Türk mitolojisinden mizahi bir çizgi roman evrenine: “Kanat ile Tayga”

İSTANBUL (Medyascope, Buse Ok) – Yazar ve çizer Sercan Çağlarca’nın Türk mitolojisini konu alan “Kanat ile Tayga” çizgi roman serisinin ilk kitabı “Ülgen’in Oku” okurlarla buluştu. Çağlarca, çizgi romanda Türk mitolojisi ve Hun Kağanlığı dönemini mizahla harmanlarken, bir yandan da tarih, doğa, toplumsal eşitlik ve insanlık tarihindeki açgözlülük gibi güncel meseleleri ele alıyor.

Türk mitolojisinden mizahi bir çizgi roman evrenine: "Kanat ile Tayga"
Türk mitolojisinden mizahi bir çizgi roman evrenine: “Kanat ile Tayga”

Sercan Çağlarca’nın yazıp çizdiği “Kanat ile Tayga” serisinin ilk kitabı “Ülgen’in Oku” okurlarla buluştu. Activision Blizzard King’de Candy Crush Saga’nın Deneyim Tasarımı Direktörü olarak görev yapan Çağlarca, çizgi roman serisinde mühendislik, tasarım ve oyun sektöründeki deneyimlerini Türk mitolojisi ve tarih araştırmalarıyla bir araya getiriyor.

Peki Çağlarca’yı Türk mitolojisi ve Hun Kağanlığı döneminde geçen bir çizgi roman evreni kurmaya iten neydi? Kımız tulumunu bir karaktere dönüştürme fikri nasıl ortaya çıktı? Mitolojik figürlerle mizah arasındaki dengeyi nasıl kurdu? Tarihi ve mitolojiyi bugünün toplumsal meseleleriyle nasıl buluşturdu? Biz sorduk, Çağlarca yanıtladı.

Çizgi romanı yazıp çizerken katı bir sıra izlemediğini belirten Çağlarca, yazma ve çizmenin birbirini sürekli besleyen iki eylem olduğunu söyledi. Hikâyenin genel iskeletini önceden bildiğini ancak bazı sahnelerin veya görüntülerin hikâyenin kendisini doğurduğunu anlatan Çağlarca, zihninde bir anda beliren ve “çapa paneller” adını verdiği sahnelerin yaratım sürecinde önemli bir yere sahip olduğunu söyledi.

Tayga karakterinin ortaya çıkışının ise internette gördüğü amatör bir çizimle başladığını anlatan Çağlarca, ilk olarak Osmanlı şerbetçisi ve canlı bir şerbet güğümü fikrini düşündüğünü belirtti.

“Tek bir büyük resmin birbirini besleyen parçaları”

Çağlarca, mühendislikten oyun sektöründeki tasarımcılığa, ardından direktörlüğe ve çizgi roman yaratıcılığına geçişinin dışarıdan radikal ve alakasız görünebildiğini ancak kendisinin bütün bu alanları “tek bir büyük resmin birbirini besleyen parçaları” olarak gördüğünü söyledi:

“Mühendislik sonrası tutkumun peşinden gidip tasarım üzerine yüksek lisans yaptım ve yaklaşık 13 yıldır Stockholm’de yaşıyorum. Activision Blizzard King şirketinde, Candy Crush Saga oyununun Deneyim Tasarımı Direktörü olarak görev yapıyorum. Bir yandan da yazıp çizdiğim, Türk mitolojisini konu alan Kanat ile Tayga çizgi roman serisinin ilk kitabı Ülgen’in Oku ile okurlarla buluştum.”

Çağlarca, sanat, bilim ve mühendisliğin tarih boyunca iç içe olduğunu belirterek Leonardo da Vinci örneğini verdi. “Günümüzde kapitalist eğitim sistemleri meslekleri çok kesin çizgilerle ayırsa da tarih boyunca sanat, bilim ve mühendislik hep iç içe geçmiş” diyen Çağlarca, da Vinci’nin hem ressam hem de savunma sanayisine icatlar yapan bir mühendis olduğunu hatırlattı.

Kendi yolculuğunda da alanların birbirini sürekli beslediğini belirten Çağlarca, “Mühendislik eğitimiyle edindiğim analitik düşünme yetisini, kitaplarımdaki kurguyu ve mantık örgüsünü kurarken kullanıyorum. Oyun sektöründeki 10 yılı aşkın deneyimimle öğrendiğim proje yönetimi, dünya kurulumu, karakter arkları ve çevresel anlatı tekniklerini çizgi romanlarımı tasarlarken kullanıyorum” diye konuştu.

Biz yalnızca mühendislik kimliği yazar-çizer kimliğini besliyor zannederken meğer Çağlarca’nın yazar ve çizer kimliği, oyun sektöründe Deneyim Tasarımı Direktörlüğü görevini yürütürken bana büyük bir avantaj sağlıyormuş. Çağlarca, bir tasarım fikrini hikâyeleştirerek aktarmanın ve yönettiği ekiplere yaratıcılık aşılamanın işinin en kritik parçası olduğu görüşünde:

“Bu yolculuğun arkasındaki dürtünün tek bir adı var: öğrenebileceğim her şeyi öğrenmek ve öğrendiklerimin tamamıyla üretmek. Günümüzde meslek eğitimi sizi mümkün olan en kısa sürede tek bir alana hapsediyor. Ama benim derdim bu hiç olmadı. Benim derdim, mühendisliğin, tasarımın, oyunun, tarihin, mitoloji araştırmalarının hepsini aynı anda bilip bunların toplamından bir şeyler üretebilmek. Leonardo da Vinci’nin benim için bu kadar ilham verici olmasının sebebi, onun da kendi zamanında ‘sınırlarını aşan’ biri değil, sınırların henüz çizilmediği bir çağda her alana tam anlamıyla dalmış birisi olması. Ben de biraz böyle yaşamaya çalışıyorum.”

“Yazmak ve çizmek birbirini sürekli besleyen iki eylem”

Çağlarca, yazma ve çizme sürecinde katı bir sıra ya da hiyerarşi olmadığını söyledi. Hikâyenin genel iskeletini, karakterlerin nereden geçip nereye varacağını önceden bildiğini ancak çalışırken baştan sona lineer bir sırayla ilerlemediğini belirten Çağlarca, bazen aklına gelen bir diyaloğun bir sahneyi doğurabildiğini söyledi:

“Genellikle gözlerimin önünde tam tamına bitmiş hâliyle beliren görüntüler oluşuyor. İşte bunlar kitabı oluşturma sürecinde bana en çok yardımcı olan imgeler. Yaratma sürecimin en karakterize kısmı, kafamda aniden beliren bu ‘çapa paneller’ (anchor panels) dediğim sahneler. Bazen ana plot anı bile olmayan küçük bir jest, bir karakterin bakışı ya da atmosferin renk paleti kafamda tam bitmiş olarak canlanıyor. Doğrudan masaya oturup o tek kareyi çiziyorum. O kilit panel sayfadaki yerini aldığında, hikâyenin öncesi ve sonrası adeta tutunacak bir nokta buluyor. Gerisi de çorap söküğü gibi geliyor.”

“Tayga, bir kımız tulumu”

Tayga karakterinin ortaya çıkışının tesadüfi bir görsel ilhama dayandığını anlatan Çağlarca, internette gezinirken amatör bir karakalem çizim gördüğünü söyledi. Çağlarca sözlerine şöyle devam etti:

“Çizimde sırtında dev bir kazan taşıyan bir adam vardı; çizer muhtemelen farkında değildi ama kazanın üzerindeki lekeler tıpkı bir insan yüzünü andırıyordu. O an kafamda bir şimşek çaktı! Tayga Kanat’ın taşıdığı bir obje olmalıydı. İlk kurgumda Kanat bir Osmanlı şerbetçisi, sırtındaki de canlı bir şerbet güğümüydü. Ancak hikâyeyi ‘En çok neyi okumak isterdim?’ sorusundan yola çıkarak Türk mitolojisine ve Hun Kağanlığı dönemine kaydırınca, bozkır kültürünün en ikonik simgelerinden birine yöneldim: kımız tulumu. Konar-göçer yaşamın tam merkezinde duran, hem pratik hem ritüel önemi olan, hem de görsel olarak son derece komik bir varlık. Tayga yumuşak, deriden ve koca göbeği kımız dolu, devrilip yuvarlanmaya hazır. Formu o sahnede vermek istediğiniz duyguya göre istediğiniz gibi eğip bükebilirsiniz.”

“İfadeyi yüzden değil formdan, kilodan, duruştan çıkarmak zorundasın” diyen Çağlarca, bu nedenle Tayga’yı çizmenin kendisi için keyifli olduğunu ifade etti.

Tayga’nın kımız tulumu olmasının aynı zamanda ona eşsiz bir varoluşsal zemin sağladığını belirten Çağlarca, karakterin gerçek anne babasının kim olduğunu bilmediğini ve bu yönüyle içinde biraz “Frankenstein”, biraz da “Pinokyo” bulunduğunu söyledi. Tayga’nın insan, hayvan ya da klasik bir mitolojik figür olmadığını belirten Çağlarca, “Tam da bu belirsizlik onun en güçlü yanı” dedi.

“Mizah yaşayan bir dilin içinde var olabiliyor”

Mitolojik ve tarihsel anlatılarda ciddiyet ile mizah arasındaki dengenin okurla kurulan duygusal bağın omurgasını oluşturduğunu belirten Çağlarca, bu konuların genellikle iki uçtan ele alındığını söyledi:

“Ya çok akademik ve kuru bir dille ya da aşırı epik, hamasi ve kutsallaştırılmış bir üslupla. Ben bu iki yaklaşımın da dışına çıkıp, Pixar animasyon filmlerinde gördüğümüz o hem epik hem duygusal hem de son derece eğlenceli ve insani anlatı dengesini kurmak istedim.”

Umay Ana’nın Süt Ak-Göl’den aldığı ruhu uçarak yeni doğacak bebeğin annesine götürmesi motifinin Türk mitolojisinin en zarif motiflerinden biri olduğunu söyleyen Çağlarca, kendisinin bu motife küçük bir insani dokunuş ve tatlı bir sakarlık eklediğini belirtti.

“Peki ya o ruh, Umay Ana’nın elinden kayıp bozkırda bir kımız tulumunun içine düşseydi ne olurdu?” diye soran Çağlarca, bu yaklaşımla mitolojik figürleri yaşayan, hata yapabilen ve empati kurulabilen karakterlere dönüştürdüğünü söyledi. Erlik Han’ı da yalnızca kötülüğü temsil eden bir figür olarak değil, yaramaz ve insani özellikleri olan bir karakter olarak kurguladığını belirtti.

Ciddiyet ve mizah arasındaki dengeyi kurmasındaki en büyük ilham kaynaklarından birinin Türk mizah dergisi kültürü olduğunu belirten Çağlarca, “Gırgır, Leman, Penguen, Uykusuz gibi dergilerle büyümüş bir neslin ferdiyim” dedi.

Avrupa’nın birçok ülkesinde böyle bir mizah dergisi kültürünün bulunmadığını belirten Çağlarca, Türkiye kültüründe en ciddi veya trajik konulara bile özeleştirel bir mizahla bakabilme esnekliği bulunduğunu söyledi.

“Mizah yaşayan bir dilin içinde var olabiliyor; ölü bir dilin içinde boğuluyor” diyen Çağlarca, araştırmalarında mitolojinin özüne ve tarihsel detaylara sonuna kadar sadık kalırken anlatı dilinde bugünün Türkçesini ve mizahını bilinçli olarak seçtiğini belirtti. Sercan Çağlarca, böylece hikâyeyi okuyan küçük büyük herkesin tanıdık ve samimi bir dille anlatının içine çekilebildiğini söyledi.

“Tarihi, ders kitabı gibi sıkıcı hâle getirmek istemedim”

Çağlarca, tarih ve mitolojiyi aynı evrende harmanladığını belirterek araştırma sürecinde tarihsel kaynaklarla Türk mitolojisine ilişkin kaynakları birlikte incelediğini söyledi. Hikâyeyi Attila ve Bleda döneminde kurgulayan Çağlarca, iki kardeşin tarihsel özelliklerini mizahi bir çatışmaya dönüştürürken ana hikâyeyi Kanat ve Tayga’nın, yani dönemin sıradan insanlarının gözünden anlattığını belirtti.

Sercan Çağlarca, Türk mitolojisi kaynaklarındaki farklılıklar nedeniyle aylarca araştırma yaptığını söyledi. Çağlarca, Abdülkadir İnan, Uno Harva, Wilhelm Radloff, Bahaeddin Ögel ve Yaşar Çoruhlu’nun çalışmalarından yararlandığını ifade etti. Altay kurganları, şaman kıyafetleri ve keçe desenleri gibi görsel kaynakları da inceleyen Çağlarca, “Kitapta her objenin tarihsel bir karşılığı var” dedi.

“Geçmişin bugünle konuşması gerekiyor”

Tarih ve mitolojinin geçmişle bugün arasında bağ kurması gerektiğini belirten Çağlarca, hikâyede şovenizmden uzak, farklı ırkların birbirinden üstün görülmediği evrensel bir anlatı kurmayı amaçladığını söyledi. Çağlarca, altın, güç ve açgözlülük uğruna “öteki”nin yok edilmesini Doymadım Irmağı ve Erlik Han üzerinden işlediğini belirtti.

Sercan Çağlarca, modern medeniyet anlayışını ve doğaya verilen zararı da eleştirdiğini söyleyerek Roma’nın üzerinde uçan karakterlerin beton yapılar karşısındaki şaşkınlığını örnek gösterdi. Doğaya ve toprağa saygı duyan şamanist kültürün medeniyetin temeli olması hâlinde nasıl bir dünya kurulacağını sorgulattığını ifade etti.

Çağlarca, Gökçen ve Umay Ana gibi güçlü kadın figürleri üzerinden geçmişteki kadın-erkek eşitliğini de hatırlatmak istediğini belirterek, “Hikâyenin dekoru 1500 yıl öncesine ve mitolojik çağlara ait olabilir ama metnin ruhu doğrudan 21. yüzyılın insanına ve bugünün meselelerine sesleniyor” dedi.

Bizler daha ilk kitabı bitirmeden Sercan Çağlarca, ikinci kitabı yayınevine göndermiş, üçüncünün eskizlerine başlamış bile. En başından altı kitaplık bir seri olarak kurguladığı Kanat ile Tayga’nın evreni büyümeye devam ediyor. Uçmag’dan Yer-Su’ya, Tamag’dan Kara Orman’a uzanan bu yolculukta Kanat ve Tayga’nın hikâyesi yeni sorularla devam edecek. Çağlarca’nın söylediği gibi: “Tayga size emanet.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş