İsmail Fatih Ceylan yazdı: Sağ ikiye, sol üçe bölününce Erdoğan kazanıyor

12 Eylül darbesinden sonra, darbe gerekçelerinin başında Milli Selamet Partisi’nin (MSP) Konya mitingi olmasına, Kenan Evren’in konuşmalarında tarikat ve cemaatlerin de hedef alınmasına rağmen, zaman Milli Görüşçüler ile tarikat ve cemaatlerin lehine ilerledi. Darbe döneminde fazla hasar almamışlar, Turgut Özal’ın kurduğu ANAP iktidarında ise hem rahatlamışlar, hem de bakanlıklarda ve bürokraside önemli kazanımlar elde etmişlerdi. Hem Erbakan’ın Milli Görüşçüleri hem cemaat ve tarikatlar gittikçe güçleniyorlar, teşkilatlanıyorlar, gelişiyorlardı.

Cemaatler içerisinde Fethullah Gülen cemaati, diğerlerine göre daha da büyüyerek ön plana çıkmaya başlamıştı. Bir zamanlar Nurculuğun içinde küçük bir grup iken, Fethullah Gülen’in dinleyenleri etkileyen konuşmaları taraftarlarını artırmış, okullar, kolejler, yurtlar, dershaneler açarak eğitim alanında özellikle Anadolu’da rağbet görmeye başlamıştı. Artık İzmir sınırlarının ötesine taşan faaliyet içindeydiler.

Fethullah Gülen 12 Eylül darbesiyle arananlar listesinde olduğu için ortalıkta görünmüyordu ancak cemaati gün geçtikçe büyüyordu.

Çanakkale merkez vaizi iken kalp rahatsızlığı nedeniyle görevine devam edemeyeceğini beyan ederek 20 Mart 1981 tarihinde Diyanet’ten istifa etmiş, istifa dilekçesinde “Dört yıldan beri devam eden kalp rahatsızlığım, son 6 aydan bu yana şiddetini artırdığı iki heyet ve buna munzam muhtelif raporlarla tespit edilmiştir. Binaenaleyh, vazife yapamadan maaş almak beni ruhen iz’aç ettiğinden istifamın kabulünü müsaadelerinize arz ederim” ifadelerine yer vermişti. Oysa Fethullah Gülen zaten yasaklıydı ve aranan biriydi, ancak nasıl olduysa 1981’e kadar Diyanet’te vaiz olarak görev alabilmişti.

Fetullah Gülen, yine yasaklı olmasına ve aranmasına rağmen beş yıl sonra Diyanet’e göreve dönüş dilekçesi vererek İstanbul merkez vaizliğini istemişti. Fakat göreve yeniden dönme talebi o dönemdeki Diyanet yetkililerince geri çevrildi.

Geri çevrilme gerekçesi, iki buçuk ay önce gözaltına alınması gösteriliyordu. Gerçekten de hem 12 Eylül yönetiminde, hem Özal hükümeti döneminde aranmasına rağmen bulunamayan Fethullah Gülen 1986’da polisin çevirdiği üç otomobilde bulunan 14 kişi arasında yakalandı. Gülen o gün kendisini “Abdullah” ve “Fethi” gibi isimlerle tanıtmıştı.

12 Ocak 1986’da Fethullah Gülen Burdur’daydı. GATA’da Tabip Üsteğmen olarak çalışan Mustafa Sarsılmaz, 58. Topçu Er Eğitim Tugay Komutanlığı’nda iki ay bedelli askerlik yapan Said Nursi’nin talebelerinden Mustafa Sungur’un oğlu Muhammed Nuri Sungur’u askeri birliğinden alarak çarşı iznine çıkarmıştı. Burdur sokaklarında Fethullah Gülen de onlara katıldı. Birlikte Antalya’ya gittiler.

O tarihte toptan lastik ayakkabı ticareti ile uğraşan Nevzat Ayvacı’nın Antalya 30 Ağustos Caddesi’ndeki evinde toplandılar. 14 kişiydiler. Toplantı bitiminde Fethullah Gülen ve beraberindekiler üç otomobile bindi. Beşi Isparta üzerinden İzmir’e, diğerleri ise Muhammed Nuri Sungur’u Burdur’daki birliğine bıraktıktan sonra İzmir’e, ardından İstanbul’a geçecekti.

Firari Fethullah Gülen’le ilgili bir ihbar üzerine Burdur ve Isparta polisi alarma geçti. 18.00 sıralarında plakaları belirlenmiş otomobiller Isparta ve Burdur girişinde durduruldu. Fethullah Gülen’in üzerinde kardeşi Seyfullah Gülen’e ait kimlik kartı çıktı. Ama polis onun kim olduğunu biliyordu.

Hakan Serbest yönetimindeki 34 AEC 64 plakalı Murat 131 marka otomobilde Fethullah Gülen, Naci Tosun, Muhammed Nuri Sungur, Tabip Üsteğmen Mustafa Sarsılmaz vardı. Arkalarındaki 07 HY 811 plakalı Nevzat Ayvacı yönetimindeki Murat 131’de ise Behçet Akyar, Harun Tokak, Ahmet Kara bulunuyordu. Isparta girişinde durdurulan 34 AE 306 plakalı Mercedes’de ise Gürbüz Dönmez, Mustafa Başarı, Murat Kırımkan ve Barbaros Kocakurt vardı. Hepsi gözaltına alındı.

Naci Tosun: “Fetullah Gülen’i hiç tanımam”

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Sağ ikiye, sol üçe bölününce Erdoğan kazanıyor

Aynı gün Fethullah Gülen ve beraberindekiler Isparta Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulandı. Sadece Nevzat Ayvacı Fethullah Gülen’i tanıdığını söyledi. Diğerleri Fethullah Gülen’i tanımadığını söylüyordu.

Naci Tosun, ifadesine göre, Fethullah Gülen’in bulunduğu otomobile rastgele otostop yaparak binmişti. İleri de cemaatin Kaynak Holding’te yönetim kurulu başkanlığını yapacak olan Naci Tosun: “Fethullah Gülen denen şahsı hiç tanımam, ancak ismini duydum” diyordu ifadesinde. “Bir araya gelmediğimize göre tesadüf falan da söz konusu olamaz. Eşim hamileydi. Eskişehir’e acele dönmem gerekti. Antalya çıkışından yolun kenarında arıza yapmış bir taksi duruyordu. Durumu anlattım. Uygun gördüler ve beni de aldılar.”

Mustafa Sarsılmaz, “Bize kendisini Abdullah Hoca diye tanıtan ve ismini sonradan Fethullah Gülen olarak öğrendiğim kişiyi daha önceden tanımıyorum. Kendisi bana tanışmamız sebebiyle bir adet Sızıntı dergisi hediye etti” dedi. (Mustafa Sarsılmaz, Turgut Özal’ın vefat ettiği 17 Nisan 1993’te GATA’da nöbetçi subaydı. Özal’ın cesedini de o yıkamıştı. Binbaşı rütbesi ile TSK’dan emekli olduktan sonra Fethullah Gülen cemaatine ait Şifa Üniversitesi’nde Dekan olarak çalıştı.)

Hakan Serbest ise Fethullah Gülen’i Fethi adıyla tanıdığını söyledi: “Babamın samimi arkadaşı Fethi isimli şahsı Antalya’da gezerken gördüm. ‘Ben de İzmir’e gideceğim. Beraber gidelim.’ dedi. O şahsın sıkıyönetim tarafından arandığından bilgim yoktur.”

Zaman Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın eski kayınpederi ve Aker eşarplarının sahibi Behçet Akyar da “Fethullah Gülen isimli şahsı tanımıyorum, arandığını da bilmiyorum” diyordu.

Daha sonra 11 yıl Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanlığı’nı yürütecek olan Harun Tokak: “Fethullah Gülen’i hiç tanımam. Ben din görevlisiyim. Kanun kaçağı bir şahısla birlikte olmam veya faaliyetlerine katılmam mümkün değil” ifadesini verdi.

Ahmet Kara, Gürbüz Dönmez, Mustafa Başarı, Murat Kırımkan, Bülent Olcay, (doktoru) Barbaros Kocakurt gibi isimler de Gülen’i hiç tanımadıklarını söylerken, sadece Nevzat Ayvacı tanıdığını söyledi: “Fethullah Gülen’i İzmir ve Antalya’daki vaazlarından tanıyorum. 12 Ocak 1986 günü öğle saatlerinde beni ziyaret için öğle saatlerinde evime geldiler.”

Mustafa Sungur’un oğlu Muhammed Nuri Sungur’un ifadesi ise polis kayıtlarında yer almamıştı.

Fethullah Gülen, “12 Eylül 1980 harekâtından beri Ege Ordu ve Sıkıyönetim komutanlığı tarafından arandığınızı bildiğiniz halde neden teslim olmadınız?” sorusuna şu cevabı verdi.

“Uzak ve yakından yaptığım dolaylı girişimlerden sonra aranmadığım kanaatine vardım. Bir müddet daha beklediğim takdirde arama kararımın kaldırılacağı düşüncesiyle güvenlik kuvvetlerine teslim olmadım.”

Fethullah Gülen’in gözaltına alınması kısa sürede duyuldu. Cemaatin etkili isimleri devreye girdi. Haber Başbakan Turgut Özal’a ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine kadar ulaştı. Isparta Emniyet Müdürlüğü’nün telefonları sabaha kadar susmadı.

Bir gece nezarette tutulan Fethullah Gülen, temasa geçilen Ege Ordu Sıkıyönetim Komutanlığı’nın hakkında herhangi bir soruşturma emrinin verilmediğini bildirmesi üzerine serbest bırakıldı.

Cemaat asıl büyümeyi bundan sonra sağladı. İstanbul’un büyük camilerinde vaazlar veren Fethullah Gülen’in vaaz konuşmaları teyp kasetlerinden sonra, video kasetlerle yaygınlaştırıldı. Özal hükümetinden büyük teşvikler alan Fethullahçılar, ülkenin önemli makamlarında görev almaya başladılar.

Refah Partisi hatiplerle ve kadınlarla büyüyor

Sağ ikiye
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Sağ ikiye, sol üçe bölününce Erdoğan kazanıyor

Diğer yandan, Erbakan’ın kurduğu Refah Partisi (RP) de 12 Eylül öncesi dönemdekinden daha örgütlü ve halkla iç içe bir büyüme içindeydi. Refah Partisi Genel Başkan Necmeddin Erbakan’ın yanı sıra, RP İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Şevki Yılmaz ve Hasan Hüseyin Ceylan gibi vitrine çıkan hatiplerin video kasetleriyle taban geniş kitleye dönüşmeye başlamıştı. Özellikle Şevki Yılmaz’ın kendine has konuşma tarzı büyük ilgi çekiyordu. Kadınların ve kızların sahada aktif çalışması, araba konvoylarının her yerde görünmesi RP’yi gözle görülür bir ilgi odağı haline getirmişti.

RP hızlı bir çalışma temposu içindeydi. Gençliğe yönelik Milli Gençlik Vakfı MGV, Avrupa’daki Milli Görüş Teşkilatı AMGT, RP Gençlik Kolları ve RP Kadın Kolları yoğun bir tempoyla çalışıyordu.

Teşkilatların motivasyonu en üst seviyedeydi.

Bu seçimlerde kadınlar sahada destan yazıyordu. Seçim çalışmasında veya sandıklarda Refah Partili denilen arkadaşları görünce “Bu da mı Refah Partili?” deniyordu şaşkınlıkla. Refah Partisi’nde alışılmış tesettürlü hanımların dışında başı açık, hatta hiçbir tesettür hassasiyeti olmayan hanımlarla tesettürlü hanımlar el ele çalışıyordu.

Adam adama markaj anlayışıyla tek tek insanlarla kucaklaşıyordu Refah Partililer. Bu insanların alışkın olmadığı bir şeydi. Çünkü insanlar siyasetçi diye bildikleri kravatlı, gıcır gıcır ayakkabılı, fötr şapkalı, konuşması farklı kişiler olurdu. Ama Refahçılar tamamen sokaktakilere yakın olduğu için çok kısa zamanda sıcak bir hava yakalanmıştı.

Şehrin sokak ve caddelerinde açılan stantlarla milletle yakın temaslar kuruluyor ve ciddi manada üye kaydı çalışmaları yapılıyordu. Araç konvoyu ile caddeleri sokakları dolaşmak, pencerelerinden bellerine kadar sarkan milletin el ve bayrak sallamaları, çevreye coşku veriyor “Tamam bunlar bu işi bitirdi” gibi güçlü bir imaj bırakıyordu. Bir de RP’nin bayrak asma ve afişleme çalışmalarını hiçbir parti yapamıyordu.

Kâğıthane ilçesinin tepeleri meşhurdur. İşte orada tepeden tepeye üzerinde RP ve ay yıldızlı bayrak olmak üzere çelik halatlar gerilmişti. Bir tepeden öbür tepeye. Bu da en çok ses getiren olaylarından biriydi.

Türkiye, 26 Mart 1989 yerel seçimlerine hazırlanırken, partiler güçlerini göstermek için kıyasıya bir rekabete içindeydi. İstanbul, Ankara, İzmir gibi belediyeleri oyları azalsa da yine ANAP’ın alacağı kesin gibi görünüyordu. Hele başarılı olduğu düşünülen ve basının da büyük desteğini alan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın, bu seçimi de büyük farkla kazanacağı gazetelerin anketlerinde yer alıyordu.

Fakat seçim sonuçları tam bir sürpriz oldu. Hiç kimsenin ummadığı, beklemediği, SHP’nin pek tanınmayan adayı Prof. Nurettin Sözen İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı seçildi. ANAP ve basın şaşkına döndü.

Özal’dan sonra en tanınmış ANAP’lı kabul edilen Bedrettin Dalan, iktidarın ve basının büyük desteğine rağmen hezimete uğradı. Yüzde 20 oy kaybına uğrayan ANAP’ın oyları yüzde 41’den 21.75’e geriledi. Bu ANAP’ın çöküşü demekti.

Bu yerel seçimde SHP yüzde 28.7 birinci parti olurken, DYP yüzde 25.1, ANAP yüzde 21.75, Refah Partisi yüzde 9.8, DSP yüzde 9, MÇP yüzde 4.1 oy almıştı.

Büyük kentlerde belediye başkanlıklarını kazanan SHP’nin ardından atak yapan parti ise RP’ydi. Oylarını yüzde 9.8’e çıkarmıştı. Konya, Kahramanmaraş, Sıvas, Şanlıurfa, Van illeriyle, 21 ilçe ile 46 belde de belediye başkanlığı RP’ye geçti.

Bu seçimde dikkati çeken diğer önemli nokta, merkez sağın DYP ve ANAP, merkez solun SHP ve DSP olarak ikiye bölünmeleriydi.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Beyoğlu başarısı

sağ ikiye
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Sağ ikiye, sol üçe bölününce Erdoğan kazanıyor

1989 yerel seçimleri, 12 Eylül darbesinden sonra MSP’nin yerine kurulan Refah Partisi için çok önemliydi. RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın % 3 bile oyu olmayan Beyoğlu’ndan aday olduğu seçimde RP’nin %22.83 oy alıp, 1500 oy eksikle Belediye Başkanlığını kıl payı kaçırması bu seçimin en önemli hadisesi oldu.

RP’liler aslında birinci olduklarına inanıyor, seçimi sandıkta kaybettiklerini düşünüyorlardı. Bu seçimde büyük bir gayretle çalışan Roman vatandaşlar ve genç kızlar hem üzgün hem sinirliydiler. 

Roman vatandaşların lideri gibi olan Kudret Yıldız, seçim sabahı gün doğmadan üstünde pijamalarıyla partinin Seçim Koordine Merkezi’ne geliyor, her sandığın başına adamlarını koyuyor, kuş uçurtmuyordu.

Bu seçimde ortaya çıkan bazıları açık, çoğu üniversite öğrencisi kızlar da, basında haklarında bazı kötüleyen haberler çıktığı için sandık başında olamamışlardı. Buna rağmen %22.83 gibi inanılmaz bir oy alınmıştı.

Ancak Refah Partililer, birinci parti olduklarından ve başkanlığı kazandığından emindi. Çünkü sonuç birleştirme tutanaklarında pek çok usulsüzlük tespit etmişlerdi. Meselâ 310 seçmenin oy kullandığı sandıktan CHP’ye 522 oy çıkmıştı, bunun gibi örnekler çoktu ama yapılan itirazlar Beyoğlu İlçe Seçim Kurulu Başkanı Hakim Nazmi Özcan’ın umurunda bile değildi.

Nazmi Özcan, bir ara oturduğu koltuktan kalkmak istedi, yapamadı geriye yığıldı. Çünkü sarhoştu. Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nden Başkomiser Rasim Şimşek, Nazmi Özcan’ı alkol muayenesi için kontrole götürmek istedi, fakat amiri “Başıma iş alırım” korkusuyla izin vermedi.

Ama Recep Tayyip Erdoğan çok kızgındı. “Siz sarhoşsunuz!” dedi Nazmi Özcan’a. “Ayakta duramıyorsunuz, bu kafayla mı adalet sağlayacaksınız?”

Adam gözlerini zorlukla aralayıp bakabildi, konuşamadı bile. Ama, “Görev başındaki hakime hakaret ettiği” için Beyoğlu belediye başkanı adayı Erdoğan’ı mahkemeye verdi. Erdoğan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı ama bir hafta Bayrampaşa cezaevinde yattı.

Cezaevine girdiğinde Ramazan ayı başlamıştı. Koğuşu belli olduktan sonra, bir köşeye çekilip yanında getirdiği Kur’an mealini okumaya başladı. Kaldığı bir hafta boyunca koğuştakilere Meal okudu, Erbakan’ı, RP’yi, Milli Görüş’ü anlattı.

İstanbul’da Arnavutköy ile Sultanbeyli’nin kazanılması

Refah Partisi en büyük sıçramayı beklenmedik şekilde Beyoğlu’nda yapmıştı ancak diğer ilçelerde de gözle görülür oy artışına sahip olmuştu. Özellikle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yüzde 10 sınırını geçen yerler çoğalmıştı.

Partinin Türkiye genelinde yüzde 9.8 oy almak, kısa zamanda yüzde 10 barajını aşacağının işaretiydi. Refah Partililer yine meydandaydılar ve çalışmalarına eskisinden daha fazla hız verdiler. SHP sürpriz bir şekilde birinci parti çıkar, Demirel’in partisi DYP gün geçtikçe oyunu artırır, yüzde 21’e ulaşırken ve ANAP yüzde 20 oy kaybıyla hezimet yaşarken, basında RP’nin ayak sesleri duyuluyor yorumları yer alıyordu.

Konya, Kahramanmaraş, Sıvas, Şanlıurfa, Van illeriyle, 21 ilçe ile 46 belde de belediye başkanlığının RP’ye geçmesi kadar, İstanbul’da Arnavutköy ve Sultanbeyli’nin kazanılması Refahçıları sevindirirken, bazı köşe yazarlarını laiklik adına endişeye sürüklüyordu.

Oysa Avrupa yakasının en ucundaki Arnavutköy ile Anadolu yakasında Sultanbeyli o zaman henüz ilçe değil belde statüsündeydi. Ama basına göre Avrupa ve Asya tarafının en ucunda bulunan iki küçük beldeyle RP İstanbul’u muhasara altına almıştı. Refah Partililer de buna inanıyorlardı. Gerçekten de bu beldelerde kısa zamanda öyle bir gayret ortaya kondu ki bütün Türkiye’de Refah Partisinin belediyeciliği konuşulur oldu. Basın ise özellikle Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak’ın “Rüşvet alan da veren de melundur” yazısını belediye binasına asmasını, kravat takmamasını, sakalını irtica alâmeti sayıyordu.

Özal cumhurbaşkanı, muhafazakârlar RP’ye

İsmail Fatih Ceylan yazdı: Sağ ikiye, sol üçe bölününce Erdoğan kazanıyor

Dört eğilimi birleştiren ANAP gün geçtikçe erirken, dört eğilimin gerçek sahipleri güçlerini artırıyordu. Bunun yanı sıra ANAP içinde dört eğilimin birbirleriyle kıyasıya mücadelesi vardı. Her eğilim partiyi ele geçirmek istiyordu. Muhafazakâr ve liberal ağırlıklı iki ana grup, neredeyse ayrı partilermiş gibi hareket etmeye başladılar.

DYP lideri Demirel, Özal’a karşı çok sert muhalefete başlamıştı. Etkin çevreler yavaş yavaş Demirel’in tarafında yer aldılar. Demirel, Özal’dan hesap soracağını, ANAP dönemindeki yolsuzlukları Yüce Divan’a vereceğini söylüyordu.

Bu gelişmeler üzerine Turgut Özal, yakında görevi bitecek olan Kenan Evren’in yerine Cumhurbaşkanı adayı olmaya karar verdi. Partisinde yeterli sayıda milletvekili varken, bu fırsatı kaçırmamak niyetindeydi. Yoksa bir daha Başbakanlık fırsatı bile eline geçmeyebilirdi.

Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan Turgut Özal, yoğun tartışmalara, muhalefetin sert eleştirilerine rağmen Cumhurbaşkanı seçildi. Özal, Celal Bayar’dan sonra ikinci sivil cumhurbaşkanı olarak göreve başladı. (9 Kasım 1989)

Özal Cumhurbaşkanı olunca ANAP’ın başına muhafazakâr gruptan Yıldırım Akbulut getirilmişti. Yıldırım Akbulut kimsenin beklemediği, ummadığı bir isimdi. İcraatlarından çok bir zamanlar Hal Müdürlüğü yapmış olması ve hakkında fıkralar uydurulmasıyla tanınıyordu. ANAP içinde bile çok kimse Yıldırım Akbulut’un başbakanlığını ciddiye almadı. Özellikle basın Akbulut hakkında küçük düşürücü haberler yapıyor, DYP lideri Demirel’i yücelten manşetler atıyordu. Basının büyük bir kısmı şimdi DYP’ye yönelmişti.

Böyle olunca çoğunlukla ANAP’ı destekleyen cemaatlerde kafa karışıkları oluşmaya başladı. Kimileri RP’ye yönelirken, önemli bir kısmı DYP’ye dönmeye başladı. Nurcuların bir kısmı ilk kez bu dönemde RP’ye yönelmeye başlamıştı. Halk tabanında DYP ve RP’ye ilginin günden güne arttığı da gözle görülür bir gelişmeydi.

Gülen türbanı eleştiriyor

YÖK 1982 yılında yayınladığı kıyafet genelgesi ile türbanı yasaklamış, 1984’de ise başörtüsü yasağını kaldırmıştı. Fakat üniversitelerde disiplin suçu gerekçesi ile 1987’de yeniden yasaklandı. Özal Hükümeti başörtüsünü serbest bırakmak için YÖK yasasında değişiklik yapsa da veto edilmişti. Özal Hükümeti ikinci yasa değişikliğini çıkardı ancak Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.

Bu durum başörtü eylemlerinin başlamasına neden oldu. Bütün muhafazakâr kesim, başta Refah Partisi olmak üzere bu eylemleri desteklerken, Fethullah Gülen, 26 Kasım 1989’da İzmir Hisar Camii’nde sokaklara taşan büyük bir kalabalığa seslendiği ve aynı anda 35 camide birden yayınlanan vaazında, “türban yürüyüşlerini” eleştirdi. Türban yürüyüşlerinde yer alan çarşaflı kadınların çoğunun gerçekte erkek, geri kalan kısmının da aslında açık saçık kadınlar olduğunu iddia ederek, bu yürüyüşlerin arkasında dinsizlerin, komünistlerin bulunduğunu savundu. Gülen, konuşmasını devlete itaat edilmesini isteyerek bitirdi.

Fethullah Gülen’in bu konuşması muhafazakâr çevrelerde çok tartışıldı. Kimileri hain olduğunu iddia etti, kimileri derin devletin ajanı olduğunu söyledi. Onlara göre, Gülen başörtüsü çilesini çeken kızların yanında yer alacağına, devletin yanında yer almıştı. Bununla kalmayıp, bu yürüyüşlerin provokasyon olduğunu iddia etmişti. Özellikle Refah Partililer, Fethullah Gülen’e büyük öfke duydu.

Daha önce 1978’de “İslâm’da boykot yoktur”, 1979’da “Sarıkla cüppeyle, paçavra gibi gazeteyle bu iş olmaz” konuşmasıyla dindar camialarda büyük tepki toplayan Fethullah Gülen, şimdi de başörtü eylemlerini eleştirmişti.

Milli Gazete, Fethullah Gülen’in bu çıkışına sert eleştiriler yönelten başlıklar ve yazılarla karşılık verdi. Erbakan o günlerde, etrafındakilere “Allah onu ıslah etsin zavallı adam” diyordu.

Yürüyüşlerinde yer alan çarşaflı kadınların çoğunun gerçekte erkek, geri kalan kısmının da aslında açık saçık kadınlar olduğunu iddia etmesi, bu yürüyüşlerin arkasında dinsizlerin, komünistlerin bulunduğunu söylemesi, onunla yan yana görünen Mustafa Sungur, Mehmet Kırkıncı gibi isimlerin bulunduğu en büyük Nurcu cemaat mensuplarını bile kızdırmıştı.

Sağ ikiye, sol üçe bölününce

1989 yılı Refah Partisi’nin, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasette sıçrama yaptığı yıl olacaktı. Büyümeleri bundan sonra daha da kolaylaşacaktı.

Eleştirilere, kızgınlıklara rağmen diğer büyüyen kitle ise Fethullahçılardı.

Büyümenin en büyük araçları ise hatiplerin video kasetleriydi. Fethullahçılar, Fethullah Gülen’in vaazlarının video kasetleriyle; Refah Partililer Necmeddin Erbakan’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Bülent Arınç’ın ve Şevki Yılmaz’ın konuşmalarının video kasetleriyle, köylerdeki evlere kadar insanları etkiliyorlardı.

Fethullah Gülen, Erbakan’dan ve Refah Partisi’nden hiç hazzetmiyordu ama video kasetlerde sahabe hayatlarını ağlayarak anlatışını dinleyip etkilenenlerden bazıları siyasi anlamda Refah Partisi destekçisi oluyordu. Her iki kesim de yıllar sonra zirveye oynayan yolda ilerlerken, Türkiye’de yeni bir dönem başlıyordu.

Aynı zamanda, Sağ merkez ANAP ve DYP olarak ikiye bölünürken, Sol merkezin de SHP ve DSP olarak ikiye bölündüğü bir dönemdi. Hatta sol birkaç yıl sonra, SHP, DSP, CHP olarak üçe bölünerek seçime girecek, aradan sıyrılan Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı seçilecekti.

Türkiye, Refah Partisi’nin İstanbul ve Ankara belediyelerini kazanmasıyla yeni bir döneme giriyordu.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş