İsmail Fatih Ceylan yazdı: 12 Eylül darbesinde cemaat ve tarikatlar

12 Eylül 1980 sabahın erken vakitlerinde, radyoda İstiklal Marşı ve Harbiye Marşı çalıyordu. Sokaklarda ise askerler vardı. Kimi yerlerde tanklar gezerken, tank sesine uyananlar ürkerek pencereden dışarıya bakıyordu. Radyodan sık çalınan Harbiye Marşı sonrası bazen Mehter Marşı, en çok da Hasan Mutlucan’dan türkü sesi duyuluyordu.

“Yine de şahlanıyor aman, kolbaşının yapdım da kıratı

Görünüyor yandım aman, bize de sefer yolları.”

Sonra arada Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve arkadaşlarının ülke yönetimine el koyduğu haberini veriyordu.

Herkes gibi Erbakan’ın partisi Milli Selamet Parti’liler (MSP) de kaygılıydı. Bu askeri darbenin kendilerine yönelik yapıldığını düşünüyorlardı. MSP böyle hızını almışken, Konya’da 200 bini aşkın bir kalabalıkla Kudüs mitingi yapılmışken, MSP tam iktidara doğru yürüyorken askeri darbe gelmişti. Son zamanlarda gördüğü ilgiyle iyi oy alacağı belli partinin önü yine kesilmişti.

12 Eylül darbesinde cemaat
İsmail Fatih Ceylan yazdı: 12 Eylül darbesinde cemaat ve tarikatlar

En büyük kaygıları, yine 27 Mayıs benzeri bir darbenin olmasıydı. Yine Yassıada mahkemeleri kurulur muydu? Mehmet Zahid Kotku, Sami Efendi, Mahmut Edendi gibi hocaefendilere, lider Necmeddin Erbakan’a, partililere bütün cemaatlere bir şey yaparlar mıydı? Siyonistler, dış güçler, millet iradesini hazmedemeyen generaller, sermaye ve medya yine yapmışlardı yapacaklarını.

İstanbul Fatih İskenderpaşa, önemli MSP’lilerin yaşadığı ve Milli Görüş’ün temelinin atıldığı semtti. O semtte yaşayanlar 12 Eylül sabahında İskenderpaşa camiine hüzünle bakıyorlardı. Camii avlusu ve sokak ıssızdı, ağaçların sararmış yaprakları dökülüyordu. Mehmet Zahid Kotku, Hac’daydı, tam da bugünlerde dönecekti hacıdan.

Arada askerler ve askeri araçlar sokaklarda geziyordu. O askerlerin her an kapılarını çalacağını endişesi hemen her evde vardı.

Aslında sadece MSP’liler değil, diğer partililer de benzer düşünceler içindeydi. Daha bir gün önce, Ankara kulislerinde darbe söylentilerinin doruğa ulaştığı gün olmuştu. Meclis koridorlarında tedirgin sorular genellikle bu konuya dönüktü. Çeşitli parti yönetici ve milletvekillerinden gazetecilerin telefonları aranıyor, askerle arası iyi olan gazetecilerden bu konuda gelişme olup olmadığına dair sorular soruluyordu.

BBC: “Nihayet gerçekleşti”

O gün gazetelerde Ankara’da kurşuna dizilen ikisi kardeş dört, Fatsa’da üç, Malatya’da iki olmak üzere yurtta toplam 17 kişinin öldürüldüğü haberleri manşetti. Ayrıca, İstanbul’da Tekel’in satış kamyonu soyulmuş, Siirt’in bir köyünde yiyecek çuvalları içine gizlenen bomba patlamış, beş kişi ölmüştü. Ve TBMM dün de toplanamamıştı.

Aynı akşam 12 Eylül 1980 gününe girildikten sonra saat 02.15’te Ankara’da tank sesleri duyulmaya başladı. Tank paletlerinin asfaltla buluştuğu yerden çıkan gıcırtı sesleri, kulak tırmalayarak gecenin sessizliğini yırtarken, Çankaya’ya tırmanıyor, sonra Oran’a doğru kıvrılıyorlardı.

TRT’nin, TBMM’nin Meclis’le Jandarma Komutanlığı’nın arasında da tanklar dizilmişti. Askerle arası iyi olan kimi gazeteciler sıkıyönetimden bir albay ile görüştüklerinde “Saat 04.00’te radyoyu dinleyin!” diyordu.

Saat 02.55’te ise birden telefonlar kesilmişti.

Saat 04.00 olduğunda radyonun başına çökenler, önce İstiklal Marşı, arkasından Harbiye Marşı dinlediler. Sonra, “12 Eylül, Cumhuriyeti Kollama ve Koruma Harekâtı” dolayısıyla yayımlanan bir numaralı bildiri okunmaya başladı.

“Yüce Türk Milleti” diye başlıyordu darbecilerin bildirisi:

“Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur…”

Çok geçmeden Erbakan ile Türkeş’in gözaltına alınıp Uzunada’ya, Demirel ile Ecevit’in Hamzakoy’a gönderileceği haberleri kimi gazetecilere fısıldandı. “Gözaltı değil” diyordu Genelkurmay’dan bir yetkili.

“Bir kere gözaltına alınmadılar. Dört siyasî partinin liderini emniyete aldık. Bir şey olmasın diye, emniyet amacıyla… Bunun gözaltına almayla bir ilgisi yok. Üstelik ‘Eşlerinizi de beraberinizde götürebilirsiniz’ dedik. Eşlerini de götürecekler. Erbakan ile Türkeş İzmir’de Uzunada’da, Demirel ile Ecevit, Gelibolu’daki Hamzakoy’a kampa gidecekler.”

İngiliz BBC, ertesi günü darbe haberini şöyle verdi:

“Nihayet gerçekleşti. Ve bu akşam Demirel, Ecevit ve diğer Türk politikacıları, resmî deyimle, Ordu’nun ‘güvencesi ve gözetimi’ altında ilk gecelerini geçiriyorlar. Bu, hiçbiri için de sürpriz olmadı…”

Erbakan’ın kapısında bir yüzbaşı

İsmail Fatih Ceylan yazdı: 12 Eylül darbesinde cemaat ve tarikatlar

12 Eylül 1980 Cuma sabahı saat 05.30’da bir yüzbaşı bir grup askerin başında Necmeddin Erbakan’ın Ankara Yukarı Ayrancı’da Güven Sokak’taki evinin önündeydi. Kapıyı çaldı ve elindeki mektubu uzattı. Erbakan aldığı mektubu okudu:

“Sayın Necmeddin Erbakan,” diye başlayan mektubun sonunda şu satırlar vardı:

“Geçici bir süre gideceğiniz adres, aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenlik için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz. Bu talimat ile belirtilenler dışındaki tutum ve davranışlarınız suçtur.

İmza: Orgeneral Kenan Evren. Genelkurmay ve Güvenlik Konseyi Başkanı.”

Erbakan gayet sakin ve soğukkanlı bir şekilde mektubu okudu ve müsaade isteyerek hemen hazırlandı. Eşi Nermin Hanım’a, bir yaşındaki oğlu Fatih’i ve diğer kızlarını emanet ederken, Nermin Hanım kucağında bebeğiyle eşini havaalanına uğurladı. Havaalanında Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit eşleriyle birlikteydi. Alparslan Türkeş bulunamamıştı, yoktu. Güven Partisi’nin (GP) lideri Turan Feyzioğlu havaalanına çağırılmamıştı. GP’nin ihtilâli yapan askeri kadroya çok yakın işbirliği içinde olduğu söyleniyordu.

Eşleriyle birlikte havaalanında bulunan Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, bu ortamda bile birbirleriyle konuşmamaya, göz göze gelmemeye çalışıyorlardı. Uçakta Nazmiye Hanım ile Demirel, Rahş̧an Hanım ile Ecevit’i askerler karş̧ılıklı koltuklara bilerek oturtmuşlardı.

Uç̧uş̧ boyunca Ecevit, Demirel’le yüz yüze gelmemeye çalışırken, Demirel ikide bir cebinden hiç̧ eksik etmediği Anayasa kitapçığını ç̧ıkarıp sallayarak söyleniyordu:

“Kardeşim, bu (darbe) bunun neresinde yazıyor, neresinde?..”

Uçak önce İzmir’de Erbakan’ı bıraktı, sonra Demirel ve Ecevit’i bırakmak için Çanakkale’ye yöneldi.

Gazetelerin promosyonu: Kenan Evren posterleri

Gazeteler, gazeteciler, sanatçılar, köşe yazarları daha ilk günden darbeyi alkışlamakla, Evren’i pohpohlamakla meşguldü. Gazetelerin bir köşesi 12 Eylül’den beri Atatürk’ün sözlerine ayrılmıştı. “İstikbâl göklerdedir”, “Beni Türk hekimlerini emanet edin”, “Beni görmek demek bemehal beni görmek demek değildir” gibi sözler her gün yayınlanıyordu. Promosyon olarak Türk bayrağı ve Kenan Paşa posterleri veren gazeteler vardı.

Ayrıca halkın büyük bir çoğunluğu, günde belki yirmi kişinin öldürüldüğü, insanların sokaklara çıkamadığı anarşiyi önlediği için darbeyi destekliyor, meydanlarda alkışlıyor, kahvelerde ve bazı evlerin penceresinde Kenan Evren’in posterlerini asıyordu. Kenan Evren Van’da yaptığı mitingde meydanda beklemediği kadar büyük bir kalabalık görünce şaşırmış, artık her şehirde miting yapmaya başlamıştı. Üstelik Evren dinden, İslam’dan, Kur’an’dan, kendisinin de hoca çocuğu olduğundan bahsediyor, ayetler hadisler okuyordu. Bu da bazı tarikat ve cemaatler başta olmak üzere, muhafazakâr kesimin çoğunu memnun etmişti.

Aynı Kenan Evren Atatürkçülüğü yeniden canlandırıyor, her yere Atatürk heykeli dikiyor, okullarda din dersi kitaplarında bile Atatürk’ün hayatına yer veriliyordu. Bu da laik, seküler, Kemalist kesimi memnun ediyordu. Bazılarına göre İslam diniyle Atatürk’ü barıştırıyordu Kenan Evren.

12 Eylül’ü ilk kutlayan Anayasa Mahkemesi Başkanı

İsmail Fatih Ceylan yazdı: 12 Eylül darbesinde cemaat ve tarikatlar

18 Eylül 1980’de yapılan yemin töreninde Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası Beethoven’in Beşinci Senfonisi’ni çaldı. Millî Güvenlik Konseyi başkan ve üyelerini ilk kutlayan Anayasa Mahkemesi Başkanı oldu.

“Anayasa’yı yerle bir eden darbecileri, ilk kutlayan Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı…” Şevket Müftügil’di.

Ertesi günü Bülent Ecevit, Yüksel Çakmur aracılığıyla Cumhuriyet gazetesine bir mesaj gönderdi. Ecevit bu mesajında “Ordu müdahalesi kaçınılmaz duruma getirildi” diyordu. “Yapılan müdahale ordunun kusuru değil. Ordu icbar edildi. Şu sırada bu gelişmelere karşı bir mücadele açmak da yararsızdır. Türkiye’nin bu duruma getirilmesinde ordunun bir kusuru yoktur. Orduyu karşımıza almadan ve tedirgin etmeden mücadelemizi sürdürmeye çalışmalıyız.”

Hasan Cemal ile yaptıkları telefon görüşmesinde, aynı görüşü dile getirdi. Ecevit, “Askerleri eleştiremeyiz” diyordu. Hasan Cemal günlüğüne şu notu düştü:

“Ecevit… Bir solcu… Darbe yapan, kendisini hapse atan “asker”e hâlâ toz konduramıyor.”

12 Eylül’ün cemaatlere etkisi

Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatından sonra Nur Hareketinin 60’lı yıllardaki geniş yelpazeli kadrosu, 70’li yıllarda Yeni Asya gazetesinin cemaati koordine etmesiyle dönemin en güçlü cemaat hareketine dönüştürmüştü. Ancak zamanla Erbakan’ın parti kurması nedeniyle gazetenin Demirel’i savunup Erbakan’ı sürekli eleştirmesi, Anadolu’daki nurcu tabanın bir kısmını bazı ağabeyler önderliğinde bu yapıdan ayrı hizmet anlayışını tercih etmesine yol açmış, cemaatte ayrılıklar başlamıştı, Yeni Asya, 80’li yıllara Üç Mehmetler’in Kutlular, Fırıncı ve Birinci önderliğinde girmişti.

Gazetenin siyasetle fazla meşgul yayın yapması, bazı Nurcuların Demirel’in mitinglerine katılarak “Nurlu Demirel” pankartları taşıması rahatsızlık veriyordu ve Said Nursi’nin ilk kuşak talebeleri saff-ı evveller, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram, Abdülkadir Badıllı, Hüsrev Altınbaşak, Mehmet Feyzioğlu, Said Özdemir gibi önemli isimler gazeteden uzak duruyorlardı. Yeni Asya ekibi, bu tarzın Zübeyri tavır olduğunu söylerken, bazı ağabeyler Zübeyir Gündüzalp’in de ömrünün son zamanlarında bu tavırdan rahatsız olduğunu dile getiriyor, “Bizim işimiz Risale okutmak, tanıtmak, siyaset çığırtkanlığı yapmak değil” diyorlardı. Yeni Asya camiasının önemli isimlerinden Erzurumlu Mehmet Kırkıncı Hoca da aynı noktaya gelmişti.

Mehmet Kırkıncı, herkesle irtibatı olan ve sözü geçen, ağırlığı olan bir isimdi. Demirel ile çok yakın görüştüğü ve Demirel’in de ona hürmet gösterdiği biriyken, son zamanlarda Demirel’i samimi bulmadığını söyler olmuştu. Onun bu tavrından rahatsız olan ve yayınlanması için gönderdiği yeni kitaplarını basmama kararı alan Yeni Asya’ya karşı artık mesafeliydi.

Erzurum’da eşkıya tipli insanların, Samandağ Alevilerinin ve Suriye Nusayrilerinin ortalıkta göründüğü, Kırkıncı Hoca cemaatinin ileri gelenlerini öldürecekleri söyleniyor, bir tedirginlik yaşanıyordu. Gerçekten de takip edenler olduğu anlaşılınca garnizon komutanından yardım istenmesi gündeme geldi. Daha önce polis ve jandarmadan mustarip olan Erzurum cemaati, şimdi askerden yardım isteyecekti. Nurcular tarihinde bir ilkti bu.

Mehmet Kırkıncı Hoca’nın kardeşi Musa Kırkıncı ile Ahmet Polat garnizona gidip komutana durumu anlattılar. Garnizon komutanı Nurcu bir cemaatin kendilerine gelmesine şaşırsa da onları çok iyi karşılamış, yer göstermiş ve onlara koruma tahsis etmişti.

Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra 12 Eylül darbesi gerçekleşti.

İstanbul merkezli Yeni Asya 12 Eylül’ü öfkeyle karşılarken, Erzurum grubu sevinçle karşıladı. Selimiye yurdunda anarşistlerin takipleri ve tacizleri yüzünden huzursuz gece geçiren Kırkıncı Hoca, sabah namazına hazırlanırken aldı darbe haberini. Vahdet, “Müjde Hocam ihtilal oldu” diye getirdi haberi.

AP milletvekilliği de yapmış olan Osman Demirci Hoca:

“Nasıl bir ihtilal?” diye sordu.

“Nasıl olursa olsun. En kötü ihtilal şartları bile bu halden iyidir” diye karşılık verdi Kırkıncı Hoca.

Radyodan “Arş ileri!” marşını duyunca, çalan marştan “Güzel bir ihtilal” olduğu kanaatine vardılar. Konuşmaya başlayan Evren’in sözlerinden, darbenin sola ve anarşiye yönelik olduğu hükmü verdiklerinde iyice rahatladılar.

Fethullah Gülen 12 Eylül’ü Evren’in bacanağından öğrendi

Yeni Asya cemaatinden ayrılıp etkili vaazlarıyla kendi cemaatini oluşturan ve gün geçtikçe cemaati büyüyen Fethullah Gülen de darbeyi önceden haber almıştı. Fethullah Gülen’in en yakın isimlerinden Latif Erdoğan’ın anlattıklarına göre, Kenan Evren’in bacanağı Yakup Hacıhabiboğlu Fethullah Gülen’i tanırdı. Bazen vaazlara da gelir giderdi. İhtilal olunca Ankara’ya gitmiş, Evren’e birkaç vaaz kaseti götürüp dinletmiş. Gülen’in Latif Erdoğan’a söylediğine göre, “Evren, müspet veya menfi hiçbir şey söylememiş.”

Yine Latif Erdoğan, “Başka bir özel sohbette Gülen, Evren’in (bacanağına) ‘Madem öyle, şimdilik ortada gözükmesin’ dediğini” de nakletmişti.

Ama yaygın olan rivayete göre, Kenan Evren’in bacanağı Yakup Hacıhabiboğlu 12 Eylül darbesinin olacağını Fethullah Gülen’e haber vermiş, darbe olunca vaaz kasetleriyle Evren’in yanına gitmiş, Gülen’in MSP’lilerle ve diğer tarikatlarla ilgisi olmadığını, Erbakan’dan hazzetmediğini, ihtilali ülke yararı gördüğünü ve desteklediğini, amacının sadece öğrenci yetiştirmek ve eğitime hizmet etmek olduğunu söylemişti. Evren’in, bazı Nurcu gruplar gibi Fethullahçıların da yanında olmasını faydalı olduğunu düşünerek, “ortada gözükmesin” dediği anlatılır.

Başka bir rivayete göre, darbenin bir gün öncesi 11 Eylül günü, Fethullah Gülen’in iki ziyaretçisi vardı. Biri Suat Yıldırım, diğeri Sızıntı dergisi yazarı ve cemaatin sonraki yıllarda açacağı Erkul Kolejleri’nin sahibi Dr. İbrahim Erkul’du. Gülen’in bir sohbetinde anlattığına göre konukları o gün darbe olacağını haber verdiler.

Sonuçta darbeyi önceden öğrenen Gülen, 11 Eylül’den itibaren 25 gün izne çıktı. Sıkıyönetim Komutanlığı, darbeden sonra Fethullah Gülen’i gözaltına almaya geldi ancak Gülen evde bulunamadı. Bunun üzerine hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Darbenin ilk günlerinde Gülen önce Isparta’ya geçti. Sızıntı Dergisi için yazdığı artık herkesçe bilinen “Son Karakol” yazısını burada yazdı:

“Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

Kemal Kaçar’ın önüne evdeki konuşmalarının kaseti konunca

Darbeci Kenan Evren yönetimi, ileride yapmayı düşündükleri Anayasa oylamasını düşünerek cemaatlerin desteğini almak için bazı yöntemler uyguluyordu. Nurcular kadar halkı etkiledikleri bilinen Süleymancılar cemaati de hedefleri arasındaydı.

Süleymancılar da Yeni Asyacılar gibi AP’yi ve Demirel’i destekleyen bir cemaatti. Süleyman Efendi’nin adını taşıdığı için Demirel’e ayrı bir muhabbetleri vardı. Onlar da AP mitinglerine katılıyorlar, seçimlerde aktif görev alıyorlardı. Süleymancı yurtları seçim dönemlerinde AP seçim ofisi gibi faaldi. Özellikle kırsal kesimde çok etkililerdi. 12 Eylül darbesine karşı oldukları bilindiği için 12 Eylül yönetiminin hedefi olmuşlardı.

Süleymancıların lideri AP Milletvekili Kemal Kaçar, 12 Eylül darbesinin ardından yakalandı ve bir buçuk yıla yakın Antalya’da tutuklu kaldı. Askeri yönetim 1982’deki anayasa referandumunda “Evet” oyu vermesi karşılığında cemaatin mal varlıklarına el konulmayacağı vaadinde bulundu, Kemal Kaçar kabul etti. Ancak o vaatten çok, Kemal Kaçar’ın gördüğü işkenceler etkin olmuştu.

İşkencelere belki yine dayanabilirdi, fakat evinde yaptığı mahrem konuşmalarının kaseti önüne konulunca şoka uğradı.  Normalde darbeye karşı olmasına rağmen, darbecilerin teklifini kabul etmek zorunda kaldı.

12 Eylül Nurcuları bölüyor

12 Eylül, Nurcuları genel anlamda ikiye bölmüştü. Yeni Asya grubu darbeye karşı tavır alırken, diğer Nurcular Kırkıncı Hoca’nın önderliğinde karşı tarafta yer almıştı. Daha önceden gelen kırgınlıklar, artık ayrı saflarda yer almaya yönelik bir ayrışmaya dönüşmüştü.

Bu sebeplerle zayıflayan münasebetler, darbeyle kopmaya dönüşmüştü. Bu ayrılığa bir çözüm bulmak zor görünüyordu. Abdullah Yeğin, Said Özdemir gibi ağabeyler daha önce farklı hizmet tarzına yöneldikleri için ayrılmışlardı. Hulusi ve Mehmet Feyzi gibi ağabeyler ise görüş belirtmiyorlardı. O yüzden gözler Mustafa Sungur, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram’a yönelmişti. Fakat onlar da, bir araya gelip açık bir tavır ortaya koymuyorlardı.

Kırkıncı Hoca ise ortaya koyduğu tavrı anlatabilmek için geziye çıkmaya karar verdi ve yanına birkaç talebesini alarak yola koyuldu. Kars, Ardahan, Ağrı, Iğdır Kırkıncı Hoca’nın yanında bir tavır sergiliyordu. Bayburt, Gümüşhane ve çevresindeki iller de benzer tavır içindeydi. O yüzden Rize’ye yöneldi.

“İhtilal memleketin hayrına olmuştur,” dedi Risale dersinden sonra. “Bu ihtilal yapılışıyla değilse de, netice itibarıyla faydalı olacaktır. Daha önce bir sel gelmiş tarlamızı taşlarla doldurmuştu. Şimdi bir sel daha geldi, o taşları sürükleyip götürdü. Yani tarlamız temizlendi. Açıkça desteklemeseniz bile, aleyhinde bulunmayın. Bu hizmetimizi onların hışmından kurtaracak.”

Trabzon’a geçtiğinde, ihtilalcilerin Bediüzzaman’ın müjdelediği ordu olduğunu söyledi. Giresun, Ordu, Samsun, Ankara, Bolu, Düzce, İzmit gezilerinden sonra İstanbul’a geldi.

Ali Demirel’in evinde yapılacak hususi bir istişarede müzakere edileceğini duyunca o toplantıya katıldı. Bahçelievler ekibi diye anılan işadamı Orhan İnanöz, Osman Demirci, Abdülvahid Mutkan, Ahmet Şahin Hoca gibi Kırkıncı’yı destekleyen ekip de vardı. İstanbul ekibinin yanı sıra, Sungur, Hüsnü ve Bayram gibi görüşlerini açıklamayan isimler de yer alıyordu. Herkes kılıcını kuşanmış gelmiş gibiydi.

Kırkıncı Hoca yaptığı gezileri ve izlenimlerini anlattıktan sonra ihtilalin tarlayı temizlediğini söyledi. İhtilal Nur hareketine pek zarar vermemişti. Zarar gören az sayıdaki yerlerde ise ihtilalciler tahrik edilmiş veya bazı komutanlar işgüzarlık yapmıştı.

Yeni Asya lideri Mehmet Kutlular bu sözlere itiraz etti. İhtilalin zararlarından, Demirel’in içeriye alınışından bahsetti. Kutlular’ın sert konuşmalarına, Kırkıncı Hoca yumuşak ve esprili cevaplar veriyordu. Kutlular, ihtilalcilerin Kemalizm’i ikame edeceklerini, her tarafa büst, heykel diktiklerini söyledi.

“Kenan Evren her konuşmasında dini mesajlar veriyor. Kim bilir belki Kemalizm’i değil, dini ikâme ederler” diyordu Kırkıncı Hoca.

Kutlular sert konuştukça ortam iyice gerildi, iş bağırmaya çağırmaya dönüştü. O güne kadar bu konudaki tavrını koymayan Mustafa Sungur söz alınca herkes gözlerini çevirdi. Bediüzzaman’ın eserlerinde adından en çok söz ettiği has isimlerinden olan Mustafa Sungur, Mehmet Kutlular’a hitaben kendinden beklenmeyecek sertlikte konuşmaya başladı.

“Sizin ihtilal sabahı gazeteye ‘Şu kopan fırtına’ diye manşet atarak destek olmanızı isterdim.”

Bu şok edici sözlerden sonra devam etti:

“Bu ihtilal kahraman ordunun dizginini o malum şahsın elinden kurtarmasına vesile olacaktır.”

Mustafa Sungur, tavrını Mehmet Kırkıncı’dan yana koymuştu. Yeni Asya’ya karşı açıktan net bir tavır almış oluyordu böylece. Toplantıya katılanların çoğu gazetenin ihtilale karşı tavrının sert olduğunu, yumuşatılması gerektiğini söylerken, Kutlular “Demokrasi mücadelesi” verdiklerini söyledi.

“Siz demokrasi mücadelesi değil, Demirel mücadelesi veriyorsunuz” diye karşılık verildi.

Kutlular, Demirel’in yakında Hamzaköy’den evine gönderileceğini, ziyaretine gidip bu hususları bir de onunla konuşacağını söyledi. Toplantı bitti ama ayrılıklar netleşmişti.

Demirel Ankara’ya geldikten sonra, Kırkıncı Hoca, Osman Demirci ile birlikte ziyaretine gitti. Demirel Kırkıncı Hoca’yı yanına oturttu. Ziyarete yeni gelenler darbeciler aleyhinde konuşmalar yaparken, rahatsız olan Kırkıncı Hoca:

“Ordu geldi, anarşiyi durdurdu. Yüz Süleyman Bey olsa bunu yapamazdı” dedi.

Mehmet Zahid Kotku ve Erbakan

Mehmet Zahid Kotku Efendi, 12 Eylül darbesinin ilk günlerinde Hac’tan döndüğünde ilk olarak Erbakan’ın durumunu sormuştu. Erbakan’ın ve parti yöneticilerinin gözetim altına alınmasına üzülen Kotku Efendi, hapisteki Erbakan’a ve arkadaşlarına birer takke hediye etmişti.

Bu hediyelerin Erbakan ve arkadaşları için manası büyüktü. Bu takkeleri namaz esnasında başlarına taktıklarında kendilerini İskender Paşa Camiinde şeyhleri Mehmet Zahid Kotku Efendi’nin sohbetinde hissediyorlardı.

Mehmet Zahid Kotku o günlerde hastaydı. Hastalığı Erbakan ve arkadaşları tarafından biliniyordu. Nitekim 13 Kasım 1980 günü ulaşan acı haberle Mehmet Zahid Kotku’nun vefat ettiğini öğrenmişlerdi. Bu acı haber, tutukluluk zorluğuna eklenince tutukevindeki tüm MSP’lileri yasa boğdu. Herkesin gözlerinden sessizce yaşlar akıyordu.

Erbakan ve Fehim Adak ise, hıçkırıklarını tutamıyorlardı. Fehim Adak o kadar kendini kaybetmişti ki, Erbakan Hoca’nın cenaze törenine katılması için yetkililerden izin almayı bile düşündü. Ama yapacak bir şey yoktu.

Erbakan ve arkadaşları çok sevdikleri Hocalarının cenaze namazındaki o ihtişamı göremediler ama hayal ve dualarla yaşamaya çalıştılar. Erbakan, tutuklu olmanın verdiği acılardan daha ağırını çok sevdiği şeyhinin cenazesine katılamadığı için hıçkırıklarla ağlayarak yaşadı. İskender Paşa, İsmail Ağa, Erenköy gibi tarikatlar 12 Eylül darbesine karşılardı. Cemaatlerin bir kısmı destek olurken, bazıları mecbur kalırken Türkiye’deki tarikatların çoğu darbe karşıtı tavır içindeydiler.

Ülkede siyasiler ve cemaatler bu durumda iken, Kenan Evren’in yaptığı mitingler büyük ilgi görüyor, onu kurtarıcı gören kitleler çılgınca alkışlıyordu.

Oysa başta Mamak, Diyarbakır başta olmak üzere her yerde inanılmaz boyutta işkenceler yaşanıyordu.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş