Cumartesi günü buz gibi havada Sultanahmet’te gezinirken, Yazarlar Birliği’ne uğrayayım Mahmut Bıyıklı ile ve varsa Bahçelievler eski Belediye Başkanı Muzaffer Doğan abiyle çay içip muhabbet ederken ısınayım dedim. Yazarlar Birliği’ne geldiğimde dış kapıda takım elbiseli birinin hoş geldin demesine ve içerinin tıklım tıklım dolu olmasına şaşırdım. Oturanlardan ve dikilenlerden adım atacak yer yoktu. Darende’ye Adanmış Bir Ömür kitabının tanıtım toplantısıymış. Kitabın yazarları arkadaşım Prof. Dr. Süleyman Doğan ile Prof. Dr. Cihan Okuyucu’ydu. Süleyman Doğan kitap hakkında slaytlar eşliğinde bilgi veriyordu.

Konuşmacıların olduğu masanın arkasında dev gibi bir panoda Darende’ye Adanmış Bir Ömür Kitap Toplantısı yazıyordu. Malatya Darende ile ilgili bir kitabın tanıtımı nasıl bu kadar kalabalık olur diye düşünürken, salonun çeşitli yerlerinde sallanan Somuncu Baba ve Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı yazılı flamalarını gördüm. Kalabalığın içinde, boyunlarında Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı Görevli kartı taşıyan jilet gibi giyinmiş takım elbiseli genç erkekler ve genç hanımlar salonun organizasyonunu sağlıyor, gelip gidenlerle ilgileniyorlardı.
Konuşmalar bitince bir anda o gençler ortaya masalar koyup, o kadar kalabalık insana Darende’ye özel sofralar kurarak bir somun ekmek eşliğinde konuklara yemek ve çay ikramında bulundular. Somun ekmek, vakfın en sembol hizmetlerinden. Somuncu Baba’nın yüz yıllar önceden kalma mirasını yaşatıyorlar.
Asıl adı Şeyh Hamid-i Veli olan Somuncu Baba, 14. ve 15. yüzyıllarda yaşamış, Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine manevi yön vermiş en önemli İslâm mutasavvıflarından ve Anadolu erenlerinden. Bursa Ulu Cami’nin açılışında ilk hutbeyi okuyan kişi ve başta Hacı Bayrâm-ı Velî olmak üzere pek çok önemli talebe yetiştirmiş.
Şeyh Hamid-i Veli; Şam, Tebriz ve Hicaz gibi dönemin en büyük ilim merkezlerinde eğitim görmüş çok büyük bir İslâm âlimiydi. Ancak Bursa’ya yerleştiğinde, insanların kendisine aşırı hürmet gösterip övmesinden kaçınmak adına kimliğini gizlemek için, çilehane yanına bir fırın açarak fırıncılık yapmaya başladı.
Her gün sırtında odun taşıyıp fırınını yakar, ihlasla ekmek pişirirdi. Bursa sokaklarında “Somunlar müminler, somunlar!” diye nida ederek ekmek satardı. Ekmekleri o kadar lezzetli, bereketi o kadar ünlüydü ki, halk onun sıradan bir fırıncı olduğunu sanır ve ona sevgiyle “Somuncu Baba” veya “Ekmekçi Koca” derdi.
Osmanlı Devleti’nin parladığı o dönemde, Yıldırım Bayezid Han’ın damadı Seyyid Emir Sultan da Somuncu Baba’nın manevi derinliğini fark eden ilk kişilerden biri oldu ve sarayın ekmeğini de ondan almaya başladılar.
Somuncu Baba’nın sadece bir fırıncı değil, büyük bir veli olduğu 1399 yılında Niğbolu Zaferi anısına yaptırılan Bursa Ulu Cami’nin açılış gününde ortaya çıktı. Padişah Yıldırım Bayezid, ilk hutbeyi okuma görevini Emir Sultan’a verdi. Emir Sultan ise, “Sultanım, aramızda zamanın kutbu, büyük âlim Şeyh Hamid-i Veli varken hutbe okumak bana düşmez. Kendisi fırıncı Somuncu Baba’dır” diyerek sırrı ifşa etti.
Kaçacak yeri kalmayan Somuncu Baba, minbere çıkıp Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi olan Fâtiha Suresi’ni yedi farklı tefsir boyutuyla öyle bir anlattı ki, camideki tüm ulema ve cemaat hayran kaldı.
Sırrı ortaya çıkan ve insanların artık kendisine büyük bir hayranlıkla yaklaşmasından rahatsız olan Somuncu Baba, “Sırrımız faş oldu, burada kalamayız” diyerek hemen o gece Bursa’yı terk etti. Çeşitli yerleri gezdikten sonra ömrünün son yıllarını geçireceği, bugün torunu Osman Hulûsi Efendi Vakfı’nın da merkezi olan Malatya’nın Darende ilçesine yerleşti ve orada vefat etti.
Somuncu Baba’nın torunları Sultanahmet’te

Yazarlar Birliği’nde yapılan kitap tanıtımında onca kalabalığa hizmet eden, koşuşturan, bizlere somun ekmekle aş ikramında bulunan gençler ve vakıf mensupları Somuncu Baba’nın yüz yıllar sonraki torunlarıydı. Çoğu Darende’den gelmişlerdi.
Somuncu Baba’nın ömrünün son yıllarını geçirdiği ve türbesinin bulunduğu Malatya’nın Darende ilçesindeki Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi, yüzyıllar içinde yıpranmıştı. Somuncu Baba’nın 12. kuşak torunlarından Osman Hulûsi Efendi, ömrünün 42 yılını bu camide imamlık yaparak geçirdi ve 1986’da kendi adıyla kurduğu Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı aracılığıyla bu mekânı devasa, modern ve huzurlu bir inanç turizmi külliyesine dönüştürdü.
Somuncu Baba’nın fırınından yayılan o mis kokulu ekmek kokusu ve cömertlik, yüzyıllar sonra Osman Hulûsi Efendi tarafından kurulan vakıfta bir sembol haline geldi. Darende’ye Adanmış Bir Ömür kitabı Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’yi ve vakfının faaliyetlerini anlatıyor. Vakfın bağlıları günümüzde hâlâ Somuncu Baba fırın geleneğini yaşatmakta ve insanlara ücretsiz ekmek ve yemek ikramları sunmaktadır.
Osman Hulûsi Efendi, aynı zamanda klasik Divan edebiyatı geleneğini Cumhuriyet döneminde de başarıyla sürdüren son büyük divan şairlerinden biri. İnsan sevgisini, hoşgörüyü ve ahlâkî erdemleri âdeta özetlediği, her beyti bir hayat dersi niteliğinde olan en bilinen eseri Nasihat şiiridir. 70’ten fazla beyti olan bu öğretici şiirin bazı beyitleri şöyledir:
Âlemi sen kendinin bir kölesi sanma sakın
Nefsine hor bakasın, gayrıya hoş bakasın
İncinme incitme kimseden, her can bir incidir
İncitme sen kimseden, incitenden incinme
Kırma gönül şişesini, yapamazsın bir daha
Hakk’ın tecelligâhıdır, incitme canı sakın
Bütün şiirlerinin toplandığı Dîvân-ı Hulûsi-i Dârendevî kitabında gazeller, kasideler, murabbaılar, müseddesler, kıtalar ve rübailer yer alır. Eser, sadece edebi bir metin değil; okuyana sabrı, şükrü, tevazuyu ve insanı olgun kılacak yolları gösteren bir rehber niteliğindedir.
Bu eserde yer alan şiirler, taşıdıkları güçlü ritim, ahenk ve derin tasavvufi coşku sebebiyle Türk din musikisinin en çok bestelenen kaynaklarından biri olmuştur. Sanat müziği, tasavvuf musikisi ve özgün müzik formlarında yüzlerce şiiri bestelenmiştir.
Ahmet Özhan, Necmettin Nursaçan, Mustafa Demirci, Mehmet Emin Ay, Ender Doğan ve Eşref Ziya Terzi gibi sanatçılar tarafından albümlerde seslendirilen popüler ilahilerden bazıları şunlardır: “Âlemi Sen Kendinin Bir Kölesi Sanma Sakın”, “Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde”, “Cânâ Seni Can Canan Bilerek”, “Gözüm ki Rûyine Baksa” (Peygamber Efendimize yazılan bu naat, klasik Türk musikisi formunda bestelenmiş ve TRT repertuvarlarında da yer alan ağır ve dokunaklı bir eserdir.) “Beni Candan Usandırdı”: (İlahi albümlerinde sıkça rastlanan ritmik bir ilahidir.)
Biz nasılsak diğer insanlar da öyledir
Osman Hulûsi Efendi’nin en bilinen “Nasihat” şiiri başta olmak üzere bütün şiirleri ve söyleyişleri insanın nefsini terbiye etmesini, başkalarına şefkatle yaklaşmasını ve kimseyi incitmemesini öğütleyen önemli bir ahlâk beyannamesi olduğu kadar, kusuru kendinde aramak, gönül kırmaktan sakınmak, insanları ayrıştırmamak ve güneş gibi şefkatli, toprak gibi alçakgönüllü, su gibi cömert olmak gibi temel tasavvufi düsturlar işlenmektedir.
Kendisi olmak, bilmek, kavrayış, içsel temizlik, âleme güneş olmak gibi temel mesajlarla yüklüdür. Kendisi olmak, bir kavrayış halidir. Hissedişlerin eşliğinde, derin anlayışlarla ve derinlerde idraklerle çoğalan “kendini” hatırlayıştır. Kendinizin, kendiniz olduğunu kavradığınızda ve içinizdeki kendinize güvenip inandığınızda, basitçe kendiniz olursunuz.
Kavrayış dışardan verilebilecek ve alınabilecek bir şey değildir. Gerçek anlamda kendisi olduğumuzu anlayana kadar yapılan bütün çalışmalar boşunadır. Çünkü kendisinin kavrayışında değilsek yaptığımız çalışmalar endişeleri, korkuları, sanrıları beslemekten ve büyütmekten başka hiçbir şeye yaramaz.
Nereye gideceğini bilmeyen gemiye, hiçbir rüzgârdan fayda gelmez.
Bilmek, anlamak değildir. Bilmek, zihnin veya nefsin ruhun biliş halini taklit etmesidir. Anlamak; yürekte zekâ ve sevginin birlikte örtüşmesiyle oluşan bir histir. Kısaca, biliştir. Ve biliş, ruhun olanı idrak etmesi halidir. Kavrayışıdır.
Kavrayış; kendinizin iyiliğine inanmayı, güvenmeyi, kendinizi sevmeyi; basitçe içinizdeki, kendinizin enerjisini üretmeyi birlikte getirir.
Evren büyük bilinçtir ve temel olarak dört ilahi özelliği, prensibi vardır. Sonsuz sayıda prensipleri olmakla birlikte… iyiliği sevmek, sükûnet, merhamet-şefkat, ve neşedir. İnsan da küçük evren ve mikro bilinç olarak; bu özellikleri kendinde taşıdığında ilahi özellikler kazanır. Ve kendisinin bulunduğu her yerde de bu frekansı yaydığı için, kendiliğinden bir dengelenme oluşur.
Yüreğimizde bize ait olmayan toplum tarafından ekilmeye çalışılmış kimliksiz istek kalıplarını görmek ve bu kalıpları sonsuza kadar kırmaktır. Ve gerçek bize ait arzularımızı bulmaktır.
Gerçek alan, kendinin sorumluluğuyla ortaya çıkan ve örtüşen, çok boyutlu kavrayış hali veya varoluş halidir.
“Kendimiz” istersek diğerleri gibi olmak zorunda değiliz
Dünyada olsun, ilişkilerimizde olsun, nereye bakarsak bakalım, gördüğümüz her şey ve herkes, bir şekilde bizi, bize yansıtan aynadır. Nasıl ki fiziksel bedenimizi aynadan bize yansıyan görüntümüzle görebiliyorsak, içimizin aynası ise; diğer insanlarla ve çevremizle olan ilişkilerimizdir.
Biz nasılsak dünya ve diğer insanlar da öyledir. Bizlerin kendimizi içsel olarak gözlemlemeye başlamamız, dünyamız ile ilgili çok şeyi değiştirecektir. Çünkü her şeyin temelinde insan ögesi vardır. Her şey insanla başlar, insanla biter. Değişimin başlangıç yeri insanın kendisidir. İnsanı anlayabildiğimizde, her şeyi çözebiliriz. İnsanı bilmek içinse, herkesin önce kendi içine dürüst ve samimice bakması yeterlidir. İşte o zaman üstesinden gelinemeyecek hiçbir sorun yoktur.
İnsan olmanın ve geleceğimizin sorumluluğunu üstümüze alıp, değiştiğimiz ve değişimimizle birlikte, değişmesine vesile olduğumuz dünyamızın yarınları aydınlık, temiz, yaşanmaya değer ve insan onuruna yakışır bir dünya olacaktır.
Değişim sürecimizde üstün bir çaba gösterilmeden, gayret edilmeden, insanoğlunun kendisi üzerinde çalışmadan da değişmesi, bilinçlenmesi mümkün değildir. Değişim kendimizi kandırmadan, olanı olduğu gibi görmeyi gerektirir.
Tek tip, sıradan; doğan, büyüyen, üreyen, yaşadığı sürece çılgınlar gibi tüketen, yarışan ve sonra da ölen; bugünkü insanlık!
Dünya yüzeyinde, yüzyıllardır aynı yoksulluğu çeken, aynı acıları yaşayan, aynı çatışmanın ve savaşın içinde olan, aynı kaygıları taşıyan, bize dünya böyle olduğu anlatısıyla uyutulan, yüreğinde aynı kinleri, nefretleri korkuları yaşayan ve hayatı diğerleri gibi ıskalayan bir kitleyiz.
Ama “kendimiz” istersek diğerleri gibi olmak zorunda değiliz.
Bir düşünün; siz hiçbir sabah erken kalkıp, güneşin doğuşuna eşlik edebildiniz mi? Sabahın köründe geçmişten kalma endişelerle işinize giderken, bir çiçeğin önünde durup, onun muhteşem güzelliğini seyredebildiniz mi?
Bir insana hiç nedensiz gülümseyip, halini hatırını sorabildiniz mi?
En sevdiğiniz diziyi yarıda bırakıp, sevdiklerinizle koyu bir sohbete dalabildiniz mi? Çatışma içinde olduğunuz kişileri her şeye rağmen affedip, onunla kırk yıllık hatırı olacak bir kahveyi dost sıcaklığında yudumlayabildiniz mi?
Kendinizi bütün etiketlerinizin dışında, sadece bu dünyada var olduğunuz için, değerli hissedebildiniz mi?
İçinizde ve dışınızda hüküm süren kaosun orta yerinde durup, hâlâ ümitle geleceğe bakıp, kendiniz ve diğerleri için muhteşem canlı ve basit bir dünyayı düşleyebildiniz mi?
Biz kendimizle ilgili herhangi bir şeyi değiştirdiğimizde, bizimle ilişkide olan her şeyin ve herkesin de değişmesine neden oluruz. Diğer şeylerde, kendilerini ve davranışlarını, bizim “yeni halimiz”e göre ayarlamak durumunda kalır. Bizimle birlikte yeni yaşama yürüyenler değişir, değişime direnenler gider.
Bizim kendimizde en ufak bir şeyi değiştirmemiz, okyanusa attığımız bir taşa benzer.
Eğer biz kendi adımıza; nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizin tablosunun gözlerimizden ve yüreğimizden kaybolmasına izin vermezsek ve bu kararımızda azmedebilirsek, her anda seçimlerimizi bu tabloya göre yapabilirsek, değişimimiz güçlü bir ivme kazanır.
Gün be gün, sevinçleri ve sevgileri bizden alıp götüren inançları, kalıpları, yargıları bırakarak, yüreğimizden geçenleri sevgiyle gerçekleştirmeye çalışırsak ve kendi yaşamımız, diğer insan kardeşlerimizin de kendi ve mutlu oldukları bir dünyayı gerçekleştirmelerine hizmet ediyorsa, değişiminiz “evrimleşme” olarak tanımlanır.
Yaşadığımız değişimde bütünlenme, iyileşme, sevgi vardır ve çevremizdeki herkesin kendisi olması ve yüreğindekileri gerçek kılması için desteklemektedir. Sonuçta herkes ve her şey, fiziksel ve ruhsal olarak şifalanır.
Sevgiden ayrılmak acı ve karanlık demektir
Yüreğimizde, vicdanımızla yaşamamız “kendimiz” olmaktır. Sevgi olmaktır. Sevginin açılımları; paylaşma, yansıma, sevinç, coşku, merhamet, şefkat, alçakgönüllülük, sevgiyle hizmettir. Kalpten gelen hislerdir.
Değişimimiz; kendi egomuzu daha da besleyip büyütüyorsa, rekabetten, kibirden hırstan, korkudan ve öfkeden besleniyorsak, değişimimiz dönüşümümüz olur. Dejenere oluruz. Çünkü kinde, öfkede, korkuda, hırsta ve kibirde isek, sevgi de olamayız. Egonun ürettiği ve korkunun açılımı olan duygular; endişe, kibir, hırs, öfke, nefret, rekabet, çaresizlik, yetersizlik ve değersizliktir.
Yüreğimizde yaşayıp, kendimiz olma cesaretini gösterebildiğimizde, sevgi davranışlarımızın nedeni olur. Yüreğimizde yaşamayıp, “kendimiz” olamadığımızda, aslımızdan yani sevgiden uzaklaşırız. Ve asıl doğamızda; bozulma ve çürüme yaşarız. Sevgiden ayrılmak, acı ve karanlık demektir. Bizler bu dünyada kendimiz olmak için varız. Kendimizi gerçekleştirmek için buradayız. Ve bizler, insan türü olarak diğer türlere göre anlamlı bir var oluşa sahibiz.
Bizler, bu dünyada sevgiyi gerçek kılmak, yüceltmek ve sevgiyle diğer türlere de yansımak, korumak, kollamak için bulunuyoruz. Çünkü bizler sevginin yansımanın ve paylaşmanın ne anlama geldiğini biliyoruz.
Bizler farkındalıklı bir yaşam sürebildiğimizde, yaşamımızdaki her şey sevginin açılımları olur. Bereket olur, güzellik olur, dostluk olur, barış olur, huzur olur, muhteşem bir dünya olur. İnsanoğlunun, sevgiyi gerçek kılmaya ve sevgi olmaya gücü vardır ve özü sevgidir. Yeter ki “kendisi” olsun.
Somuncu Baba’nın yüz yıllar önceki halleri, öğretileri, torunu Osman Hulusi tarafından şiirlerine, sözlerine ve hallerine yansıyan söyleyişleri bu yönde mesajlarla doludur.
Henüz daha geç olmadan, kendimiz ve dünyamız için, “kaderimizin efendisi” olmayı seçebileceğimizi işaret ederler.
İçimizde bir daralma hissi ve depresyonla mücadele ediyorsak, yalnızlığımızdan an be an ölmekte isek, gerçekten kapımıza gelen bir komşumuz yoksa, telefonlarımız çalmıyorsa, eş-dost bizi çoktan terk ettiyse, hiçbir sebep olmamasına rağmen, hep bir umut içimizde baş vermeye hazır bir şekilde bizi rahatsız ediyorsa ve biz gerçekten güneşe hasret kaldıysak, gölgeden çıkmamız gerektiğini söylüyorlar.
Çünkü güneş her yerde, gölgede duran biziz.














