“Büyük kayıplar vermiş savaş artığı nesle biz ucu ucuna yetiştik. Hiçbirinin gözlerine bakamazdık. ‘İnsan acıyı hep aklında tutarmış’ derler ya doğruydu, çünkü acı bu insanların nefeslerinde ve gözlerinde harabe otu gibi tütüyordu.
Savaş bitti ama acı bitmedi. Katırcılar, kervanlar günlerce süren yolculuklarla gurbetlere adam taşıdı durdu. Sonra upuzun ayrılıklar geldi, engeller, kopuşlar, kaygılar…
Türküler yakıldı, “Gide de gelmeye böyle seneler” diye.
Türküleri sızım sızımdı. Yürekleri demircilerin örsü gibi.
Bizim oraların bir deyişini hatırlarım. Gözyaşını yaşmağının ucuyla silen bir gelin sevdiğini gurbete götüren katırcıya yalvarıyordu: ‘Yârimi hoş götür, hac sevabı alırsın’ diyordu. Ah o yolları sılaya bağlayan türküler… Mübarek gönüllerinde gül kurutanların türküleri…
Aylar, yıllar, on yıllar geçerdi de sılada kalanlar, İstanbul’dan İzmir’den bir selâm beklerlerdi. Kuru bir selâma kaildiler. Elbette selâma kanmayanlar da oldu.
Kan durmaz
Yaram derin kan durmaz
Nazlı yardan bana selâm gelmiş
Kendi gelsin, selâm beni kandurmaz
Kiminin ömrü vedalaşmalarla geçti, kiminin ki beklemelerle.
Uzaklara yollamadan önce sevdalısının dizi dibinde ne kadar sefalı demler sürdüler sanki? Sevgilerinin maya tutmasına fırsat mı buldular? İçlerinde bastırdılar. Buğusunu salmadılar dışarı. Gönül süsü olarak kaldı sevdaları, ölene dek hoş tuttular.
Bu sefa ve mürüvvet görmeden yaşlanan kadınlar hep koyunlarında bir şeyler değil, sadece bir şey sakladılar, esrik bir geceden kalma dolunayı saklar gibi… Birini beklediler. Dillerinde yoktu ama derinlerde sıdk ile edilmiş bir yemin, bir iştahlı hasret, bir mahâbetli arzulayış.
“Dökme gülün suyunu
O yâr gele yıhana”
Yedi yıl yerde yatsa âşıkların çürümeyeceğine inandılar. Yâr nefesine hasretleri depreştiği bir akşam alacasında bir hüseyni türküye ses verdiler:
“Ah oğul! Bahar yatim, güz uyanim, kış kalkim”
Kısır senelerde soğan-ekmek aşını bal eylediler. Gün oldu otla öğün savdılar. Ama hayalleri eksilmedi, umutları tükenmedi. Kerpiç duvarların başında iğ eğirirken, toprak damların ucunda erinin yolunu gözlerken cennet rayihaları doldu genizlerine. Aynı yerde bir başka zaman yeniden başlamaya hevesleri ve yürekleri vardı çünkü.
Günlerden bir gün, içlerinden bir taze gelinin gözleri, köyün üstünden geçen kuş sürüsünü süzüyordu. Vurulmuş bir güvercini (şehidini) arıyordu aralarında. O taze gelin, F. Ana’nın yoldaşı, komşusu, sırdaşıydı. O an sümbül kokulu hayallere gönlünü uzatmıştı. Üç günlük güveyi iken Yemen’e gönderilen erini düşünüyordu. Ah şimdi, hemen şimdi bir keklik gibi uçup yanına gelseydi, dizini yastık yapsaydı onun yorgunluğuna ve “Kuru otlar göğerir yâr yâra kavuşanda” türküsünü beraber söyleselerdi ah!..
Dante, İlahi Komedya’da cennetle cehennem arasında gidip gelenlere “Sallantıda kalanlar” der. Ben bu topraklarda sallantıda kalan kaç kişiye rastladım ki? Bizim insanımız mukimdi. Mutiydi, inanmış ve ikna olmuştu.
Marquez de, “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı o muhteşem romanında şöyle bir cümle kurmuştu: ‘Oturduğu toprakların altında ölüleri yok ise, o insan o toprağın insanı değildir.’
Hâlbuki bu küçücük ve öksüz köylerin mezarlığı şehirler kadar kalabalıktı. Bayramlarda cumalarda, düğünlerde, seyranlarda ölüsü-sağı yan yana cem oluyorlardı.”
Facebook sayfasından tanıdığım yazar

Yukarıda bir yazısından bazı bölümler aktardığım satırların yazarı Şerif Aydemir’i Facebook sayfalarından yayınladığı yazılarını okuyarak tanıdım. Gerçi, çeşitli toplantılarda yan yana oturduğum, Yazarlar Birliği, Eskader gibi derneklerde arkadaşlarla muhabbetine şahit olduğum, bir araya geldiğimizde tokalaşıp sarıldığım biriydi Şerif Aydemir. Efendi, saygılı, sakin yapısıyla sevdiğim, saygı duyduğum, İstanbul Sultanahmet adliyesinden emekli bir edebiyatçı ağabey olarak biliyordum. Ancak ben onun cismini, şeklini, şemalini tanırmışım. Facebook sayfasındaki “Not Defterimden Süzülenler” başlığı altında yazdığı yazıları okuduğumda asıl Şerif Aydemir’i tanımış oldum; yani “içerideki” Şerif Aydemir’i, “derin” Şerif Aydemir’i, yani “ruhunu”, “yalnızlığını.” ve “hasretini.”
İnsanı sarıp sarmalayan, sıcak, samimi, sular seller gibi okutan o yazıları okurken, onun okumadığı kitap, tanımadığı insan, bilmediği türkü yok gibi hissediyorsunuz. Denemeleri onlarca şiir, birkaç hikâye, yine onlarca yazar ve şairin minik biyografisi, hatta ara ara türkülerden oluşan bir harman gibi.
Yazılarında serpiştirdiği türküler birer fon müziği sanki, âdeta okurken görülmeyen bir radyonun sürekli memleket havaları çaldığını duyuyor insan. “Okumadığı kitap, tanımadığı yazar yok gibi” hissi, onun sadece iyi bir okur olmasından değil, edebiyatı bizzat hayatın içinde yaşamasından geliyor. Bir sokak gezisini, bir yalnızlık hissini, bir memleket hatırasını anlatırken birden araya Fuzuli’den, Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan, Ahmet Haşim’den, Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan, Cahit Sıtkı’dan, Nilgün Marmara’dan, Sezai Karakoç’tan, Şükrü Erbaş’tan ve daha pek çok isimden bir dize konduruveriyor. Bu geçişler o kadar doğal ki, yazıya ayrı bir ritim katıyor.
Şerif Aydemir, aynı zamanda hikâyecidir. Denemelerinde ve hikâyelerinde olayları ve kişileri, bir yazarı, bir matbaacıyı, bir meczubu, bir dostunu, konuşmak istemeyen bir dilenciyi, bir simitçiyi, bir Anadolu türküsünün dokunaklı teline basarak anlatır. Tanıdığı insanlar sadece büyük yazarlar veya profesörler değildir; adliyenin en alt katındaki arşiv memurundan, kapıdaki seyyar satıcıya kadar herkes onun bu devasa insan harmanının kıymetli birer parçasıdır.
Bir yazısını, denemesini bitirdiğinizde hem bir şiir antolojisi karıştırmış, hem bir halk konseri dinlemiş, hem de hayatın tam içinden geçip gitmiş gibi hissetmekten kendinizi alamazsınız.
Onun kahramanları dertlerini uzun uzun anlatmazlar; ıslıklarıyla, mırıldandıkları bir bozlakla veya bir hoyratla içlerini dökerler. Türkü, Şerif Aydemir metinlerinde insanın âdeta gizli özgeçmişidir.
Bir yazar veya şair dostundan (örneğin Ahmet Kabaklı ya da Ayhan Songar) bahsettiğinde, onların sadece hayat hikâyelerini anlatmakla kalmaz; o şahsiyetlerin ruh dünyasını özetleyen mini şiir tahlillerini de araya serpiştirir.
Onun yazıları sadece düz yazı değildir. Bir satırında adliye koridorunun tıkırtısı, bir satırında Yahya Kemal’in bir mısrası, bir diğer satırında ise bağlamanın teline vuran mızrabın sesi vardır. Okura “sular seller gibi” gelen bu akıcılık, kelimeleri birer inci gibi dizen o üslup, bu muazzam kültür nehrinin tek bir yatakta pürüzsüzce akmasından kaynaklanır.
Arapgir’li Fehmi Gür ve Fethi Gemuhluoğlu
Yazılarının kaynağı doğup büyüdüğü topraklardır aslında. 1 Ocak 1950 tarihinde doğduğu Erzincan’ın Kemaliye (Eğin)’de, İlk ve Orta öğrenimini tamamladığı Elazığ’ın Ağın ilçesinde dik kayalıkların ve yemyeşil bağların arasında geçen çocukluk yılları, yazarın en büyük ilhamıdır. Bulunduğu coğrafya tarih boyunca erkeklerinin uzak diyarlara çalışmaya gittiği, arkada kalanların ise taşlara, dağlara dert yandığı bir coğrafyadır. Çocuk yaşta bu hasret ve ayrılık hikâyelerini dinleyerek büyümüştür.
Onu çocuk yaşında etkileyen insanlar vardır: Arapgir’de kalan Fehmi Gür Âşık Veysel’e benziyordu. Onun da çiçek hastalığından gözü kapanmıştı ama gönül gözü açıktı. Destan yazıyor, oğlunun elinden tutup köy köy satıyordu.
Elazığ Ağın’a geldiğinde, on yaşlarında olan Şerif Aydemir yanına koştu.
“Fehmi Amca! Ben de şiir yazıyorum,” dedi.
“Ya öyle mi?” diye sevindi adam. “Peki; fikrin nicedir, kime yazıyorsun?”
“İsmet Paşa’ya, Fenerbahçe’ye, bir de meri kekliğim var, ona…”
“Aferin. İyi hoş da onlar ilerde sana şiir yazdırmazlar. Sen bir yavuklu bul.”
Şerif Aydemir yavuklu neydi, nerde satılırdı bilmiyordu. Babasına sordu, babası kızdı.
Bir yıl sonra Âşık Fehmi Gür’ü, Koru (Tepte) köyünde gördü. Yanına koştu.
“Yavuklu buldum,” diye müjdeledi.
“Sevdan hayırlı olsun!” dedi Fehmi Gür. “Derdini hoş tut olur mu?”
Şerif Aydemir o günü bir yazısında şöyle anlatır:
“O yaşlarda, hele köylük yerde çocuk meyli çayır otu gibidir, bir günde serpilir. Minik kalbi yerinde duramaz, küp küp atar, kabını zorlar. Her ne kadar bizim rahmetli Teslim Budak;
“Bir kere gülmeyinen yâr mı sayılır
Gecesi gündüzü bir olmayınca” diye türkü çığırsa da, yok yok yarım gülüş bile yeter. Bir çalımla yere topuk vuruşu, bir göz süzüşü, hele çiçeğe yeni binmiş bir dala narince el uzatışı… Taze yürek bu, canı ne ki, erir gider ince sular gibi ardından. Gönlüne ürperti düşmesin bir kere, artık göze uyku mu yakışır? Terli ırgat önüne ekmek çıkını açar gibi gönlüme söz açtı o gün Fehmi Gür.”
Şiir, türkü, yazı, kitap merakı o yıllarda başlamıştır. Liseye geldiğinde edebiyatçıları, şairleri, kitapları herkesten çok tanımaktadır.
Malatya Lisesi’nde okurken dönemin ünlü edebiyat profesörü Suut Kemal Yetkin sınıflarına misafir olur. Yetkin, Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” şiirini işlerken sınıfa “Burada geçen hafız kimdir?” diye çetin bir soru sorduğunda sınıf sessizliğe bürünmüşken mahcup bir şekilde parmak kaldıran Şerif Aydemir, onun “Şirazlı Hafız” olduğunu söyledi. Profesör şaşırıp bunu nereden bildiğini sorunca, Aydemir “Malatya’daki halk kütüphanesine gidiyorum, oradan biliyorum” cevabını verdi. Bu cevap ünlü edebiyatçıyı çok duygulandırmış ve Aydemir’in içindeki ışığı fark etmesini sağlamıştı.
Liseden sonra Yüksek öğrenimini Adalet Meslek Yüksekokulu’nda tamamlayan Aydemir, 1974 yılında adalet mekanizmasında görev aldı. Adliye’de memur olarak çalışırken, insanları gözlemliyordu. Adliye koridorları insan ruhunun en yalın, en çaresiz ve en uç noktalarının sergilendiği yerlerdi. Onun yazılarının ve hikâyeciliğinin âdeta mutfağı ve can damarı olacaktır.
1975 yılında Tercüman gazetesine gönderdiği yazı Ergun Göze’nin “Köşebaşı” sütununda boydan boya yayınlanınca Şerif Aydemir hakkında soruşturma açıldı. İznini kullanmak üzere İstanbul’a, Ergun Göze’nin, Nuruosmaniye caddesindeki bürosuna geldi. Ergun Göze hoş sohbet esnasında ona Fethi Gemuhluoğlu’ndan bahsetti:
“Sende Fethi Bey’in hoşlanacağı hâller var, kalk seni ona göndereyim.”
Şerif Aydemir, kendini Türk Petrol Vakfı’nda, Fethi Gemuhluoğlu’nun karşısında buldu.
Fethi Gemuhluoğlu, kısa zamanda karşısındakinin bakışlarını avuçlarında toplayan, duygulara hâkimiyet kuranlardandı. Kelimeleri asildi. Taze ve insanın içini göğertecek kadar diriydi. Kelimelerin de kalp taşıdığını insan onu dinlerken fark ediyordu. Ancak nedense yanına her gelen gence mutlaka sorduğu “Hiç âşık oldun mu?” sorusunu sormamıştı.
Şerif Aydemir gitmek için kalktığında:
“Seni gönderenler sana söylemiş olmalılar, bu kapıdan giren herkese sorduğumu sana niçin sormadım diye merak etmiyor musun?” dedi.
“Yok,” dedi Şerif Aydemir, “merak etmiyorum!”
“Niye?”
“Çünkü o soruyu yıllar önce bana Arapgirli Âşık Fehmi Gür sordu.”
Aşık Veysel’e benzettiği Fehmi Gür’ü ve söylediklerini anlattı.
“Hadi kalk, kalk da git!” dedi Fethi Gemuhluoğlu. “Sen öğüdünü yuvada almışsın!”
Tam kapıdan çıkarken ekledi:
“Sakın aş adamı olma, aşk adamı ol!”
Başkalarını düşünmek duygusunu veren kitaplar

Şerif Aydemir 1980 yılında İstanbul Sultanahmet Adliyesi’nde göreve başladığında sadece İstanbul’a değil, edebiyat dünyasının kalbi olan Cağaloğlu’na da kavuşmuştu. Kitaplarını okuduğu yazarlar, şiirlerine hayran kaldığı şairler çoğunlukla burayı mesken tutmaktadır çünkü. İstanbul’a geldikten sonra Türk Edebiyatı Vakfı, Kubbealtı Cemiyeti, Yazarlar Birliği, İlesam ve Çorlulu Ali Paşa Medresesi gibi mekânların ve çay ocaklarının en sadık müdavimlerinden biri oldu.
Yazılarında sıkça bahsettiği çay ocakları sıradan birer kahvehane değildi. Necip Fazıl’dan Tarık Buğra’ya, Sezai Karakoç’tan Erdem Bayazıt’a kadar devasa isimlerin taburelerde oturup memleket meselelerini, şiiri ve sanatı tartıştığı açık hava akademileriydi. Bu mekânlar, bir “gönül okulu” gibiydi.
Cağaloğlu esnafı, mürekkep kokan matbaacılar, eski usul ciltçiler, gazete dağıtıcıları ve çay ocağı işleten emektarlar onun dostuydu, yazılarının kahramanıydı. Onun anlatımındaki “Cağaloğlu esnafı”, sadece ticaret yapan insanlar değil; basılan kitapları heyecanla takip eden, yazarlarla kader birliği yapmış kültürel aktörleriydi. Çay ocaklarındaki o meşhur demli çaylar eşliğinde dönen sohbetler yazılarının ve hikâyelerinin ham maddesi oldu.
Onun dünyasında “küçük insan” yoktu; ona göre her insanın ardında sakladığı derin bir dert ve hüzün vardı. Adliye bürokrasisi, resmi yazışmalar ve sarı zarflar onun öykülerinde teknik birer detay olmaktan çıkıp trajik veya naif insan hikâyelerinin merkezine yerleşiyordu. Meşhur hikâyelerinden biri olan “Sekiz Sütuna Bir Zarf”, adliye koridorlarının o resmi havasının arkasında yatan insani dramları ve yaşanmışlıkları doğrudan gözler önüne sermişti.
Hukukun soğuk ve keskin yüzünü çok iyi bilen yazar, hikâyelerinde bu soğukluğu edebiyatın vicdanı ve merhametiyle ısıtıyor, suçluları veya mahkumları sadece işledikleri suçla değil, onları o noktaya getiren insani zaaflar, yoksunluklar ve taşra çaresizlikleriyle ele alıyordu. Hikâyelerindeki tefekkür ve karakterlerine duyduğu derin şefkat bu yılların birikimi olmuştu.
Şerif Aydemir’in Türkiye Yazarlar Birliği ödülüne lâyık görülen “Yaşamak Geçti Başımdan” kitabı, edebiyatımızda hatıra ve hikâye türlerinin sınırlarını ortadan kaldıran bir “anlatı” örneğidir. İsmini İsmet Özel’in ünlü bir şiir dizesinden alan bu eser, yazarın not defterinden süzülen gerçek hayat parçalarını edebi birer kurmaca lezzetiyle sunar.
Yazar Cağaloğlu kahvehanelerinde veya dernek odalarında biriktirdiği küçük anıları aktarırken, araya kendi içsel tefekkürünü, şiir dizelerini ve kültürel birikimini yerleştirir. Böylece anı, sadece geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkıp okura yön gösteren, unutulmuş insani değerleri hatırlatan “hikmetli bir anlatı” halini alır.
Günümüz modern dünyası insanı yalnızlığa, güvensizliğe ve bir tür mekanikleşmeye iterken; Şerif Aydemir, Yaşamak Geçti Başımdan, Mendilim Sende Kalsın, Yazık Olmuş Yârsız Ömrü Geçene, Çiçekten Harman Olmaz, İndim Yârin Bahçesine, Ruhuma Saplanan Şehir adlarını taşıyan kitaplarında tam tersi bir istikamette yürür ve unuttuğumuz kadim değerleri âdeta birer şifa niyetine okurun önüne koyar.
Kitaplarındaki hikâye-hatıraların hemen hepsinde kaybolmaya yüz tutmuş fedakârlıklar, dostluklar ve birbirinin derdiyle dertlenen insanlar vardır. Yazar, modern insanın unuttuğu “diğerkâmlık” (başkalarını düşünme) duygusunu, Anadolu insanının kalbindeki o saf merhameti anlatarak okura hatırlatır.
Aydemir’in eserlerindeki Anadolu insanı, duygularını dışarı vururken genellikle mahcup ve içe dönüktür; aşkını, acısını ya da hasretini doğrudan haykıramaz. Yazar, bu noktada türküleri karakterlerin dili ve tercümanı yapar. Bir karakterin içinde kopan fırtınaları, dile getiremediği sırları ya da bastırılmış kederini, fonda çalan veya karakterin mırıldandığı bir türkü dizesi üzerinden okura aktarır. Türkü, kahramanın en samimi iç itirafına dönüşür.
Dünya telâşı bitmez otur hele bir soluklan çay koydum
Aydemir, kelimelerle âdeta bir makam orkestrası kurar. Hikâyelerindeki zaman akışı, bir türkünün ritmine göre hızlanır veya yavaşlar. Musiki sayesinde anlatı kuru bir olay örgüsü olmaktan çıkar; okurun kulağına da hitap eden, lirik ve sinematografik bir havaya bürünür.
Şerif Aydemir’in yazılarını veya kitaplarını okuyan bir okur, Cağaloğlu’nda bir çay ocağında bir tabureye oturmuş, ak saçlı, nur yüzlü bir Anadolu bilgeliğinin dizinin dibinde hikâye dinliyormuş hissine kapılır. Onun denemelerini okurken sanki koşan bir insan birdenbire durur, derin bir nefes alır ve gökyüzüne bakar.
Modern edebiyatın o ağdalı, upuzun ve insanı yoran labirent cümlelerinden kaçınır. Cümleleri kısadır. Bir düşünceyi söyler, noktayı koyar ve okura nefes alacak bir alan bırakır.
“Dünya telâşı bitmez. Koşturmaca bitmez. Otur hele bir soluklan. Çay koydum.”
Onun yazılarındaki rahatlama hissinin arka planında tevekkül vardır. Hayatın getirdiği dertleri, ölümleri veya hayal kırıklıklarını anlatırken bile asla isyan etmez, hırçınlaşmaz. “Olan olmuştur, bunda da bir hayır vardır” olgunluğuyla yazar. Yazarın bu teslimiyeti ve hayata karşı sergilediği asil duruş, okurun omuzlarındaki o görünmez yükleri de hafifletir, içini ferahlatır.
Kelimelerin de bir enerjisi vardır. Şerif Aydemir bilerek ve isteyerek yumuşak, sıcak, yapıcı ve birleştirici kelimeleri seçer. Gönül, asude, berrak, selâmet, vefa, sabır, nasip, dost, şifa… Bu kelimeler metnin bütününe yayıldığında, okuyucu üzerinde âdeta bir meditasyon veya terapi etkisi yaratır. Öfkenin ve kavganın çok olduğu dünyada, onun yazıları bir sığınak işlevi görür.
Onun yazılarında nefes alıp vermek; hayatın çılgın ritmine karşı edebiyatla verilmiş naif bir mola, ruhu dinlendiren bir es verme biçimidir. Yazılarında asla kibir, üstten bakma veya parmak sallayan bir öğreticilik yoktur. O, her zaman kendini “eksik bir yolcu”, okuru ise “gönüldaş” olarak görür. Bu alçakgönüllülük okuyucudaki savunma mekanizmasını kırar ve huzur verir.
Yazılarında ölümden, ayrılıktan veya yaşlılıktan bahsettiğinde bile arkasından hemen bir “hamd” ve “rıza” gelir. İsyan etmeyen, kadere ve nasibe teslim olan bir ruhun kelimeleri, ister istemez okurun içine de bir iç huzuru ve selâmet üfler.
Kuyular mı derin, ipler mi kısa?
İndim Yârin Bahçesine, Şerif Aydemir’in kalbini okura tamamen açtığı bir eserdir. Arkasındaki dervişane teslimiyet duygusu kelimelere birer kanat takar ve onun denemelerini okumak, gürültülü bir şehirden çıkıp sessiz, gölgeli bir dergâh bahçesinde soluklanmaya dönüşür. Bir denemesinde sabahleyin pencereye konan bir kuştan, diğerinde ise Cağaloğlu’nda bir dostla içilen demli bir çaydan bahseder.
Şerif Aydemir, tanımayanların keşfetmesi gereken bir yazardır.
Onun bir yazısından alıntıyla başlamıştık, başka bir alıntıyla bitirelim:
“Kendi kendimize kaldığımızda kuşkularımız çoğalır, korkular içimizde daha çok büyür ve asıl kötülük birbirimizi anlamadığımız gün başlar. Çünkü aynı dili değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir. ‘Ben ne söylerem, tamburem ne anlar,’ diye yakınır Hz. Mevlâna. Devamında da; “sözümü dinlediler, sırrıma eremediler” der.
Babamdan duyardım, nereden gelip diline konmuşsa artık, ortaya konuşurdu: ”Kurban olam o adama; ben söyleyem o anlaya, o söyleye ben anlayam!”
Sözün kıymetini bilip konuşmalıyız. Birbirimizi daha çok dinlemeliyiz. Belki bu sayede duygularımız da tanışır, bilişir, ünsiyet kurar.
Konuşmazsak, tanışıp bilişmezsek ne mi olur? Gönül gönüle yanaşmadan el eli tutmaz ki… Sevgimizi izhar edemeyiz. Yüreklerimizin arasına koridor açamayız. Yakındaki uzağa kaçar. Hayatımıza ferahlık ve iç huzur düşmez.
Konuşmazsak, tanışıp bilişmezsek toplumsal hafızamız zayıflar. Birbirimizi unuturuz, hikâyelerimize yabancılaşırız. Şahsi düşüncelerimiz keskinleşir, dilimiz bıçak gibi yırtar.
‘Kuyular mı derin, ipler mi kısa,’ diye sormuştu şair.
Konuşmazsak, birbirimizi dinlemezsek kuyular daha çok derinleşir, ipler daha çok kısalır.”














