Necmeddin Erbakan, 12 Eylül darbe sonrası hapishaneden çıktığında siyasi yasaklı olmasına rağmen darbeyle kapatılan MSP tabanını toparlamaya çalışıyordu. Aslında bu çalışmalara daha hapishanedeyken başlamıştı. Şimdi Milli Görüş’ün merkezi sayılan İstanbul Fatih İskenderpaşa’da ev toplantıları düzenliyor, az sayıdaki misafirlere Milli Görüş davasını anlatıyordu.
Darbe yapılmış, parti kapatılmış ancak sanki bunlar hiç olmamış gibi, kaldığı yerden devam eden bir enerjisi vardı. “Bugünler geçecek, milletimiz ilk fırsatta bizim kuracağımız partiye teveccüh edecektir” diyordu.
Anayasa’nın %91,4 ile evet oyu almasına, bu oylamaya dost bildiklerinden bazılarının da “Evet” oyu vermelerine üzülenlere, “Biz ‘Hayır’ diyerek vebale ortak olmadık ama oy verenlere kızacak halimiz yok, bizim görevimiz çalışmak” diyordu. Tali meselelere takılmadan asıl meselelere odaklanmak gerektiğini söylüyordu.
Erbakan’ın toplantı yaptığı evlerden biri Zeki Çamlı’nın İskenderpaşa Camii’nin bitişiğinde bulunan eviydi. Milsan’ın da yöneticisi olan Zeki Çamlı’nın evi Milli Görüş’ün İstanbul’daki karargâhlarından biri durumundaydı. Hapisten çıktıktan sonra siyasi yasaklı olan Erbakan Hoca zamanın şartları nedeniyle herhangi bir yerde güç olan özel toplantı ve sohbetleri, yeteri kadar geniş olan bu evde yapmayı tercih ediyordu.
Vefat eden Mehmet Zahid Kotku’nun da sık geldiği, sohbet ettiği evlerden biriydi aynı zamanda.
Erbakan toplantıya başlarken o zamanların tek iletişim cihazı olan sabit ev telefonunun ahizesinin hemen yanında ufak antenli bir radyonun açılmasını isterdi. Bu konudaki titizliği, en başından beri vardı.
Erbakan yaptığı konuşmada bir tasavvuf şeyhi gibi sahabelerin hayatlarından örnekler veriyor, günümüzde az olmanın üzüntüsünü değil, nice azların çoklara karşı mücadele edip galip gelmesi gibi azim ve gayretle çalışmaktan bahsediyordu. Manevi büyüklerin hayatından örnekler verirken, kendi üzerinde emeği olan Abdullah Hasip Yardımcı’dan, Abdülaziz Bekkine’den ve Mehmet Zahid Kotku Kotku Hocaefendilerinden hatıralar anlatıyordu.
Yaşarmış gözleriyle pencereden İskenderpaşa camiine bakarken: “Her hayat karanlıkta başlar ama büyüme daima ışığa doğrudur” dedi. “Mehmed Zahid Efendi rahmetullahi aleyh ismi ile müsemma zahid bir insandı. Ehl-i hal, ehl-i ilim, ehl-i takva, ehl-i vera, ehl-i zühd, ehl-i cihad mübarek insandı. Ferasetli, rikkatli, dikkatli her şeyi ile numune bir manevi önderdi.
Bir gün cemaatten biri:
“Hocam, zikirle, ibadetle meşgul oldukça günaha meylim artıyor, eskiden beni zorlamayan günahlar şimdi zorluyor.” demişti.
Buyurdular ki:
“Evlâdım, bir cisim havada ne kadar süratle seyrederse, hava da ona o kadar şiddetle karşı koyar. Siz İslâmi çalışmalarınızı hızlandırdıkça, şeytan da sizinle o kadar uğraşır.”
Her insan ile çok kolay irtibat kurabilen, etki bırakan, sohbeti doyumsuz bir derya idi.
“Evlâtlarım, köşe başları bizden olmayanların elindedir, çalışın köşe başlarını tutun.”
Bu sözleri bize ışık olmuştur. Umutsuzluk yok, yolu bizim çalışmalarımız aydınlatacak. Gençlerimizi ziyan edemeyiz, emeklerimiz yok edemeyiz. Bir kişi bile kalsak bu dava için son nefesimize kadar gayret edeceğiz. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz, gerisi Cenab-ı Allah’ın takdirine kalmış. Hayat iman ve cihattır.”
Özal bu gidişle Erbakan’ın yolunu açacak

Bu sözlerin ardından siyasi mücadele verileceğini söylüyor, ilk fırsatta kuracakları partinin temellerini atıyordu. Nitekim fırsat geldiğinde Refah Partisi’ni kurduracaktı. Yapılan seçimde partisi vetolar yüzünden seçime girememiş, seçimi Turgut Özal’ın ANAP’ı kazanmış, tek başına iktidara gelmişti.
Seçim sonucu çoğu kesimi kendine göre sebeplerle sevindirmişti. En büyük sevinçleri 12 Eylül yönetimine karşı alınan bir zaferdi. “Bugün Özal’ın Başbakan olması iyidir, eski liderlerimizin partileri kurulunca ileride yuvaya döneriz” düşüncesi zihinlerde yer alıyordu.
Özal, bu hissiyatın farkındaydı. O yüzden olabildiğince gizli de olsa dindar kesimin hoşuna gidecek icraatlar sergiliyor, pek çok önemli makamlara muhafazakâr insanları getiriyordu. Fakat basının sol kesimi bir süre sonra bu durumu eleştirmeye başladı. Hatta “Bu gidişle Erbakan’ın yolunu açacak” iddiasında bulunanlar oluyordu.
Onlara göre Özal, seçim öncesi MSP’lilere, cemaat ve tarikatlara verdiği sözleri tutuyordu. Kendisi de Mehmet Zahid Kotku’ya bağlıydı ama bu yönünü ön plana çıkarmamış, gizlemişti. Daha çok ekonomist yönüyle öne çıkıyordu. Fakat el altından dini çevrelerin bugüne kadar kazanamadıkları mevkileri, makamları kazandırıyordu. Meselâ Milli Eğitim Bakanlığı tamamen tarikatçıların ve cemaatlerin elindeydi. Dini çevrelerin yayınladığı dergiler, kitaplar MEB Talim Terbiye Kurumu tarafından okullara tavsiye ediliyor, Tebliğler Dergisi’nde bu tavsiyeler yayınlanıyordu.
1985’te yapılan yerel seçimlerde Erdal İnönü’nün SODEP’i, Yıldırım Avcı’nın genel başkanlık yaptığı Demirel’in DYP’si, Ahmet Tekdal’ın genel başkan olduğu Erbakan’ın RP’si seçimlere katıldı. ANAP’ın oyları %41,5’e düşerken SODEP %23,4, DYP %13,2, HP %8,8, MDP %7,1, RP ise %4,4 oy aldı. Bu ilk yerel seçimde sağ ve sol yuvalarına dönme işareti verirken, HP ve MDP erimişti.
Bir süre sonra siyasi ortam rutin bir sürece girmişken, Refah Partiler meydana çıkmaya başladı. Sanki yarın seçim varmış gibi oldukça yoğun çalışıyorlardı. Teşkilatlar sürekli toplantılar yapıyor, mahalle mahalle, ev ev parti propagandası yapıyordu.
Erbakan’ın siyasi yasak nedeniyle yokluğunda bu hareketliliğin başını hatipler çekiyordu. Refah Partisi’nin her ilde, ilçede pek çok hatibi vardı. Ama bu ilk dönemde üç isim öne çıkmaya başladı: Ege Bölgesi’nde Bülent Arınç, İstanbul’da RP İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Almanya’dan Şevki Yılmaz.
Kısa zamanda RP teşkilatları canlandı, hareketlendi ve karınca gibi çalışmaya başladı. Derken kadınlar, genç kızlar sahaya indi. Bir anda Refahlı kadınlar, neredeyse erkeklerden daha aktif çalışma sergilemeye başladılar. Komşularını çağırıyorlar, heyet halinde komşularına, hastanelere, huzur evlerine, köylere ziyarete gidiyorlardı.
Aynı dönemde Refah’ın araba konvoyları her yerde görünmeye başladı. Yirmi-otuz, bazen daha fazla araba, içinde Refah bayrağı sallayan kadınıyla genciyle marşlar şarkılar eşliğinde mahallelerde geziyor, köylere gidiyordu.
12 Eylül askeri darbesinden sonra “Partiyle bu iş olmaz” diyen yaygın fakat dağınık gruplar vardı. RP teşkilatları kurulup, genç-ihtiyar pek çok insan RP için çalışmaya başlayınca o gruplardan etkilenenler oldu. Çoğu parti çalışmalarında aktif görev almaya başladılar.
Halkı etkileyen araba konvoyları

Araba konvoyları RP’lilerin yeni bir çalışma tarzıydı. Bir köye bile gidilse, teşkilattan arabaları olanlar toplanıp düğün konvoyu gibi parti bayraklarıyla otuz-kırk veya yerine göre yüz civarında arabayla yola çıkıyorlardı. Düğün konvoyu gibi giden arabalarda bayraklar sallanıyor, ilahiler, marşlar çalınıyordu. Bu konvoylar seçmen üzerinde etkili oldu. RP’liler gittikleri yerlerde ilgi gördüler.
ANAP’ın dört eğilimi yavaş yavaş çözülüyor, basında buna çok yer verdikleri için halk da bundan etkileniyordu.
Özal bu durum karşısında bir çıkış yolu aradı. Eski siyasi parti liderlerinin af edilip edilmemesini halka sunmaya karar verdi. 6 Eylül 1987’de yapılan referandumda Yüzde 50,25 yasakların kalkması sonucu çıkınca, Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş yeniden siyasete döndüler.
Özal referandum sonuçları daha açıklanmadan erken seçim ilan ederek baskın seçime gitti. 29 Kasım 1987’de yapılan seçimde DYP ve SHP yüzde on barajını aşarak parlamentoya girdiler. RP yüzde 7,16 oy almasına rağmen barajı geçemediğinden Meclis’e giremedi. Fakat ANAP’ın gerilediği, dört eğilimin yuvalarına dönmeye başladığı belli olmuştu.
26 Mart 1989 tarihinde yapılacak yerel seçim öncesinde bütün partiler meydanlara indiler. Gazetelerde, televizyonda reklamlar yayınlanmaya başladı. Sokaklar, caddeler afişlerle, pankartlarla donatıldı. Partiler güçlerini göstermek için kıyasıya bir rekabete girdi.
Seçime en çok asılan Erbakan’ın Refah Partisi’ydi. Erbakan artık meydanlarda konuşurken, araba konvoyları, kadınların bayrak sallamaları ülkenin her yerinde dikkat çekiyordu. Şimdi sadece mehter marşları çalmıyor, 90’lı yıllara damgasını vuracak Refah’ın Vakti Geldi şarkısı ilk kez bu seçimde her yeri inletiyordu.
Dillerde türkülerle/Ellerde çiçeklerle/Gönülde sevgilerle/Refah’ın vakti geldi
Refah Partisi, Genel Başkan Necmeddin Erbakan, RP İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Şevki Yılmaz ve Hasan Hüseyin Ceylan gibi hatiplerin video kasetleriyle büyüyordu. Teşkilatların motivasyonu en üst seviyedeydi.
Erdoğan’ın yıldızını parlatan seçim

Bu seçimlerde kadınlar sahada destan yazıyordu. Seçim çalışmasında veya sandıklarda Refah Partili denilen arkadaşları görünce “Bu da mı Refah Partili?” deniyordu şaşkınlıkla. Refah Partisi’nde alışılmış tesettürlü hanımların dışında başı açık, hatta hiçbir tesettür hassasiyeti olmayan hanımlarla tesettürlü hanımlar el ele çalışıyordu.
Seçim sonuçları tam bir sürpriz oldu. Hiç kimsenin ummadığı, beklemediği, SHP’nin pek tanınmayan adayı Prof. Nurettin Sözen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. ANAP ve basın şaşkına döndü. Bu seçimde SHP yüzde 28,7 ile birinci parti olurken, DYP yüzde 25,1, ANAP yüzde 21,75, Refah Partisi yüzde 9,8, DSP yüzde 9, MÇP yüzde 4,1 oy almıştı.
Büyük kentlerde belediye başkanlıklarını kazanan SHP’nin ardından atak yapan parti ise RP’ydi. Konya, Kahramanmaraş, Sivas, Şanlıurfa, Van illeriyle, 21 ilçe ile 46 belde de belediye başkanlığı RP’ye geçmişti.
Bu seçim aynı zamanda İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıldızını parlattığı seçim oldu. Erdoğan’ın %3 bile oyu olmayan Beyoğlu’ndan aday olduğu seçimde RP’nin oyu %22,83’e çıkmış, 1500 oy eksikle Belediye Başkanlığını kıl payı kaçırmıştı.
Refah Partisi en büyük sıçramayı beklenmedik şekilde Beyoğlu’nda yapmıştı ancak diğer ilçelerde de gözle görülür oy artışına sahip olmuştu. Özellikle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yüzde 10 sınırını geçen yerler çoğalmıştı.
Konya, Kahramanmaraş, Sivas, Şanlıurfa, Van illeriyle, 21 ilçe ile 46 belde de belediye başkanlığının RP’ye geçmesi kadar, İstanbul’da Arnavutköy ve Sultanbeyli’nin kazanılması Refahçıları sevindirirken, bazı köşe yazarlarını laiklik adına endişeye sürüklüyordu.
Partisinin oylarının düştüğünü gören Turgut Özal, Cumhurbaşkanı adayı olup kazanınca ANAP’ın başına muhafazakâr gruptan Yıldırım Akbulut getirilmişti. Ama çok geçmeden parti içinde etkin olan liberaller, dışişleri bakanlığı yapmış olan Mesut Yılmaz’ı partinin başına getirdiler. (15 Haziran 1991)
Mesut Yılmaz’ın ANAP’a genel başkan olması parti içi dengeleri bozdu. Mesut Yılmaz, açıkça muhafazakârlara karşı tavır almıştı. Tarikat ve cemaatleri kızdıracak kimi açıklamalar yapıyordu. “ANAP’ın tarikat ve cemaatlere ihtiyacı yok”’ diyordu.
Seçime bir buçuk yıl kala erken seçim ilan etti. Çağdaş, genç, modern bir parti lideri imajıyla daha çok oy alacağını düşünüyordu.
Mesut Yılmaz’ın baskın biçiminde düşündüğü 21 Ekim 1991’de yapılacak erken seçim için DYP ve RP müthiş atağa geçti. DYP medyanın da desteğini almıştı. Büyük reklam kampanyası da başlatan Demirel, artık ANAP iktidarının sona erdiğini ve yine kendisinin Başbakan olma zamanı geldiğini düşünüyordu. Özal’a sert eleştiriler yöneltiyor, Boğaz Köprüsü’nden geçiş parasını yarı yarıya indireceği, herkese araba ve ev için iki anahtar vereceği gibi vaatlerde bulunuyordu.
Refah Partisi’nin en riskli hamlesi: Üçlü İttifak
RP ise zaten hazır kıta gibiydi ve barajı aşmak için yoğun bir faaliyet içine girdi. Erbakan, “Bu seçimde barajlar parçalanacak, RP meclise girecek” diyordu. Bu dönemde RP’nin HEP’le ittifak yapması gündeme geldi. HEP, Güneydoğu’da etkin olan bir partiydi ve Kürt seçmenlere hitap ediyordu. Ama bu ittifak söylentileri, Güneydoğu dışında kalan bölgelerdeki RP seçmenlerini tedirgin ediyordu. Zira onların gözünde bu, “PKK ile ittifak yapmak” demekti ve İç Anadolu, Karadeniz, Ege ve Batı bölgelerinde oy kaybı olacağı kesindi.
RP yönetimi de bu düşünceye sahipti ve ittifak gerçekleşmedi. RP’nin tek başına seçime gireceği açıklandı.
Bir süre sonra RP’nin Türkeş’in partisi MÇP ile ittifak yapacağı söylentileri yayıldı. Bu bir anda geniş bir kesimde heyecan oluşturdu. Çoğu cemaat ve tarikatlar da bu ittifakın olmasından yanaydı. MÇP’nin barajı aşması zordu ama RP ile ittifak kurarsa onlar da Meclis’e girebileceklerdi. Aykut Edibali’nin IDP’sinin de ittifaka dâhil olacağı söylenince muhafazakâr çevreler daha da sevindi. Olay netleşmeden muhafazakâr çevreler, Türkiye ve Zaman gibi gazeteler ittifak kurulmuş gibi yayın yapmaya başlayarak, Erbakan üzerinde baskı oluşturdular.
Öyle bir hava estirildi ki, bu ittifaka yanaşmayan parti ihanet etmiş kabul edilecekti. Hem RP tabanında hem MÇP tabanında rüzgârlar esiyordu. Yıllardır birbirine mesafeli olan İslamcılar, Ülkücüler ve Mücadeleciler Melih Gökçek’in organize ettiği söylenen bu ittifak sayesinde güç birliği yapacak, inananlar bir çatı altında toplanacaktı. Bu ittifak başka çevre oyları da getirecek ve ittifakçılar Meclis’e girip iktidar adayı olabilecekti.
Ancak RP yönetimi MÇP ile ittifak yapmanın Güneydoğu’da getireceği oy kaybını düşünüyordu. Güneydoğu RP’nin oy deposuydu, MÇP ile ittifak kurulunca kesinlikle oy kaybı olacaktı. Acaba diğer bölgelerden gelecek oylar bu kaybı nasıl etkileyecekti. Sonuçta bu ittifakın daha kazançlı olacağı görüşüne varıldı. Büyük bir risk alınmıştı. RP- MÇP-IDP ittifakı kamuoyuna açıklandı ve muhafazakâr çevre adeta bayram etti. Üç parti RP çatısı altında seçime girecekti. Bu ittifaka karşı az da olsa sıcak bakmayanlar vardı. Onlara göre RP’nin ambleminde yer alan başak, kurtlanmıştı. Onlara göre Güneydoğu’daki hazır oylar kaybedilecek, Batı’da ise milliyetçilerden beklenen oy gelmeyecekti.
Seçim meydanlarında ittifak rüzgârları esiyordu artık. Erbakan, Türkeş, Edibali bir arada bir kürsüden, RP- MÇP ve IDP bayrakları sallayan kalabalıklara hitap ettiler. Meydanlarda “Başbuğ Erbakan, Mücahit Türkeş!..” sloganları atılıyordu.
Üç partinin dışında kalan önemli bir kesim de bu heyecana katılmıştı. Onlar bugüne kadar “güçlü değiller” diye, “oylarının boşa gitmemesi” için gönüllerindeki bu partilere oy vermemişler, Adalet Partisi ve ANAP gibi kitle partilerine mühür basmışlardı. Ama şimdi gönüllerindeki partiler birleşmiş ve artık güçlü bir rüzgâr estirmişlerdi. “Çevre” oylar halka halka ittifaka katılıyordu.
Bekir Berk’in, “RP’yi neden desteklemeli” başlıklı yazısı
O günlerde sürpriz bir gelişme daha yaşandı. Büyük oranda Refah Partililerin takip ettiği, “İslamcıların Nokta dergisi” diye anılan Resul Tosun’un haftalık Yörünge dergisinde Nurcuların ünlü avukatı Bekir Berk, “RP’yi neden desteklemeli” başlığıyla uzunca bir yazı yazdı ve herkes çok şaşırdı.
Bekir Berk, Said Nursi’den sonra Nurcuların başında bulunan Zübeyir Gündüzalp’in en yakınlarındandı. Yeni Asya gazetesinin ve yayınevinin adını koyan ve Niyazi Birinci’ye Yavuz Bahadıroğlu adını veren kişiydi. Geçmişte Erbakan’ın parti kurma sürecine şiddetle karşı çıkmış, Erbakan’ı destekleyen Nurcu dostlarını vazgeçirmeye çalışmış, daha sonra da Erbakan’ın kurduğu MNP ve MSP partilerine karşı sert mücadele vermişti.
Bu yönüyle bilinen, mazlumların avukatı ve Nurcuların Kurmay Başkanı gibi sıfatlarla tanınan Avukat Bekir Berk’in, Erbakan’ı destekleyen haftalık Yörünge dergisinde “RP’yi neden desteklemeli” başlıkta uzunca bir yazı yazması inanılması güç olduğu için şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Yıllarca Erbakan’a ve partilerine karşı kıyasıya mücadele veren Bekir Berk gibi bir ismin o yazıyı yazması Refah Partisi mensuplarını çok sevindirmişti. Çünkü Bekir Berk demek, Nurcuların önemli kısmını temsil ediyor demekti. Yıllardır süren karşılıklı mücadelelerden sonra, nihayet iki dindar camia aynı safta yer alacaktı. Bekir Berk demek, Mustafa Sungur, Mehmet Fırıncı, Mehmet Birinci, Mehmet Kırkıncı demekti. O yüzden Refah Partililerin sevinci büyüktü.
Erbakan, 70’li yıllarda kendilerine ağır hücumlar eden cemaatler için, “Onlar bizim kardeşimizdir, bugün karşı karşıya olabiliriz ama Cenab-ı Allah’ın izniyle nasıl nehirler denizde birleşirse, biz de gün gelecek aynı denizde buluşacağız” demişti.
O cemaatlerin bir kısmı 12 Eylül darbesinden itibaren Demirel’e mesafeliyken, destekledikleri ANAP’ın başına Mesut Yılmaz geçtiği için ANAP’a da mesafe koymaya başlamıştı. RP’nin MÇP ve IDP ile birleşmesini hayırlı buluyorlardı. Zaten büyük bir ittifak rüzgârı esiyordu.
Seçim büyük beklenti ve heyecan içinde yapıldı ve RP ittifakı yüzde 16,8 oy alarak, TBMM’ye 62 milletvekili gönderdi. Milli Görüş yine Türkiye’nin gündemindeydi. Her yerde kutlamalar yapıldı, sevinç gözyaşları döküldü, şükür namazları kılındı.
Erbakan ve Refah Partisi, bu ittifakla büyük bir risk almışlardı ama korktukları başına gelmemiş, Erbakan ve arkadaşları yıllar sonra TBMM’ye girmişti.
Bu ittifak sadece Refah Partisi için değil, Türkiye için de yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Artık TBMM’nde RP milletvekilleri vardı, MÇP ve IDP ittifaktan ayrılmalarına rağmen sayıları da az değildi. Şimdi sıra partiyi daha da büyütmeye gelmişti. İttifak rüzgârını artık tek başlarına estireceklerdi. Faaliyetlerine yeniden hız verdiler, eskisinden daha çok çalıştılar. Yarın seçim olacakmış gibi hummalı bir faaliyet içine girdiler.
Erbakan ve Erdoğan aynı arabayla Avcılar’dan dönerken

RP’li kadınlar ellerinde karanfillerle, çay veya kahve paketleriyle kapı kapı dolaşmaya başladılar. Evde oturan kadınlar artık en aktif çalışan kesim haline gelmişti. Yakında seçim yokken, bir seçimden henüz çıkılmışken gösterilen bu çaba RP’ye olan ilgiyi artırıyordu.
Recep Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek, Hasan Hüseyin Ceylan, Abdullah Gül, Mukadder Başeğmez gibi isimler, bu yeni dönemde sivrilen isimler oldu. RP’li hatipler, Türkiye’nin her tarafına koşturuyor, onların yanı sıra teşkilatlar, gençler, araba konvoyları, kadın çalışmaları her tarafa yayılıyordu. Köy odaları, ev toplantıları, kahvehaneler, meyhaneler bu çalışma alanının içindeydi.
Bu çalışmaların ilk meyvesi Bakırköy Belediye Başkanlığı seçiminde alındı. RP Bakırköy’de ikinci parti oldu. Kısa bir süre sonra da Kağıthane için belediye başkanlığı seçimi yapıldı ve RP başkanlığı kazandı.
İttifakın rüzgârı RP lehine esiyordu. İttifak nedeniyle RP amblemine oy veren büyük bir kesimin, bu alışkanlıklarını sürdürmekte olduğu anlaşılıyordu. Bakırköy gibi en büyük ilçede ikinci olmaları ve hemen ardından Kağıthane Belediyesi Başkanlığını kazanmaları RP’lileri daha da şahlandırmıştı.
Nitekim 1 Kasım 1992’de yapılan kısmi yerel seçimler RP’nin yükselişinin başlangıcı olacaktı. Seçim çalışmalarının son akşamı Erbakan ve RP İstanbul İl Başkanı Tayyip Erdoğan birlikte Avcılar’dan dönerken arabada Erdoğan’a “Durum nasıl?” diye beklentisini sordu.
“Dörtte iki alıyoruz hocam,” dedi Erdoğan.
Erbakan’dan Erdoğan’a o sorun geldi: “Hayırlı olsun bakalım, ama niye 6-0 değil de 4-2?”
Erdoğan, “Bir dahakine hepsini alırız inşallah hocam” diye mukabele etti.
Bu seçimde Refah Partisi yüzde 24 oy aldı ve İstanbul’un 6 ilçesinden 4’ünü kazandı. Bağcılar (yüzde 35,4), Bahçelievler (yüzde 21,2), Güngören (yüzde 38,8) ve Tuzla (yüzde 28,5) belediyeleri artık RP’nindi. Erdoğan’ın tahmininden de çok bir netice alınmıştı.
Seçim sonuçları 6-4 çıkınca büyük bir sevinç yaşandı. Her yerde gece gündüz araba konvoyları caddeleri turluyordu. RP bayrağı sallayan RP’li seçmenler zafer çığlıkları atarak büyük bir bayram havası yaşadılar. Artık ufukta RP görünmüştü.
Sandıktaki bu başarının iktidara giden yolu açtığı sonradan anlaşılacaktı.














