymancıların hepsi bir değildi. Bir bölümü “devletin vatanın” hükümetin yanındaydı. Çoğunluğu böyle olmasa da hükümetin yanında duran Süleymancı kitle gücendirilebilirdi.
Üçüncü gerekçe ise, bir rivayete göre Tayyip Erdoğan’ın kendisi çocukken Süleymancı kurslara gidip gelmişti. Dahası annesi Tenzili Hanım, Süleyman Efendi’ye muhabbeti olan biriydi, bazı rivayetlere göre Tenzile Hanım Süleyman Efendi’ye bağlıydı. O yüzden kabrinin Süleyman Efendi’nin yanında olmasını vasiyet etmişti. Erdoğan bu duygusal nedenlerle hükümetin aleyhinde olmalarına rağmen onlara müsamaha gösteriyordu. Onlar Fethullahçılar gibi paralel yapı kurmamışlardı, sadece muhaliftiler.
Neden operasyon yapılmıyor sorularına aşağı yukarı bu tarz cevaplar veriliyordu.
Sadece Ak Partililer, Milli Görüş kökenliler, hükûmeti destekleyenler değil, muhalifler de Süleymancılara operasyon yapılması beklentisindeydi. Özellikle Aydınlık gazetesi çevresi, TİP, HKP gibi mitinglerde sık görülen sol partiler, sadece Süleymancıların değil, bütün dini yapıların, tarikatların, cemaatlerin kökünden kazılmasını istiyorlardı. CHP genel itibarıyla bu yönde belirgin bir karşıtlık göstermiyordu ama bu partinin içinde Aydınlıkçılar kadar sert bir Kemalist damar vardı. Hatta YENİ Parti’ye geçen Murat Bakan, Halk TV’de bütün tarikatların ve cemaatlerin kapatılması gerektiğini birkaç gün önce açıkça söyledi.
Milli Görüşçüler Süleyman Efendi’yi sevdiler Süleymancıları sevmediler
Bu süreçte Fethullahçılar, Süleymancılar, Yeni Asyacılar, hükümeti Aydınlık gazetesinin ve Doğu Perinçek’in etkisinde olduğunu iddia eden yayınlar yaptılar, hala yapıyorlar. Onlara göre, Erdoğan’ı yönlendiren Doğu Perinçek’ti, Perinçek karanlık adamdı, derin devletin adamıydı, Erdoğan ona boğun eğiyordu. Oysa ne Erdoğan ne Ak Partililer Perinçek’i ciddiye almazlar. Doğu Perinçek 28 Şubat sürecinde darbeyi büyük bir coşkuyla desteklemiş, hatta Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde “Kılık Kıyafet Devrimi uygulansın” yürüyüşleri yapmıştı. Ama özellikle Fethullahçılar ve Alihan Kuruşi’ye bağlı Süleymancılar, hükümeti Perinçek yönlendiriyor gibi bir imaj vermeye çalışıyor.
Necmettin Erbakan siyasete atıldığında sadece siyasi rakipleriyle mücadele etmemişti. MNP ve özellikle MSP dönemlerinde, Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’ni destekleyen iki büyük cemaat Nurcular ve Süleymancılarla da kıyasıya mücadele etmek zorunda kalmıştı. O yıllarda Yeni Asya çatısı altında olan neredeyse bütün Nurcular, solun ve komünizmin karşısında en büyük parti olan Adalet Partisi’ni böleceği kaygısıyla Ecevit’ten çok Erbakan aleyhinde yayınlar yapıyor, broşürler yayınlıyordu. Benzer şekilde Süleymancılar da Adalet Partisi’nin militanı gibi siyasi faaliyet içinde oluyor, Erbakan’ı yeşil komünist olmakla, Müslümanları bölmekle itham ediyorlardı.
O zamana kadar sadece “Süleyman Efendi’nin talebeleri” olarak bilinen cemaate, halk Süleymancılar adını takmıştı. Bu ad Süleyman Efendi’ye bağlılıklarından çok, Süleyman Demirel’e bağlılıklarından dolayı verilmişti. Süleymancı denince, Demirelci cemaat anlaşılıyordu.
MSP’liler, devamında Refah Partililer geçmişten beri yaşanan bu mücadeleler nedeniyle Said Nursi’yi sevmelerine rağmen Nurcuları, Süleyman Efendi’yi sevmelerine rağmen Süleymancıları sevmediler. Liderleri İslam mücadelesi vermiş, çile çekmiş, zehirlenmiş, işkence görmüş, sürgün edilmişken cemaatleri İslam mücadelesi veren Erbakan’a karşı batılların yanında yer almışlardı. “Said Nursi sağ olsaydı Nurculara, Süleyman Efendi sağ olsaydı Süleymancılara beddua ederdi” diyenler vardı.
Nurcular daha sonra Belediye Başkanlığı döneminde Refah Partili Erdoğan’ı desteklemeye başladılar. Ak Parti döneminde ise Yeni Asya haricinde bütün Nurcular Ak Parti’de yer aldılar, hala destekliyorlar.
Ancak Süleymancılar zamanında Erbakan’a olduğu gibi, Erdoğan’a da yakın durmadılar. Tersine karşılarında kim varsa onun yanında yer aldılar, hatta CHP’yi desteklediler.
Milli Görüşçüler ve Ak Partililer gerçekten de Said Nursi’yi sevdikleri gibi Süleyman Efendi’yi seviyorlardı.
3 Mart 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanunu gereğince medreseler kapatılınca müderrisliği bırakmak zorunda kalan Süleyman Efendi bu kanunla din ilimlerinin ve Kur’an ilimlerinin kaybolmasına sebep olacağını düşünerek arkadaşlarına:
“Efendiler! Hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık, İslam’ın tebliğ memurluğudur” diyor, talebe okutmak gerektiğini söylüyordu.
İstanbul vaizliğine tayin edilmekle beraber o günden sonra talebe okutmayı hayatının gayesi olarak gördü. Fakat okutacak talebe bulunmuyordu. O zor günleri şöyle anlatmıştı:
“Okutma imkânı yoktu fakat okuyan dahi bulamadım. Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. O zaman ümidim kırıldı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Bunun üzerine kızlarımı okutmaya başladım. Sonradan talebe okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, gençler daha sonra geldi.”
Süleyman Efendi bir yandan İstanbul’un değişik camilerinde vaaz ederken, bir yandan da camilerin müezzinliklerinde, apartman bodrumlarında, bulabildiği her yerde talebe okutmaya başladı. Gedikpaşa’daki Azakzade apartmanının bodrumunda, Avukat Osman Bey, Hacı Refik, Mehmet Efendi’yle oluşan halkaya, daha sonra Biletçi Hüseyin Efendi, Tüccar Çırpanlı Mustafa Efendi, Beypazarlı Terzi Ali Bey, Kalaycı Hocalar dahil oldu. Peşinden Topçular’da, Kısıklı’da, Şehzadebaşı’nda halkalar oluştu.
Taksiyle İstanbul’u gezerek Kur’an öğreten Süleyman Efendi
Çok sıkı takibat altında olduğu için sıkça yer değiştirmek zorundaydı. Bir gün Şehzadebaşı’ndaki caminin müezzin odasında, diğer gün Erenköy’de bir talebesinin evinde, öbür gün bir apartmanın bodrumunda, bir sonraki gün bir başka yerde ders okutuyor, Kur’an öğretiyor, nasihat ediyordu.
“Evlâtlarım! Bugün insanların pek çokları vadilerden akan sel gibi cehenneme doğru hızla akmaktadırlar. İnsanlar bu selden kendilerine lâzım olanları kurtarmak için nasıl çırpınırlarsa; biz de ilim ve cihadla cehenneme gitmekte olan bu insanlardan elimizden geldiği kadar kurtarmaya çalışacağız.”
Fakat öyle zamanlar geldi ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkânı kalmadı. Taksi kiralayıp İstanbul’u gezermiş gibi okutmayı denedi. Birkaç talebesi ile Haydarpaşa Gar’ından Ankara istikametine giden trene biniyor, Arifiye istasyonuna kadar ezberden ders okutuyordu. Arifiye istasyonunda iniyor, Ankara’dan gelen trene binerek İstanbul’a kadar okutmaya devam ediyordu.
1930-36 yılları arasında Çatalca’da kiraladığı Halit Paşa’nın Kabakça Çiftliğinde bulabildiği birkaç talebe ile derse başlamıştı. Bir taraftan ders okutuyor, diğer taraftan da Sirkeci’ye gelerek, Anadolu’dan bir liraya çalışmak için gelen gençlere üçer lira vererek okutmak için yanına alıyordu. Kabakça çiftliğinde beş ayrı değirmende talebe okutup derse devam ederken bu durumdan şüphelenen polisler bu kadar gencin çalışmasında bir iş var diyerek takibe aldılar. Çünkü Süleyman Efendi, talebeleri işçi olarak gösteriyordu.
Süleyman Efendi bu takipten kurtulabilmek için talebeleriyle oraya 20 km uzakta olan Kuşkay dağına gitmek zorunda kaldı. Eşya ve kitaplar sırtlarında oldukları halde orada bir kulübede derse yine devam ettiler. Ancak bunu haber alan jandarmalar Süleyman Efendi’yi Kur’an öğretirken yakaladılar.
Süleyman Efendi daha sonra Lüleburgaz’da pancar çiftliği kiraladı, çapa adı altında talebe okutmaya devam etti. Ardından Anadolu’ya geçerek Konya Ereğlisi kırlarında ve Toros dağlarının tepelerinde kurduğu mandıracılık aracılığıyla talebe okutmakla meşgul oldu. 1936 yılı yaz mevsiminde talebesi ve damadı olacak Kemal Kaçar ile tanıştı. Kaçar talebe organizasyonunda en büyük yardımcısı oldu.
Ancak ne yapsa takip ve tevkiflerden kurtulamıyorlardı. 1939 yılında bir gün evinden alınarak İstanbul Emniyeti Birinci Şube’ye getirildi. Oradaki üç günlük işkenceye dostları ve yakınları da ortak edildi. Ama mahkemeye çıkarıldığında Birinci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından salıverildi.
Takibatlar devam ettiği için sürekli yer değiştiriyor, çiftliklerde, tarlalarda, trenlerde dini tedrisat vermeye devam ediyordu.
1946 yılında Sivas’taki askeri birliğe İsmet İnönü imzasıyla ‘Süleyman Hilmi Tunahan ismindeki bir zât kiralamış olduğu tren vagonlarında dinî tedrisat yapmaktadır. Derhal araştırıp, yakalanıp tevkif edilmesi..’ emri gönderilmişti. Bu emir üzerine çavuş İbrahim Baştürk’ün emrine 20 asker verildi. Divriği’ye yakın bir istasyonda iki vagonun devamlı beklediğini görünce, tren istasyon şefinin yanına gittiler. Arama emrini göstererek bu vagonları arayacaklarını söylediler. İstasyon şefi biraz panikleyerek ‘o trenler arızalı, onlarda bir şey yok’ dedi.
İbrahim Baştürk yanındaki askerleri dışarı çıkardı ve kendisine: ‘Gerçekten eğer bu zât bu vagonlarda ise ikimiz beraber gidelim, haber verelim, tedbirini alsın. Ben de bir Nakşî evlâdıyım’ dedi. Böyle deyince istasyon şefi biraz rahatladı. Askerleri oradan uzaklaştırdıktan sonra ikisi tren vagonuna doğru gitti. Vagonun birinde yataklar, çuvallar içinde kuru peksimetler vardı. Diğer vagonda da Süleyman Efendi otuz kadar talebesiyle dinî tedrisat yapıyordu. İbrahim Baştürk tebligatı arz etti: ‘Efendim, böyle bir durum var. İki gün sonra bizim görevimiz bitiyor. Biz kışlaya döneceğiz, yeni ekipler vazifelendirebilirler. Siz tedbirinizi alınız’ dedi.
Süleyman Efendi çok memnun oldu. ‘Evlâdım, çok büyük hizmet ettiniz, Allah razı olsun’ diye dua etti. İbrahim Baştürk askerleri alıp oradan ayrıldı.
1950’lere gelindiğinde oluşan serbestlik havası içinde, dini faaliyetler kısmen rahatladı. 1951’de Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in Çamlıca’daki evinin birinci katında ilk Kur’an kursu açıldı. İlk resmi Kur’an kursu ise 1952’de Aziz Mahmud Hüdai’nin çilehanesinin yanında bulunan bir binada Üsküdar Müftülüğüne bağlı olarak faaliyete geçti.
1950’lerde, Süleyman Efendi ilerlemiş yaşına ve şekerden rahatsız olmasına rağmen, kış günlerinde bile Kısıklı’daki evinden çıkıyor, iki tramvay, bir vapur ve dört yerde yaya yürüyerek Şehzadebaşı Taştekneler’deki derslerine gidiyordu. 1954 yıllarında cuma ve pazar günleri hariç her sabah Kısıklı’dan Bulgurlu’ya yürüyüp, 6-8 saat gençlere ders vermeye devam etti.
DP İçişleri Bakanı Namık Gedik’in zulmü
1956’larda tekrar baskı ortamı oluşmaya başlamıştı. Destekledikleri Demokrat Parti’nin İçişleri Bakanı Namık Gedik, cemaat ve tarikatlara nefes aldırmıyor, CHP’nin o yıllarda yaptığı sert muhalefetten çekinen Menderes, ona müdahale edemiyordu. Said Nursi ve Nurcular, Süleyman Efendi ve Süleymancılar, diğer cemaatler ve tarikatlar hapishanelere atılıyor, sürgünlere gönderiliyordu.
1957’de Bursa Ulucamii’nde Kütahya Tavşanlı’dan Akif Efendi adlı bir şahsın taraftarları kılıçla ortaya atılıp Süleyman Efendi’nin Mehdi olduğunu haykırdılar, müdahale edenlere de saldırdılar. Yakalandıkları vakit kendilerini Süleyman Efendi’nin gönderdiğini söylediler. Bu olay üzerine Süleyman Efendi, Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceli sorgunun ardından tutuklandı.
Süleyman Efendi, 69 yaşında olmasına rağmen 59 gün Kütahya hapishanesinde tutuldu. Kendisi, Kemal Kaçar ve içeride olan talebeleri ağır eziyetlere maruz kaldılar. Mahkemede Süleyman Efendi tarafından gönderildiklerini iddia eden kimseler, Süleyman Efendi’nin “hazirundan hangisi olduğu”nu bilemediler ve Hakim tarafından kovuldular. Süleyman Efendi 29 Ağustos’ta kefaletle serbest bırakıldı ve 8 Kasım’da beraat etti.
Süleyman Efendi, yüksek derecede şekerden dolayı 16 Eylül 1959 tarihinde 71 yaşında iken vefat etti. Hastalığının ağırlaştığı günlerde hükümetin izniyle Fatih Camiinde Fatih türbesinin yanına defnedilmesi kararlaştırılmıştı. Ancak İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emriyle Karacaahmet mezarlığında açtırılan mezara gömülmesi için yakınlarına baskı yapıldı. Cenazesi Altunizade Câmii’nin musalla taşında saatlerce bekletildi. Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermedi, Altunizade’den büyük bir cemaatle yola çıkan cenaze, yolu kesilerek Karacaahmet istikametine döndürüldü. Cenaze sahipleri bu karara rıza göstermek zorunda kaldılar ve Süleyman Efendi’yi Karacaahmet mezarlığına defnettiler.
Süleymancıların Kemal Kaçar döneminde siyasileşmesi
Süleyman Efendi’nin biri erkek, ikisi kız üç çocuğu vardı. Oğlu Faruk, erken yaşta vefat etmişti. Kızlarını adı Bedia ve Ferhan’dı. 1936 yılında Süleyman Efendi ile tanışan Kemal Kaçar, 1944 yılında Süleyman Efendi’nin büyük kızı Bedia Hanım ile evlendi. Süleyman Efendi 1959’da vefat edince cemaatin lideri oldu.
Kemal Kaçar, 1965’te Millet Partisi’nden, 1969’da da Adalet Partisi’nden Kütahya milletvekili seçildi. Bu dönemden itibaren cemaat siyasileşti ve her biri Adalet Partisi’nin militanı gibi faaliyet göstermeye başladı. Toplumdan uzak, kapalı, dua ederken avuçları bitişik yapan, kadınlarını Hacca göndermeyen, Cuma ve Bayram namazlarını yurtlarda kılan ve halkın verdiği isimle Süleymancılar adını alan cemaat, CHP kadar Erbakan’ın partisi MSP’ye de düşman bir yapıya dönüştü.
Kemal Kaçar, 12 Eylül darbesi olduğunda bir buçuk yıla yakın Antalya’da tutuklu kaldı. Askeri yönetim 1982’deki anayasa referandumunda “Evet” oyu vermesi karşılığında cemaatin mal varlıklarına el konulmayacağını söyledi. İşkencelerden ve evinde yaptığı konuşmaların kasetinin önüne konulmasından sonra kabul etmek zorunda kaldı. Yeni partiler kurulunca 1983’de MDP’yi, 1987 seçimlerinde ANAP’ı desteklediler. 1991 seçimlerinde Doğru Yol Partisi’nin yanında oldular, cemaatin önde gelen isimlerinden İsmail Amasyalı DYP Kocaeli listesinden milletvekili seçildi.
1995 seçimlerinde yeğeni Arif Ahmet Denizolgun Antalya’dan Refah Partisi milletvekili adayı olunca yıllarca mücadele ettikleri Erbakan’ın Refah Partisi’ni destekleme kararı aldılar. 2000 yılında vefat eden Kaçar’ın cenazesi, bir milyona yakın kişinin katılımıyla Karacaahmet Mezarlığı’nda, Süleyman Efendi’nin hemen yanı başındaki kabrine defnedildi.
28 Şubat sürecinde Bakan yapılan Süleymancı Arif Ahmet Denizolgun
Süleymancıların RP’yi desteklemesi ve Arif Ahmet Denizolgun‘un RP macerası uzun sürmedi. Arif Ahmet Denizolgun 28 Şubat sürecinin kurdurduğu Mesut Yılmaz Başbakanlığındaki Anasol-D hükümetine Ulaştırma Bakanı olarak atandı. 28 Şubat bütün cemaatlere, tarikatlara karşı yapılmışken bir Süleymancı Bakan yapılmıştı. Oğlu olmayan Kemal Kaçar’ın vefatından sonra Arif Ahmet Denizolgun cemaatin yeni lideri oldu.
Süleyman Hilmi Tunahan’ın küçük kızı Ferhan Hanım, Hüseyin Kamil Denizolgun ile evlenmiş, bu evlilikten Mehmet Beyazıt Denizolgun, Arif Ahmet Denizolgun ve Gülderen Kuriş dünyaya gelmişti. Cemaat liderliği için iki erkek kardeşten küçük olanı Arif Ahmet Denizolgun tercih edilmişti. Anneleri Ferhan Hanım’ın tercihi de böyleydi.
Ama ağabey Mehmet Beyazıt Denizolgun bunu kabullenmedi. Kardeşi cemaatin lideri ilen kendisi Ak Parti’nin kurucular kurulu üyeleri arasında yer aldı. Onun Ak Parti’de siyaset yapmaya başlamasıyla, cemaatteki pek çok isim Ak Parti’ye üye olmuştu. Ancak Arif Ahmet Denizolgun’a bağlı Süleymancılar, bu isimleri engellemek için binlerce “Bu kişileri aday yapmayın!” faksları çektiler. Lider Arif Ahmet Denizolgun, abisinin kendisine rakip olmasını istemiyordu. Mehmet Beyazıt Denizolgun 2002 seçiminde milletvekili seçilirken Arif Ahmet Denizolgun Anavatan Partisi’nden aday oldu ama kazanamadı. Bu cemaatte büyük hayal kırıklığına yol açtı. Arif Ahmet Denizolgun, onca uyarılara, gönderilen fakslara rağmen abisini milletvekili yapan Erdoğan’a düşman oldu.
2007 seçiminde Arif Ahmet Denizolgun bu defa DYP ile birleşen Demokrat Parti’den Antalya 1. sıra adayı oldu. Fakat yine seçilemedi. İki seçimde de kazanamaması, lideri olduğu cemaatin sanıldığı kadar güçlü olmadığı veya liderini dinlemediği yorumlarına yol açtı. Yeniden milletvekili seçilen Mehmet Beyazıt Denizolgun ise bir yandan kurslar ve yurtlar açıyordu. Liderliğin onun hakkı olduğunu düşünenler, yanında yer alıyordu. İki kardeş cemaati bölmüştü.
Diğer Süleymancılardan ayıran sembol: Mavi Takkeler

2009 yerel seçimlerinde Süleymancılar, Antalya’da Ak Parti’nin karşısında ilk kez CHP’yi destekledi. Ancak bu destek tabanda şok etkisi yaptı ve büyük tepki gördü. Süleyman Efendi’nin “CHP’ye bırakın oy vermeyi, muhabbet beslemek bile imanı götürmeye kafidir” sözleri dilden dile dolaştı, yazılar yazıldı. Tüm tepkilere rağmen cemaat 2014 seçimlerinde de Antalya’da CHP’ye olan desteğini sürdürdü. Çünkü hükümet ile Fetullahcıların kavgası başlamış, 17-25 Aralık süreci yaşanmış, Fethullahçıların artık Ak Parti karşıtı olmasıyla, büyük oy kaybı yaşanacağı kanaati oluşmuştu. Fakat Ak Parti oyunu %38,4’e çıkardı, CHP %23’de kaldı. Fetullahçıların ve Süleymancıların desteği CHP’ye %1 bile artış getirmemişti. Aynı yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu desteklediler.
İki kardeşin kamuoyuna yansıtmamaya çalıştığı mücadele 2016 yılına kadar sürdü. 15 Temmuz darbe girişiminde Arif Ahmet’in liderlik yaptığı grup, “Sokağa çıkmayın, askere karşı gelmeyin” mesajlaşmaları yapınca, Süleymancılar “İkinci FETÖ” muamelesine maruz kaldılar. 8 Eylül 2016’da Arif Ahmet Denizolgun vefat etti. Cenaze töreninde ilk kez toplu halde mavi takke taktılar. O günden itibaren mavi takkeler, kendilerini diğer Süleymancılardan ayrı gösteren bir sembol oldu. Cemaatin liderliğine Ferhan Hanım’ın kızı Gülderen Kuriş’in oğlu Alihan Kuriş getirildi. Mehmet Beyazıt Denizolgun, kardeşinin ölümünün şaibeli olduğunu iddia ederek Alihan Kuriş’i suçlamaya başladı.
Mehmet Beyazıt Denizolgun ve oğlu Fatih Süleyman Denizolgun onlara Kurişi cemaati adını verdiler ve dünyanın en büyük terör grubu olarak itham ettiler.
Mehmet Beyazıt Denizolgun hastalıklarla boğuşması nedeniyle oğlu Fatih Süleyman Denizolgun bayrağı devraldı ve 2018 yılında Ak Parti’den milletvekili seçildi. Alihan Kuriş ise siyasetle ilgili görünmedi ama cemaatini Ak Parti hariç diğer partilere oy vermeye yöneltti.
2018 Genel Seçimleri’nde Meral Akşener ve İYİ Parti’yi desteklediler. Yerel seçimlerde ise Ak Parti’nin karşısındaki en güçlü aday kimse ona oy verdiler. Örneğin İstanbul, Ankara ve Antalya’da CHP desteklenirken, Güneydoğu’da HDP’nin desteklendiği iller bile oldu. Bu karar da cemaatin içinde çeşitli tepkilere yol açtı.
CHP’ye oy vermekle Ak Parti’den intikam aldık
2019 yerel seçimde, Alihan Kuriş’in mavi takkeliler cemaati, İstanbul’da CHP adayı Ekrem İmamoğlu’na destek verdi ve bu desteği ifade eden yazılı talimatı herkese gönderdi. Geçmişinde Süleymancılık olduğu söylenen İmamoğlu’nun kazanması Alihan Kuriş’in cemaatinde büyük bir sevince yol açtı. Dualar edildi, kurbanlar kesildi. Seçimden sonra yaptığı bir konuşmada, “CHP’ye oy vermekle Ak Parti’den intikam aldık, Üsküdar’ı, Şile’yi, Tuzla’yı, Antalya’yı biz kazandırdık” dedi.

Bu seçimden sonra Antalya’da Süleymancı yurtların ve kursların kurban toplamaları yasaklandı. Yardım amaçlı düzenledikleri kermesler jandarma tarafından basıldı. Özellikle Anadolu’da “Süleymancılara kurban derisi yok” kampanyası yaygınlaştı ve etkili oldu. Artık çoğu evden kurban derisi alamadıkları gibi, gittikleri kapılarda hakaretlere uğruyorlardı. Yaptıkları kermesler de tepki görüyor, bazı yerlerde talan ediliyordu. Kurslara, yurtlara ve okullara eskisi gibi öğrenci gönderilmiyor, sadaka-bağış-zekat gibi yardımlarda büyük düşüş yaşanıyordu.
Sonunda yıllarca beklenen ama bir türlü gerçekleşmeyen operasyon geldi. Bir yıldır sabırla üzerine çalışılan ve Alihan Kuriş Türkiye’ye gelince düğmeye basılan Süleymancıların mali yapısına yönelik operasyon gerçekleşti.
Alihan Kuriş’in Süleymancılarının diken üstünde beklediği operasyon kadar, Kuriş’in başka bir evde gizli bölmede yakalanması büyük şoka neden oldu. Operasyonu bekliyorlardı ama Kuriş’in yakalanacağını beklemiyorlardı.
Bu operasyon Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek iddianamesiyle Özgür Özel’e, Ekrem İmamoğlu’na ve YENİ Parti’ye nasıl bulaşacak merak ediliyor.














