İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan

Epistemik Cemaat / Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi adıyla 1992 yılında yayımlanan bir kitap akademik dünyayı sarsacak kadar ses getirmişti. Kitabın yazarı Hüsamettin Arslan, bilim sosyolojisi, epistemoloji ve modernleşme alanındaki çalışmalarıyla tanınmış bir sosyolog, akademisyen ve yazardı.

“Epistemik cemaat” (epistemic community) kavramını, “bilme topluluğu” ya da “inananlar cemaati” şeklinde tanımlıyordu. Arslan’a göre, dünyada “tamamen nesnel, havada asılı duran, kişilerden bağımsız” bir bilgi yoktur. Bilimsel bilgi de dâhil olmak üzere her türlü bilgi, onu üreten, taşıyan, koruyan ve onaylayan bir insan topluluğunun (cemaatin) süzgecinden geçiyordu.

Yani, bir şeyin “bilimsel” veya “doğru” kabul edilmesi, ancak o alanın hâkimi olan epistemik cemaatin onayıyla gerçekleşirdi. Eğer bu cemaatin (örneğin akademisyenlerin, profesörlerin, hakem heyetlerinin) onayını alamazsanız, söylediğiniz şey ne kadar dahice olursa olsun “bilgi” statüsü kazanamıyordu.

İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan

Yine yazara göre, her epistemik cemaatin kendine has bir dili, normları ve aslında dokunulmaz dogmaları vardı. Hüsamettin Arslan, bilimin kutsallık zırhını soyuyor, onu tamamen insani ve toplumsal bir zemine oturtuyordu.

Kitap, üniversitelerin ve bilim çevrelerinin aslında “saf gerçeğin arandığı kutsal mabetler” olmadığını; buraların da çıkar ilişkilerinin, kliklerin, unvan savaşlarının ve kendi statükosunu korumaya çalışan “cemaatlerin” yönetiminde olduğunu açıkça ifşa ediyordu.

Oysa “cemaat” kelimesi Türkiye sosyolojisinde hep dinî/sosyal gruplar için kullanılırdı. Arslan’ın en seküler, en Batılılaşmış “bilim çevrelerini” bile yapısal olarak birer “cemaat” (epistemik cemaat) ilân etmesi, Türk entelektüellerinin zihninde şimşekler çaktırdı. Kendini her şeyin üstünde gören “aydın sınıfının” aslında kendi mahallesinin dogmalarına nasıl hapsolduğunu gösterdi.

Akademinin yüzüne “Siz de aslında birer cemaatsiniz” diye haykırdığı için kitap bir anda gündem oldu.

12 Ocak 1956 günü Ordu’nun Mesudiye ilçesinde on çocuklu bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelen Hüsamettin Arslan, Tunceli Öğretmen Okulu’nda okur, Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tarih üzerine yüksek lisans yaparken, zihni sadece olayların kronolojisiyle değil, “bilginin kendisinin nasıl üretildiği ve toplumu nasıl şekillendirdiği” sorusuyla meşguldü. Bu arayış onu sosyolojiye yöneltti. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji doktorasını tamamlayarak “doktor” unvanını aldı.

Hüsamettin Arslan hayatı boyunca hiç yurt dışına çıkmamıştı. Buna rağmen Batı felsefesinin en çetin, en ağır metinlerini Türkçeye kusursuzca çevirecek düzeyde bir İngilizceye sahipti.

Dostlarının anlattığına göre, İngilizceyi tamamen kendi çabasıyla, âdeta bir iğneyle kuyu kazar gibi öğrenmişti. Bir kelime sözlüğü ve gramer kitabıyla aylarca odasına kapanmış, kelimelerin kökenlerine inerek dili sökmüştü. Çevresindekilere her zaman, Batı’yı anlamak için illaki Batı’da yaşamak gerekmediğini, metnin içine doğru nüfuz eden bir aklın her şeyi çözebileceğini kendi yaşamıyla kanıtlamıştı.

Hüsamettin Hoca fildişi kulelerde kalması istenen bilginin topluma yayılmasını istiyordu. Bu amaçla felsefeci Prof. Dr. Ahmet Cevizci ile birlikte 1990’lı yılların başında Paradigma Yayınları’nı İstanbul’da kurdu. Bir yıl sonra, 1992’de onun başyapıtı olacak olan Epistemik Cemaat / Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi adlı kitabını yayımladı. Sadece kendi kitaplarını yayımlamadı. Batı dünyasının en çetin felsefe, epistemoloji ve sosyoloji metinlerini titizlikle Türkçeye kazandırdı, yayımladı ve yönetti.

Akademik hayatını Bursa’ya taşıyarak Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde dersler vermeye başladı. Zamanla bölüm başkanlığı görevine kadar yükseldi. Kürsüde öğrencilerine sadece sosyoloji teorilerini anlatmıyor, onlara ezberleri bozmayı, şüphe etmeyi ve bağımsız düşünmeyi aşılıyordu.

Erenler Kıraathanesi’nde nargile tüttüren sokak profesörü

Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Başkanı olan Hüsamettin Arslan’ın akademik alanı sadece üniversite amfileriyle ve kitaplarıyla sınırlı değildi. Beyazıt’taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi (Erenler Kıraathanesi), onun âdeta ikinci fakültesiydi.

Erenler Kıraathanesi özellikle 1980 askerî darbesinin ardından Küllük ve Marmara Kıraathanesi geleneğinin devamı olarak doğmuş çok önemli bir entelektüel mahfildi. Mustafa Kutlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Mevlâna İdris, Erol Olçok, Mehmet Şevket Eygi, Nusret Özcan, Ahmet Uysal, Hilmi Oflaz, Alper Kanca, Ömer Onay, Mehmet Sait Karaca gibi müdavimleri nedeniyle mekân sağ, muhafazakâr ve İslâmcı entelektüellerin yoğunlukta olduğu bir merkez gibi bilinse de, Beyazıt havzasındaki üniversitelerin getirdiği renklilik sayesinde sol, sosyalist veya sosyal demokrat görüşe sahip Attila İlhan, Ahmet Ümit, Cezmi Ersöz, Ruşen Çakır, Metin Turan gibi pek çok yazar, akademisyen ve sanatçı da Erenler’in nargile dumanlı masalarında yerini alırdı.

Hüsamettin Arslan üniversite kürsüsünden ziyade sokaktaki “açık hava akademisi” dediği böyle yerleri seviyordu. Ana üssü Erenler Kıraathanesi’nde nargile dumanları ve çay bardakları arasında onun masası, İstanbul’a yolu düşen her genç entelektüelin, taşralı öğrencinin mutlaka uğradığı bir “çekim merkezi”ydi. Masasına her oturan kişiye felsefe fırlatır, kışkırtıcı sorular sorar ve hararetli tartışmalar açardı.

Hüsamettin Hoca, orada nargilesinin marpucunu eline alır, sanki kürsüdeymiş gibi bir el hareketiyle havayı döverek Popper, Kuhn veya Wittgenstein eleştirisi yapardı. Masada o kadar hararetli konuşurdu ki, yan masalarda oturan ve felsefeyle hiç alâkası olmayan insanlar bile tavlalarını, sohbetlerini bırakıp döner onun masasını dinlemeye başlardı. Sokaktaki insanı, okumamış taşralıyı bile o nargile dumanının arasında felsefeyle büyüleme becerisine sahipti.

Dostlarının anlattığına göre Hüsamettin Hoca, masada en hırçın, en sarsıcı tartışmaları yürütürken bile gözlerinin içi gülen, hınzır bir ironiye sahip ve arkadaşları için “çalışma disiplini” canlı bir anıt olan nev-i şahsına münhasır bir insandı.

Masaya yeni gelen genç bir öğrenci ya da hevesli bir akademisyen, Batı felsefesinden büyük bir özgüvenle ezber bir aydından (örneğin Foucault veya Marx’tan) havalı bir cümle kurduğunda, Hüsamettin Hoca nargilesinden bir nefes çeker, gözlerini kısar ve alaycı bir gülümsemeyle: “Evlât, peki sen bu adamın ne demek istediğini gerçekten anladın mı, yoksa sadece jargonuyla hava mı atıyorsun?” diye sorardı. Karşısındakini köşeye sıkıştırana kadar felsefi sorular sormaya devam eder, o “kutsal” kabul edilen aydınların aslında ne kadar insani zaafları olduğunu anlatarak gencin zihnindeki putları bir bir yıkardı. Bu nedenle oturduğu masaya espriyle karışık “Engizisyon Masası” ya da “Hakikat Engizisyonu” derlerdi.

Eğer siz modern çağın, pozitivizmin veya akademinin “resmî dogmalarını” körü körüne savunursanız, Hoca sizi entelektüel olarak “sapkın” ilan eder ve tezinizi, fikrinizi orada infaz ederdi. O masaya oturmak büyük bir cesaret işiydi. Jack London’un Demir Ökçe romanının kahramanı Ernest Everhard tarzı sarsıcı ve sorgulayıcı üslupla yaptığı felsefi konuşmalar karşısında, tıpkı engizisyona çıkmak gibi, masadan zihinsel olarak hırpalanmadan, “felsefi olarak un ufak edilmeden” kalkmak neredeyse imkânsızdı. Ama bu “engizisyon” can yakıcı olduğu kadar genç beyinleri uyandıran, onları taklitçilikten kurtarıp kendi cümleleriyle düşünmeye zorlayan zihinsel kırbaç rolü görüyordu.

Diğer uğrak yerleri Koska Kıraathanesi ve İLESAM’da da benzer sahneler yaşanıyordu. Beyazıt ve Sultanahmet hattındaki bu kültür mahfillerinde, resmî müfredat yüzünden üniversitede anlatamadığı her şeyi çay eşliğinde anlatır ve tartışırdı.

Hüsamettin Arslan sadece Erenler Kıraathanesi’nde nargile tüttüren bir sokak profesörü değil, aynı zamanda Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi gibi kültür merkezinin en saygın, kürsüsü her zaman hazır olan kıdemli konuklarından biriydi.

TYB’nin düzenlediği panellerde, sempozyumlarda, özellikle de kültür, dil ve felsefe şuralarında sıkça konuşmacı olurdu. TYB camiası onu “kendi bünyesinden çıkmış veya zihnen akraba” saydığı bir entelektüel değer olarak görüyordu. Türkiye Yazarlar Birliği yayınlarında röportajları ve metinleri yer almıştı.

İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan

Çevresinde farklı görüşten insanlar bulunurdu

Çevresi, kendisinin en çok eleştirdiği “kavramsal kabilelerin” hepsinden insanları barındırırdı. Mahallesiz olduğu için onun masasında sağcı, solcu, İslâmcı, liberal ya da ulusalcı her kesimden insan oturabilirdi.

Etrafındaki en büyük halkayı ise her zaman öğrencileri oluşturuyordu. Uludağ Üniversitesi’ndeki odasının kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Öğrencileriyle hoca-talebe ilişkisinden ziyade usta-çırak ilişkisi kurardı; onlara zorla çeviriler yaptırır, kitaplar alır, okuma listeleri dayatır ve âdeta onları da dişiyle tırnağıyla birer entelektüel olarak eğitmeye çalışırdı.

Hüsamettin Hoca, tembel ve hiçbir fikri olmayan, sadece unvan almak için akademiye giren insanlara karşı son derece acımasızdı. Asistanlarına devasa felsefe kitaplarını verir ve “Haftaya bunu özetleyip bana getireceksiniz” derdi. Yetiştirdiği öğrencilerin ağzından “yapamadım, anlamadım” kelimelerini kabul etmezdi.

Ancak aynı Hüsamettin Hoca, cebinde parası olmayan, kitap almaya gücü yetmeyen öğrencileri fark ettiğinde, onlara çaktırmadan Paradigma Yayınları’nın kitaplarını hediye eder, karınlarını doyurur ve onları sokağın tehlikelerinden korurdu. Onun için asıl önemli olan, öğrencinin diploma alması değil, “fikir çilesi” çekmeye gönüllü olmasıydı.

Vize veya final sınavlarında klasik “kitaptan ezberlenmiş” tanımları yazan öğrencilerden nefret ederdi. Bir keresinde sınav kâğıtlarını dağıtmadan önce tahtaya büyük harflerle şunu yazmıştı: “Benim derste anlattıklarımı veya kitaptaki cümleleri aynen kopyalayan herkese doğrudan SIFIR vereceğim. Bana kendi cümlelerinizle, ne anladığınızı yazın.” Öğrenciler o güne kadar alıştıkları ezberci sistemin dışına çıkmak zorunda kalmış, saatlerce ter dökerek kendi fikirlerini üretmeye çalışmışlardı. Kâğıtları okurken öğrencinin samimiyetini, kurduğu orijinal mantık bağını ödüllendirir; kuru ve kopyalanmış parıltılı jargona ise hiç acımazdı.

Yayınevinin hem sahibi hem hamalı

Cağaloğlu’ndaki Paradigma Yayınları ise, sadece bir iş yeri değil; felsefe, sosyoloji ve tercüme meselelerinin sabaha kadar konuşulduğu zihinsel bir antrenman sahasıydı.

Hüsamettin Arslan, kurucusu olduğu Paradigma Yayınları’nın sadece genel yayın yönetmeni değil, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla “işçisiydi”.

Cağaloğlu’ndaki yayınevine yeni kitap formaları veya matbaadan taze basılmış kitap kolileri geldiğinde, ceketini çıkarır, sırtına koca bir çuval veya koli yüklenir ve yayınevinin dik merdivenlerinden yukarı taşırdı. Kendisini ilk kez yayınevinde gören ve bir “profesörle” karşılaşacağını sanan yabancı konuklar ya da genç öğrenciler, ter içinde koli taşıyan bu adamı genellikle yayınevinin deposunda çalışan bir hamal zannederlerdi. Kendisinin bölüm başkanı bir profesör olduğunu öğrendiklerinde ise büyük bir şok yaşarlardı. O ise bu şaşkınlıkla eğlenir, “Fikir çilesi çeken, kitabın hamallığını da yapacak evlât” derdi.

Paradigma Yayınları için Batı felsefesi metinlerini Türkçeye çeviren genç akademisyenler ve mütercimler onun odasına girerken âdeta titrerlerdi.

Önüne gelen çeviri metni okurken eline kırmızı kalemi alır, Türkçe mantığına uymayan, Batı dilinin gramer yapısını aynen kopyalayan her cümlenin üzerini acımasızca çizerdi. Bir keresinde havalı bir çevirmenin getirdiği metni fırlatıp: “Sen İngilizceyi Türkçe kelimelerle alt alta dizmişsin, bu Türkçe değil! Git önce Cemil Meriç oku, Ahmet Hamdi Tanpınar oku, bu toprakların dilini öğren, sonra felsefe çevir” diyerek adamı odasından kovmuştu. Onun için kötü çeviri, Türk düşüncesine ihanetti.

İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Mahallesiz bir sokak entelektüeli: Hüsamettin Arslan

Ölümlerine yakın sevilir babalar

Birlikte yol yürümek için aynı görüşte olmak gerekmiyordu Hüsamettin Arslan için. Yayınevindeki işleri için de geçerliydi. Gökhan Yavuz Demir önce öğrencisi, sonra meslektaşı, sonra demir leblebi İngilizce felsefi kitapları çevirdikleri Paradigma Yayınları’nda birlikte iş yaptığı biriydi. “Ben solcuydum, o sağcı; ben şehirliydim, o köylü” diyordu Gökhan Yavuz Demir.

Yayınevinde çıkan önemli eserlerden biri, “Ölümlerine yakın sevilir babalar” alt başlığıyla yayımlanan “Oğullar ve Babaları” kitabıdır. Ahmet Nezihi Turan ve Gökhan Yavuz Demir tarafından hazırlanan bu derleme eserde Hüsamettin Arslan’dan başka, babasını kaybetmiş ve Türkiye’nin çok farklı ideolojik, kültürel veya mesleki kesimlerinden gelen İhsan Oktay Anar, Ali Nesin, Yağmur Atsız, Ahmet Nezihi Turan ve Gökhan Yavuz Demir gibi ünlü yazar, akademisyen, bilim insanı ve entelektüeller kendi babalarını anlatmıştı.

Yayınevinin mali durumu çoğu zaman krizde olurdu. Çünkü Hoca, popüler ve çok satacak magazinel kitapları basmayı reddediyor, sadece ağır felsefe metinlerine yatırım yapıyordu. Buna rağmen yayınevine gelen bir öğrenci bir kitaba uzun uzun bakıp parasının yetmediğini belli ettiğinde ya da mahcup bir şekilde fiyata baktığında, Hoca arkasından seslenir, o kitabı ve yanına birkaç cilt daha ekleyerek çocuğun çantasına zorla tıkıştırırdı. “Kitap, parası olanın değil, okuyacak olanındır” der, cebindeki son parayla da öğrencilerine yemek ısmarlardı.

Hüsamettin Arslan, yayınevini 2016 yılında Vadi Yayınları’nın da sahibi olan Bekir Cantemir’e devretti.

Jöntürkler, Jönkürtler ve muhafazakârlar

Hüsamettin Arslan yıllar geçtikçe ülkenin sosyolojik dönüşümlerini de kaleme almaktan çekinmedi. 2009 yılında Türkiye’nin siyasi ve toplumsal fay hatlarını incelediği Jöntürkler, Jönkürtler ve Muhafazakârlar kitabını yayımladı. 2016 yılına gelindiğinde ise modern dünyanın dijitalleşme ve kimlik krizlerini ele alan, günümüz insanının sosyal medya çılgınlığını eleştiren Twitmania, Etnomania, Şiddetmania adlı eserini okurlarla buluşturdu.

Jöntürkler, Jönkürtler ve Muhafazakârlar kitabında, Türkiye’deki aydın gruplarının aslında birbirine düşman görünseler de zihniyet ikizi olduklarını iddia etti. Arslan’a göre Türkiye’deki aydınlar (ister solcu ister liberal ister milliyetçi olsun), kendi toplumlarının bağrından çıkmış organik akıllar değildir. Onlar, Batı’daki epistemik cemaatlerin ürettiği kavramları Türkiye’ye taşıyan birer “gümrük memuru” veya “tercüman”lardır. Batı’da ne moda olduysa (Marksizm, postmodernizm, liberalizm), Türk aydını onu yerli gerçekliğe bakmaksızın buraya ithal eder.

Halkı eğitilmesi gereken bir “nesne” olarak görürler. “Ben gerçeği biliyorum” kibri taşırlar. Bu yüzden Türk aydını halkı hiçbir zaman kendisiyle eşit bir “özne” olarak görmemiştir. Halk, aydının gözünde ya “adam edilmesi”, “eğitilmesi” gereken cahil bir kütledir ya da kendi ideolojisini gerçekleştireceği bir laboratuvar faresidir.

Jöntürkler, tepeden inmeci, pozitivist, devleti kutsayan ve toplumu Batılılaştırmak için zorlayan aydın tipidir. Jönkürtler de tıpkı Jöntürkler gibi etnik ve ideolojik birer pozitivizm inşa eden, kendi kabilesinin dogmalarına hapsolmuş modern Kürt entelektüelleridir.

Muhafazakârlar ise kendilerini bu iki gruba muhalif saysalar da, iktidara geldiklerinde veya güç kazandıklarında, karşı çıktıkları o “tepeden inmeci”, “kendi mahallesini kutsayan” ve “ötekini dışlayan” zihniyet modelini aynen kopyalayan kesimdir.

Türkiye’deki bu entelektüel kabilelerin (epistemik cemaatlerin) en büyük sorunu ortak bir dil kuramamalarıdır. Her mahallenin (solcular, İslâmcılar, ulusalcılar, Kürt hareketi) kendi kutsal kitapları, kendi jargonları ve kendi “şeyhleri/otoriteleri” vardır. Bir mahallenin aydını, diğer mahallenin yazdığı kitabı asla okumaz, okusa da anlamak için değil, vurmak için okur. Bu yüzden Türkiye’de gerçek bir “kamusal entelektüel tartışma” değil, sadece cemaatlerin birbirine bağırdığı bir sağırlar diyaloğu yaşanır.

Kitapta yer alan tespitler, muhatap aldığı çevrelerde hayli yankı uyandırmıştı. Solcular Marksizm eleştirilerine, antipozitivist duruşuna ve sol aydınları “ithal kavramcılıkla” suçlamasına mesafeli yaklaşıp eleştirse de, bir taraftan onun akademik başarılarına, bilim sosyolojisine yaptığı katkılara ve muazzam çeviri emeğine saygı duyuyorlardı.

Bilimin tarafsız olmadığını, kapitalist dünya sistemi veya devlet gibi iktidar odaklarının çıkarlarına hizmet edebileceğini savunan sol düşünce, Arslan’ın “bilim insanları da kendi çıkarlarını koruyan birer cemaattir” teziyle yapısal olarak uyuşuyordu.

Beşir Ayvazoğlu gibi yakın dostlarının anlattığına göre, Hüsamettin Arslan’ın Beyazıt Erenler Kıraathanesi’ndeki nargileli masasında çoğunlukla solcular veya “eski solcular” otururdu. Hoca, karşısındaki solculara gençliğinde neden solculuğu değil de milliyetçi/sağ çizgiyi seçtiğini teatral ve sosyolojik bir dille anlatırdı. İlginç olan şudur ki, o masadaki sol aydınlar genellikle Hocaya itiraz etmez, hatta kendi mahallelerinin (solun) dogmalarını ve eksikliklerini onunla birlikte eleştirmekten keyif alırlardı.

Muhafazakâr kesim, Hüsamettin Hoca’nın muhafazakâr aydınların “iktidarla imtihanına” ve zihniyet kalıplarına getirdiği sert eleştiriler nedeniyle bazen hak verip bazen itiraz etse de, onu “yerli, millî ve sığınılacak entelektüel bir liman” olarak görür, büyük bir hürmet beslerdi.

Muhafazakârlar için Hüsamettin Arslan, laik-seküler akademinin ve erken Cumhuriyet döneminin kurucu aklı olan katı pozitivizme karşı en bilimsel, en felsefi ve en yıkıcı eleştirileri getiren kişilerdendi. Muhafazakâr camia yıllarca “bilimsel olmamakla” veya “gericilikle” suçlanmıştı. Arslan’ın Epistemik Cemaat teorisiyle çıkıp, seküler akademiye “Siz de aslında tarafsız değilsiniz, siz de birer cemaatsiniz ve bilimi yeni bir din gibi dogmalaştırıyorsunuz” demesi, muhafazakâr entelektüellere moral ve güç veriyordu.

Özellikle modernleşme, Harf Devrimi ve ulus-devlet eleştirileri muhafazakârların tarih ve toplum vizyonuyla birebir örtüşüyordu. Bu yüzden entelektüel muhafazakâr odakların sempozyumlarında Hüsamettin Hoca baş tacı isimlerden biriydi.

Muhafazakâr camianın en değer verdiği isimlerden Cemil Meriç’in dizinin dibinden yetişmiş olması, onun dil ve kavram namusunu devralması, muhafazakârların gözünde onu “fikir dervişi” mertebesine yükseltiyordu. Zaten muhafazakâr camia, onca eleştirilerine rağmen Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi isimleri, kendilerini fikren yetiştirdikleri ve besledikleri için saygı gösteren, seven, el üstünde tutan, baş tacı yapan bir camiaydı. Hüsamettin Arslan da bu isimlerden biriydi.

Cemil Meriç’in dizinin dibinde Hüsamettin Arslan

Hüsamettin Arslan, öğrencilik yıllarında Cemil Meriç’in evine gidip ona kitap okuyan, sekreterliğini yapan gençlerden biriydi.

Meriç’in gözleri görmediği için, Hüsamettin Arslan ona saatlerce Fransızca veya Türkçe ağır metinler okurdu. Arslan, Meriç’in bir kelimenin yanlış vurgulanmasına bile deliye döndüğünü, odanın içinde nasıl bir entelektüel fırtına koptuğunu hayranlıkla anlatırdı. Meriç’in o fildişi kulesindeki yalnızlığını ve fikir namusunu bizzat o evde yaşayarak solumuştu. Yıllar sonra dostlarına, “Cemil Meriç’in evinden çıktığımda dünyayı artık sıradan gözlerle göremiyordum, o ev benim zihniyetimi baştan inşa etti” demiştir. 1986’da vefatından kısa süre önce Meriç’le yaptığı o son mülakat, Türk basın tarihi için bir “Cemil Meriç’i anlama kılavuzu” kabul edilir.

Hüsamettin Arslan, Cemil Meriç’in hem sadık bir talebesi hem fikirlerinin akademik dünyadaki taşıyıcısı hem de onun açtığı patikayı genişleten bir yol arkadaşıdır. Cemil Meriç’i sadece kitaplardan okumamış; onun dizinin dibinde yetişmiş, Meriç’in fildişi kule sakinlerinden biridir.

Cemil Meriç’in Türk düşüncesine kazandırdığı en büyük eleştiri, Türk aydınının Batı’nın kavramlarını sorgulamadan ithal etmesidir. Hüsamettin Arslan, bu fikri alıp sosyolojide “epistemik cemaat” ve “kavramsal kabilecilik” olarak kavramsallaştırmıştır. Meriç’in edebî ve öfkeli dille söylediğini, Arslan sosyolojik bir teoriye dönüştürmüştür.

Meriç, “Diline sahip çıkmayan bir millet, namusuna sahip çıkamaz” der. Hüsamettin Arslan da dil konusunda aşırı titizdir. Paradigma Yayınları’nı kurmasının arkasındaki en büyük motivasyon, Meriç’in bu dil ve kavram hassasiyetidir. Batı felsefesini doğru Türkçeyle aktararak Türkiye’nin zihinsel dilini inşa etmeye çalışmıştır.

Cemil Meriç, “Ben hiçbir cemiyetin, hiçbir kliğin insanı değilim; ben bir fikir işçisiyim” diyerek kendini sağın da solun da dışında konumlandırmıştır. Hüsamettin Arslan da tıpkı onun gibi hiçbir ideolojik kabileye yaranmaya çalışmamış, Meriçvari bir entelektüel yalnızlığı seçmiştir. Arslan, Meriç’in sadece fikirlerini değil, entelektüel duruşunu ve namusunu miras almıştır.

Hüsamettin Arslan, Cemil Meriç’i hiçbir zaman sıradan bir yazar olarak görmemiş; onu kendi zihin dünyasını şekillendiren, epistemolojik sınırları aşmasını sağlayan “entelektüel babası” olarak kabul etmiştir. Nitekim Arslan, bu entelektüel dostluğu ve Meriç’in Türk düşünce tarihindeki özgün yerini “Entelektüel Babam Cemil Meriç” isimli kitabında derinlemesine incelemiştir.

Hüsamettin Arslan, Cemil Meriç’in diktiği bayrağı burçlara taşıyan modern bir fikir işçisiydi.

Hayatının son günleri

Hayatı boyunca hep düşünen, sorgulayan ve üreten Hüsamettin Hoca, ömrünün son aylarında amansız bir kanser hastalığına yakalandığında bile entelektüel neşesinden ve ironisinden hiçbir şey kaybetmemişti.

Hastane odasında yatarken kendisini ziyarete gelen, üzgün ve ağlamaklı dostlarını teselli eden yine kendisi olurdu. Ölümün de sosyolojik ve felsefi bir olgu olduğunu söyler, “Hastalık da hayatın bir parçası, abartmayın” diyerek gelenlerle dalga geçerdi. Beşir Ayvazoğlu’nun deyimiyle, “âdeta ayakta son yolculuğuna çıkmış” gibi gururlu ve metanetliydi. Son anına kadar zihni berraktı ve dostlarına felsefe anlatmaya, kitap sormaya devam etti.

Takvimler 2 Ocak 2018’i gösterdiğinde, henüz 62 yaşındayken, kanser tedavisi gördüğü İstanbul’daki Bağcılar Medipol Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu. Arkasında binlerce öğrenci, onlarca çeviri eser, sarsıcı kitaplar ve Türk düşünce dünyasında doldurulması imkânsız kocaman bir boşluk bıraktı. Cenazesi Marmara İlahiyat Camisi’nde kılınan namazın ardından, edebiyat ve fikir dünyasının kalbi olan İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Hüsamettin Hoca, sık sık anılıyor sevenleri tarafından. Zeytinburnu Belediyesi düzenli programlarla ciddi anlamda sahip çıkarken, Doç. Dr. Bengül Güngörmez Uludağ Üniversitesi’nde Hüsamettin Arslan seminerleri düzenliyor.

Kurucusu olduğu Paradigma Yayınları ise, Bekir Cantemir’den 2021 yılında devralan Mehmet Akif Memmi yönetiminde Kuzguncuk’ta faaliyetine devam ediyor. Bünyesinde bulunan alt kattaki Mavi Kafe’de çay veya kahve eşliğinde kitap okuması yapabilir veya dostlarla sohbet edebilirsiniz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş