İlkokul beşinci sınıftayken bir teneffüs saatinde okulun bahçesinde Tommiks okuyordum. Tanımadığım bir öğrenci yanıma gelmiş, okul müdürünün beni çağırdığını söylemişti. Müdürün odasına gittiğimde, çizgi roman okuduğum için azar işittim. Müdür, elimdeki Tommiks’i aldı ve bu çizgi romanların zararlarından bahsetti. Fakat çizgi romandan vazgeçmedim.
İlkokul ve ortaokul dönemlerinde Tommiks en sevdiğim çizgi romandı. Teksas’ı da seviyordum ama Tommiks daha favorimdi. Binbir Surat maceraları unutulmazdı. İlçemizde İstasyon Caddesi’nin başında sinema afişlerinin sergilendiği panonun altında sergi hâlinde çizgi romanlar satılır veya cüzi bir ücret karşılığı takas edilirdi. Okuduğunuzu getirir ve yenisini alırdınız.
Ortaokul yıllarında Zagor ile tanıştım. Elime geçen macerası Zagor’un Kandrax ile olan mücadelesiydi. O kadar ilginç, o kadar heyecanlı bir maceraydı ki hemen devamı olan sayıyı aradım. Kandrax olağanüstü güçleri olan bir Kelt rahibiydi. Onlara Druid deniyordu. Bir grup arkeolojik kazı yaparken, bir yerde cam hücre içinde bulunan Kandrax’a rastlıyorlar, cam hücre kırılınca yüzyıllarca içinde kalan Kandrax canlanıyor, macera böyle başlıyordu.

Binlerce yıl önce Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmayı hedefleyen ama başaramayıp zamana hapsolan Kelt halkının büyücü Druid rahibi Kandrax’ın hipnoz yeteneği, doğa olaylarını kontrol edebilmesi, illüzyonları ve insan zihnini ele geçiren fizik ötesi mistik güçleri ürkütüyor, ayrıca sisli bataklıklar, antik dönemlerden kalan Stonehenge esintili devasa taş tapınaklar, kanlı ayinler ve kurban ritüelleri okuyucuya muazzam bir korku-gerilim atmosferi sunuyordu.
Üç sayı boyunca insanı sürükleyen, Zagor’un zaman zaman çaresiz kaldığı bu macera çok etkilemişti. O zamandan beri Zagor okuyucusu oldum. Keltleri, druidleri merak etmiş, kütüphanelere giderek o zamanki ansiklopedilerden araştırmıştım.
Asterix ve Zagor’daki Keltler
Oysa yine severek okuduğum Asterix çizgi romanındaki kahramanlar ve Roma’ya kök söktüren Galyalılar da Keltti. Oradaki Keltler, sevimli, esprili, sempatik kişilerdi. Ufak boylu Asterix büyülü suyu içince onlarca Romalıyı havaya fırlatıyor, küçükken kazana düştüğü için büyülü suya ihtiyaç duymayan Hopdedix ile birlikte oldu mu bir Roma ordusunu perişan ediyorlardı. Ama Asterix’i okurken Keltlere merak sarmamıştım.
Zagor’daki Keltler ise çok ürkütücüydü. Sadece doğaya önem veren, ökse otunu ve ağaçları kutsayan Asterix’teki Keltlerin aksine, hipnozla insanları etkiliyor, havaya yükselerek oradan oraya gidebiliyor, durduğu yerden uzaktaki olayları televizyondan izler gibi görebiliyorlardı. İnsanları kurban edecek kadar vahşilerdi.
Keltler kimdir, nerelerde yaşamışlar, hâlen varlıkları sürüyor mu gibi soruların peşine düşmekten kendimi alamamıştım. Keltlerin önemli simgelerinden Stonehenge megalitleri hayli ilgimi çekmişti. İngiltere, Salisbury yakınlarında yükselen Stonehenge dev megalitlerinin Atlantik kıyısında bin beş yüz millik bir alan içinde ilkel dev adamlar tarafından dikildiği söyleniyordu.
Bu tarz meraklar gizemli olayların kapısını aralıyor doğal olarak. Mesela, Şili’de Paskalya Adası’ndaki boyları üç buçuk metre ile beş buçuk metre kadar değişen, birinin boyu on sekiz metre olan üç yüz kadar heykel. Bazı heykellerin başında bir tür şapka vardı, bunlar iki metre çapında, iki buçuk metre yüksekliğinde blok taşlardı.
Yucatan Yarımadası’ndaki ormanlarda çok büyük yapılar, Mısır piramitlerine benzer piramitler, çoğu otların arasına gömülü tapınaklar, heykeller, freskler de ilgi çekiciydi. Sıfır kavramını matematikte ilk defa Mayalar kullanmış, ayrıca bir de takvim sistemi geliştirmişler. Oysa taş yazıtlardaki hâlâ çözülmemiş hiyeroglifin dışında yazı kullanmamışlardı.
Yine mesela, Winchester tüfeklerini icat eden adam, evin odalarını çoğaltmazsa öleceği saplantısına kapılmış, altı hektarlık bir alana tam 160 oda yaptırmıştı.
Sadece gizemli olaylar değildi merak ettiğimiz. Resimli Bilgi, Hayat gibi ansiklopediler elimizden düşmezdi. 1960’lı yıllarda basılan Resimli Bilgi ansiklopedisi renkli resimleriyle, tasarımıyla baş döndürücüydü. Alfabetik sıralaması yoktu. Sözgelimi bir sayfada Mısır piramitlerinden bahsederken, arka sayfada Galileo’nun hayatı, diğer sayfada örümceklerin yapısı, daha sonraki sayfada başkentimiz Ankara, arkasında Jül Sezar’dan bahsederdi.
Bunun dışında ünlü filozoflar, ünlü kâşifler, ünlü müzisyenler, ünlü yazarlar gibi kitapları okumayı severdik.

“İmkânsızlıklar Dedektifi” Martin Mystère
Yıllar sonra keşfettiğim Martin Mystère çizgi romanı, yukarıda bahsettiğim bilgilerle ilgili konuları ele aldığı için merakla takip ettiğim çizgi roman olmuştu. Tay Yayınları’ndan önceleri Atlantis adıyla yayımlanan Martin Mystère maceralarında hiçbir antik kalıntı göründüğü gibi basit değildi. Tabii ki Keltlerle ilgili birkaç macera da vardı. Bu maceralara göre Keltlerin en büyük sembolü Stonehenge, tarihten tamamen silinmiş olan Mu ve Atlantis uygarlıklarının dünyaya bıraktığı yüksek teknolojili miraslardan biriydi.
“İmkânsızlıklar Dedektifi” Martin Mystère, resmî tarihin açıklayamadığı boşlukları fantastik kurgularla doldurmak için Stonehenge’i bir anahtar olarak kullanıyordu. Ona göre bu taşlar, dünyanın manyetik enerji hatlarını (Ley Hatları) kontrol etmek, iklimleri yönlendirmek ve hatta boyutlar arası kapıları açmak için Atlantisli mühendisler tarafından inşa edilmiş devasa birer jeneratördü. Martin, New York’taki ofisinden kalkıp ne zaman İngiltere’ye gelse, bu taşların altında saklanan gizli yeraltı tünellerini veya kadim medeniyetlerin tehlikeli silahlarını buluyordu.
Her ne kadar merakımızı gıdıklasa, bizi araştırmalara sürüklese de, anlatılanların çoğunlukla hayal ürünü olduğunu biliyorduk. Ama insanlar hayali ve merak etmeyi sevdiği için, ilgi duymaktan kendini alamıyordu. Çizgi roman yazarları ve çizerleri için Keltler ve Stonehenge bulunmaz bir nimetti. Öncelikle görsel açıdan muazzamdı. Çizerlerin çizdiği sisler içindeki devasa dikili taşlar, anında gizemli ve epik bir atmosfer oluşturuyordu.
Ayrıca ucu açık bir gizemdi. Taşların Galler’den veya İskoçya’dan nasıl geldiği hâlâ tam olarak bilinemediği için, yayınevleri bu boşluğu “Uzaylılar getirdi”, “Devler dizdi” ya da “Büyücüler havaya kaldırıp uçurdu” diyerek özgürce doldurabiliyordu.
Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı romanındaki Keltler
Stonehenge sadece çizgi romanların değil, özellikle popüler gerilim romancılarının da vazgeçilmez konularından biriydi. Anıtın etrafındaki sırlar, kabile savaşları, pagan ritüelleri ve mistik atmosfer, edebiyat dünyasında çok farklı türlerde başyapıtların doğmasını sağlamıştı.
Fakat yıllar sonra dünyanın en entelektüel yazarlarından Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı romanında, Keltler ve Stonehenge’den bahsediliyordu ve iddialar oldukça şaşırtıcıydı. Keltler romanda her gizemli örgütün başlatıcısı olarak anlatılıyordu. Akıl almaz teoriler vardı.
Romandaki iddiaya göre, Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul edip Avrupa’daki pagan kabileleri kılıçtan geçirirken, Drüidler aslında yok olmamışlardı. Akıllıca bir stratejiyle Hristiyanlığı içeriden ele geçirmeye karar vermişler; pelerinlerini çıkarıp rahip, keşiş ve piskopos cübbeleri giymişlerdi. Yani dışarıdan Hristiyan gibi görünen kilise babaları, gerçekte gizli gizli Kelt ayinlerini sürdüren Kripto-Drüidlerdi.
Haçlı Seferleri de, mukaddes toprakları kurtarmak isteyen Hristiyanların dinî bir galeyanı değil, Kilise içine sızmış olan bu Drüid kökenli rahiplerin bilinçli bir kışkırtmasıydı. Gerçek amaçları Avrupa’daki Hristiyan kralları ve şövalyeleri Doğu’ya göndererek, Kudüs’te saklanan çok daha kadim bir sırrı ele geçirmekti.
Romandaki kurguya göre, Kelt/Drüid soyundan gelen gizli rahipler, Doğu’ya giden o savaşçılardan en elit, en sadık ve en güçlü olanlarını seçerek Kudüs’te Tapınak Şövalyeleri’ni kuruyordu.
Yani Tapınakçılar aslında Papa’nın değil, Hristiyan maskesi takmış Drüidlerin kurduğu askerî ve ezoterik bir paravandı. Görevleri, dünyanın manyetik enerji akımlarını (Ley Hatlarını) kontrol etmek ve Drüidlerin asırlık “Dünya Egemenliği Planı”nı askerî güçle korumaktı.
Tapınakçılar 1307’de Fransa Kralı tarafından yakılıp resmî olarak yok edildiğinde ölmemiş; Gül-Haçlar ve daha sonra Masonlar olarak yeraltına çekilip isim değiştirerek hayatta kalmışlardı. Yıllar yıllar sonra da Fransız İhtilali’yle krallıktan ve kiliseden intikam almışlardı. Daha sonra Aydınlanma, Rönesans, Reformlar sayesinde masonluk aracılığıyla dünyanın efendileri Tapınakçılar oluyordu.
Romana göre dünyanın bütün bilinen ünlü isimleri, kâşifler, mucitler, yazarlar, sanatçılar Tapınakçıydı. Dante, Galileo, Newton, Leonardo da Vinci, Francis Bacon ve hatta Kristof Kolomb gibi isimler aslında “bilimsel keşifler” veya “sanat” peşinde değil, sadece asıl büyük sırrı gizlemek için bilimle sanatla uğraşmışlardı.
Isaac Newton aslında yerçekimini bulmak için değil, simya formülleriyle dünyanın manyetik Ley Hatlarını hesaplamaya ve Tapınakçıların sakladığı o büyük “Kozmik Akupunktur” noktasını bulmaya çalışıyordu.
Leonardo da Vinci de tablolarında estetik kaygılar gütmemiş; mekanik çizimleri ve şifreli notları, Tapınakçıların elindeki gizli haritaları ve makineleri geleceğe aktarmanın gizli bir yolu için kullanmıştı. Yaptıkları resimler ve çizimler aslında birer şifreydi.
Kristof Kolomb, Amerika’yı tesadüfen keşfetmemişti. Elindeki gizli Tapınakçı haritalarını takip ederek, yüzyıllar önce Amerika kıtasına saklanan kadim sığınakları aramaya gitmişti. Jules Verne’nin yazdığı romanlar Tapınakçıların aslında bir haritasını oluşturuyordu. Napolyon Bonapart ve Adolf Hitler de aslında bir Tapınakçıydı, her ikisi de sırları ele geçirip dünyaya hâkim olmak istemişlerdi.
Umberto Eco bunları öyle bir ritimle yazmış ki 900 sayfa boyunca soluksuz okumaktan kendinizi alamıyorsunuz. İyi ama Hristiyanlığı gizli yollarla ele geçiren, Haçlı Seferleri’ni düzenleten, Tapınak Şövalyeleri’ni kuran, sonra Gül Haçlar’ı, ardından masonluğu yaygınlaştıran, bu gizli örgütler vasıtasıyla (masonlarla) ABD’yi bile kuran Keltler neredeydi?
Dünya yalanlara inanmaya can atan kaçıklarla dolu
Umberto Eco, 900 sayfayı aşkın Foucault Sarkacı’nı bize okuturken aslında bıyık altından gülüyor, “her şeyi birbirine bağlayan” komplo teorileri bağımlısı kitleyle kafa buluyordu.
Romandaki ana karakterler (yayınevi editörleri Casaubon, Belbo ve Diotallevi) tamamen can sıkıntısından ve dalga geçmek amacıyla dünya tarihini değiştirecek sahte bir “Plan” uydurmuşlar, bilgisayara yükledikleri bu planın içine dünyadaki tüm ezoterik grupları, Gül-Haçları, Tapınak Şövalyelerini dâhil ettikleri gibi Kelt kültürünü ve Drüidleri de entelektüel bir malzeme olarak yerleştirmişlerdi.
Roma İmparatorluğu Hristiyanlığı kabul edip Avrupa’daki pagan kabileleri kılıçtan geçirirken, Drüidler akıllıca bir stratejiyle Hristiyanlığı içeriden ele geçirmiş, Keltlerin kutsal saydığı meşe ormanları, su kaynakları ve dikili taşların (menhirlerin) üzerine hemen birer kilise inşa edilmiş; Keltlerin eski tanrı ve azizleri Hristiyan azizlerine dönüştürülmüştür. “İmkânsızlıklar Dedektifi” Martin Mystère’de de bu iddialar öne sürülür.
Umberto Eco tüm bu teorileri sıralarken okuyucuyu büyülemeyi amaçlar ama bir yandan da tarihte birbiriyle tamamen alakasız görünen olayları (Keltlerin inançlarını, kilise tarihini ve Haçlı Seferleri’ni) yan yana getirdiğinizde nasıl “kusursuz ve inandırıcı bir yalan” üretebileceğinizi ortaya koymak ister. Umberto Eco’nun amacı, insan aklının sınırlarını göstermekti.
Romandaki yayınevi editörleri bu Drüid-Tapınakçı bağlantısını tamamen uydurmuşlardı ancak okültist gruplar “İşte asırlardır gizlenen büyük gerçeği nihayet bulmuşlar!” diyerek bu yalana inanmışlardı. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, kendilerini gerçekten “Antik Drüidlerin veya Tapınakçıların varisleri” sanan tehlikeli gizli cemiyetler peşine düşmüşlerdi.
Aslında romanın karakterleri de yazdıklarının gerçek olabileceğine inanmaya başlamıştı. “Belki de uydurduğumuz her şey doğrudur, çünkü her şey birbirine çok güzel oturuyor!” diyorlardı. Ciddi anlamda kendi uydurdukları yalana kendileri de parça parça inanacak noktaya gelmişlerdi. Başta tamamen dalga geçerek, gülerek Abulafia adını verdikleri bilgisayara “Keltler”, “Hasan Sabbah”, “Tapınak Şövalyeleri”, “Gül Haçlar”, “Masonlar”, “Stonehenge”, “Mary Shelley”, “Hitler”, “Keltler”, “Kutsal Kâse” gibi verileri girmişler, ardından Abulafia’ya tek bir komut vermişlerdir: “Bu kelimeleri mantıklı bağlaçlarla rastgele birleştir.”
Bilgisayar da bu verilerden yola çıkarak hacimli bir metin ortaya çıkarmıştı. Sonra olaylar bir noktaya gelince, Jacopo Belbo ve Casaubon kendi yazdıkları metinlere bakıp “Acaba rastgele uydururken farkında olmadan gerçek sırra mı ulaştık?” diye şüpheye düşmeye başlamıştı.
Umberto Eco, Foucault Sarkacı’nı o kadar derin bir entelektüel birikimle, o kadar kusursuz tarihî verilerle örer ki okuyucu bile satırları takip ederken “Bu kadar bağlantı uydurma olamaz, kesin arkasında bir gerçeklik var” hissine kapılmaktan kendini alamaz. Hatta romanın başlangıcında bilgisayara yüklenen verilerden yola çıkan metin olduğu belliyken, okur o bölümleri unutur, ezoterik yapıların yüzyıllar süren maceralarına dalıp gider.
Oysa kitabın tam kırılma noktasında, ana karakter Casaubon’un aklı başında sevgilisi Lia, yüzyıllık bir dünya hâkimiyeti planı kurdukları o meşhur şifreli antik parşömeni eline alır ve rasyonel bir gözle inceler. Sonra da Casaubon’a dönüp “Siz delirmişsiniz?” der. “Bu kutsal bir Tapınakçı haritası falan değil. Bu sadece bir tüccarın yazdığı sıradan bir çamaşır ve borç listesi!”
Durum böyledir ancak dünya, onların yalanlarına inanmaya can atan kaçıklarla doludur. Karakterlerin sağda solda fısıldadığı, yayınevinde sakladıkları bu “Plan”ın taslakları, kendilerini gerçekten Tapınakçıların veya Gül-Haçların son varisleri sanan gizli, yeraltı ve ezoterik tarikatların kulağına gider. Bu tarikatlar asırlardır eksik olan “büyük sırrın haritasını” bu üç editörün bulduğunu zanneder.
Foucault Sarkacı’ndan sonra Baudolino’nun yalanları
Bir gün Belbo, Casaubon’u Paris’ten arar, çok endişelidir:
“Tapınakçılar, Tanrı aşkına, Casaubon, inanmayacaksınız, biliyorum, ama hepsi doğruydu. Haritanın bende olduğunu sanıyorlar, kıstırdılar beni, Paris’e gelmeye zorladılar. Cumartesi günü gece yarısı Conservatoire’a gitmemi istiyorlar, cumartesi günü -anlıyorsunuz, değil mi? Oraya gitmek istemiyorum, kaçıyorum, Casaubon; öldürecekler beni.”
Romanın finali Paris’teki meşhur Conservatoire des Arts et Métiers müzesinde geçer. Gizli tarikatlar o gece müzeyi basarlar. Sarkacın altını devasa bir pagan ayini alanına çevirirler. Jacopo Belbo’yu yakalarlar ve ondan uydurduğu o “Plan”ın son şifresini söylemesini isterler. Belbo, “Ben bunu tamamen uydurdum, siz birer delisiniz!” diyerek haykırsa da tarikat üyeleri Belbo’yu, Foucault Sarkacı’nın teline asarak vahşice kurban ederler.
Umberto Eco, Foucault Sarkacı’ndan sonra 2000 yılında yayımladığı Baudolino romanında da dünya tarihini değiştiren en büyük kutsal sırlar ve mitlerin, aslında hayal gücü geniş, kurnaz bir köylü çocuğunun uydurduğu yalanlardan ibaret olduğu görüşünü ortaya atar.
Baudolino, 12. yüzyılda İtalya’da yaşayan, inanılmaz derecede zeki, diller öğrenmeye yatkın ama en büyük özelliği kusursuz yalan söylemek olan bir köylü çocuğudur. Şans eseri Kutsal Roma İmparatoru Friedrich Barbarossa ile tanışır ve onun evlatlığı olur.
O kadar güzel ve detaylı yalan söyler ki bir süre sonra imparator, krallar, papalar ve hatta kendisi bile bu yalanların gerçek olduğuna inanmaya başlar.
Romanda Baudolino’nun öz babası olan köylü dilsiz bencil şarapçı Galbaudo’nun evinde kullandığı, tahtadan, sıradan ve eski bir şarap kâsesi vardır. Baudolino, imparator babası Barbarossa’nın moralini düzeltmek ve ona siyasi bir güç kazandırmak için bu eski tahta kâseyi alır, parlatır ve onun “Hz. İsa’nın son akşam yemeğinde içtiği kutsal kâse” olduğunu iddia eder. Bu yalan o kadar büyür ki koskoca şövalyeler ve ordular bu sıradan köylü çanağının peşinde birbirini boğazlamaya başlar. Eco, asırlardır aranan en büyük gizemin arkasındaki kutsallığı işte böyle dâhice bir mizahla yok eder.
Umberto Eco Foucault Sarkacı romanını 1988 yılında yazarken, amacı dünyadaki tüm komplo teorilerini, gizli cemiyet takıntılarını tek bir kitapta toplayıp onları tamamen rezil etmek, çökertmek ve onlarla dalga geçmekti.
Yalanlara inanmaya can atanları tavlayan yazar: Dan Brown
Ancak Foucault Sarkacı’ndan tam 15 yıl sonra, 2003 yılında Amerikalı yazar Dan Brown ortaya çıktı ve Da Vinci Şifresi romanıyla, Umberto Eco’nun romanlarındaki uydurma tüm formülleri, Tapınakçılar, İsa’nın soyu, Gül-Haçlar, gizli coğrafi haritalar, binaların altındaki tüneller gibi konuları alıp “gerçek” diye sattı.
Eco, bu yalanlara inanan tarikatları “akıl hastası kaçıklar” olarak tasvir ederken; Dan Brown onları dünyayı aydınlatan bilge elitler yaptı. Eco’nun eleştirdiği o “komplo nevrozunu” kullanarak milyar dolarlık bir endüstri ve kitap imparatorluğu kurdu.
Umberto Eco, tarihin kaotik olduğunu ve hiçbir gizli örgütün dünyayı tek başına yönetemeyeceğini söylerken, Dan Brown tam aksine, bu komplo teorilerini %99 gerçekmiş gibi paketleyip okuyucuya sundu. Newton’ın, Da Vinci’nin veya ABD’li bakanların aslında bu büyük mistik ağın birer parçası olduğunu iddia ederek gizli örgütlere muazzam bir tarihsel meşruiyet ve karizma kazandırdı.
Dan Brown’un eserlerinde bütün gizemli örgütler birbirlerine bağlı, bütün ünlü isimler Tapınakçı veya masondur. Hatta Kayıp Sembol romanında neredeyse ABD’yi masonların kurduğunu iddia eder ve ABD’yi ve dünyayı masonların yönettiği ve bunun onların hakkı olduğu hissini uyandırmaya çalışır.
Masonluğu ve gizli örgütleri dünyayı yöneten kötücül birer çete olarak göstermek yerine, onları adeta “insanlığın gizli koruyucuları ve elit liderleri” olarak konumlandırır ve bu gücü hak ettikleri algısını kitaplarına yerleştirir.
Washington D.C.’nin mimari yapısını, sokak planlarını ve anıtlarını tamamen masonik sembolizme bağlar. Dan Brown’a göre George Washington, Benjamin Franklin ve diğer kurucu babalar sıradan siyasetçiler değil; insanlığı aydınlığa götürecek antik sırlar zincirinin birer parçası olan yüksek dereceli masonlardır. Roman boyunca ABD’nin kuruluş felsefesinin, masonların koruduğu o kadim felsefeyle (Aydınlanma bilgeliğiyle) yoğrulduğu fikri işlenir.
Kayıp Sembol’de masonlar; halktan gizli işler çeviren, dünyayı sömüren bir odak gibi değil; aksine, insanlık henüz o büyük sırlara hazır olmadığı için bilgiyi saklamak zorunda kalan entelektüel, zengin ve bilge elitler olarak çizilir. Başkarakter Robert Langdon aracılığıyla, masonların kurukafadan şarap içmek gibi ürkütücü ritüelleri bile “kötülük” değil, aslında “aydınlanma ve ölümü hatırlama” araçları olarak aklanır. Bu durum okuyucuda gayriihtiyari şu hissi uyandırır: “Dünyayı kaotik kitleler yerine bu bilge ve seçkin insanlar yönetmeli, zaten yönetmeye de hakları var.”
Dan Brown’un İllüminati takıntısı vardır. Melekler ve Şeytanlar romanıyla başlayan, Kayıp Sembol ile zirveye ulaşan bu anlatı tarzının arka planında çok net bir halk “sıradandır”, örgütler “seçkin” felsefesi yatar.
Birdenbire fenomen olan Da Vinci Şifresi
Dan Brown birdenbire ortaya çıkmış ve Da Vinci Şifresi romanı bir anda dünyada popüler olmuştu. Acaba yazar bir proje mi, bir kampanya ürünü mü olarak ortaya çıkarıldı şüphelerine yol açan bir patlamaydı. Bazıları perde arkasında masonik bir organize olduğunu bile düşünmüştü.
Gerçi, Da Vinci Şifresi (2003) aslında yazarın ilk kitabı değildi. Daha önce Dijital Kale (1998), İhanet Noktası (2001) ve Robert Langdon karakterinin ilk kez göründüğü Melekler ve Şeytanlar (2000) romanlarını yazmış ancak bu kitaplar çıktıkları dönemde neredeyse hiç satmamış, raflarda tozlanmıştı.
Dan Brown’un kaderi, Da Vinci Şifresi metnini dev yayıncılık grubu Bertelsmann’a bağlı Doubleday yayınevinin editörü Jason Kaufman’a ulaştırmasıyla değişti. Yayınevi, kitabın içindeki komplo teorilerinin ve din-bilim çatışmasının muazzam bir ticari potansiyel taşıdığını fark etti ve tarihte eşine az rastlanan bir “fısıltı gazetesi ve ön baskı” kampanyası başlattı.
Kitap henüz kitapçılarda satışa çıkmadan aylar önce, yayınevi tam 10.000 adet özel ön baskıyı Amerika’daki tüm kitapçılara, kütüphanecilere, eleştirmenlere ve talk-show yapımcılarına tamamen ücretsiz olarak postaladı.
Kitapçı çalışanları romanı erkenden okuyup birbirlerine “Harika bir kitap geliyor” diye fısıldamaya başladılar. Kitap rafa çıktığı ilk gün, arkasında zaten aylardır konuşan binlerce kişilik hazır bir hayran kitlesi vardı.
Ama kitabın popülaritesini milyar dolarlık bir çılgınlığa dönüştüren asıl güç, Hristiyan dünyasının ve Vatikan’ın kitaba gösterdiği devasa öfke oldu. Kilise liderleri, kardinaller ve ekranlardaki teologlar televizyonlara çıkıp “Bu kitap yalanlarla dolu, sakın okumayın, Hz. İsa’nın soyuyla ilgili iddialar küfürdür” dedikçe, modern insanın “yasak olana duyduğu merak” tetiklendi. Dan Brown için milyonlarca dolarlık bedava televizyon reklamına dönüştü. Yayınevi bu tartışmaları bilerek canlı tuttu ve kampanyayı körükledi.
Da Vinci Şifresi 2003 yılında, yani 11 Eylül saldırılarından bir süre sonra, tüm dünyada dinlerin, medeniyetler çatışmasının ve gizli servis komplolarının en çok tartışıldığı paranoyak bir atmosferde piyasaya çıkmıştı. İnsanlar rasyonel haberlerden sıkılmıştı ve tarihin arkasında “başka bir gizli gerçek” arıyordu. Dan Brown okuyucuya tam da duymak istediği komploları, sürükleyici ve her bölümü heyecanla biten bir Hollywood senaryosu temposuyla sundu.
Martin Mystère’e ve Indiana Jones’a benzeyen Robert Langdon
Ana karakter Robert Langdon, çizgi roman karakteri Martin Mystère’e neredeyse ikizi kadar benziyordu. İkisi de akademisyendi. Martin Mystère bir profesör, antropolog ve arkeolog iken Robert Langdon Harvard’da dinî simgebilim (symbology) profesörüydü. İkisi de hayatını tarihin satır aralarındaki sembolleri çözmeye adamıştı.
Martin Mystère resmî tarihin açıklayamadığı Mu, Atlantis, UFO teorileri veya Stonehenge gibi “imkânsızlıklar” peşinde koşarken; Robert Langdon da Da Vinci’nin tablolarındaki şifreler, Tapınakçılar veya masonik sırlar gibi saklanan tarihin peşindeydi.
İkisi de entelektüel, şık giyinen, kadın meslektaşlarıyla/asistanlarıyla yan yana çalışan ve kaba kuvvet yerine sadece kütüphane bilgisini ve zekâsını silah olarak kullanan “yeni nesil aksiyon aydınları”ydı.
Robert Langdon, bir yandan oldukça film karakteri arkeolog ile morfoloji/arkeoloji profesörü Indiana Jones’a da benzemektedir. Dan Brown’un romanları bu yönüyle bir çizgi romanın kitaplaşmış veya bir aksiyon filminin romanlaşmış hâli gibidir.
Dan Brown ve Da Vinci Şifresi kitabı Umberto Eco’ya sorulduğunda şu cevabı verdi:
“Yazar Dan Brown, Foucault Sarkacı’ndaki karakterlerden biridir! Onu ben icat ettim. Benim karakterlerimin takıntılarını paylaşıyor; Gül-Haçlar, Masonlar ve Cizvitlerin dünya komplosu. Tapınak Şövalyeleri’nin rolü. Hermetik sırlar. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu prensibi… Hatta ben Dan Brown’un gerçekten var olmadığından bile şüpheleniyorum.”














