Nur Mehmet Güler yazdı: İngiltere dünya siyasetinde maddi gücünden daha büyük etkiyi nasıl yaratıyor?

Britanya artık üzerinde güneş batmayan imparatorluk değil. Hindistan’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Uzak Doğu’ya uzanan sömürge imparatorluğu çoktan dağıldı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya sisteminin merkezine Amerika Birleşik Devletleri yerleşti, Sovyetler Birliği karşı kutbu oluşturdu ve 1991’de o da dağıldı. Çin büyük bir ekonomik güç olarak yükseldi. İngiltere eski imparatorluk gücünden çok daha sınırlı bir ekonomik ve askerî sınırlara çekildi.

Buna rağmen Britanya bugün sahip olduğu maddi gücün ötesinde bir uluslararası etkide bulunmaya devam ediyor. Dünyanın en büyük ekonomisi değil, en büyük ordusuna sahip değil, nüfusu büyük güçlerle karşılaştırılabilecek ölçekte değil. Buna rağmen Ukrayna’dan Körfez’e, Suriye’den İran’a, İsrail-Filistin meselesinden Kızıldeniz ve Babülmendep’e kadar önemli uluslararası denklemlerin hemen hepsinde İngiltere’ye rastlıyoruz.

Üstelik aynı İngiltere’yi çok fazla görmüyoruz. Amerika’nın askerî gücü, Çin’in ekonomik ağırlığı veya Rusya’nın doğrudan müdahaleleri çok daha göz önündeyken İngiltere daha geriden, daha sessiz ve daha düşük profilli bir siyaset yürütüyor gibi görünüyor. Ancak gerçekte buradaki görünürlük ile etki gücü orantılı değil.

Peki, üzerinde güneş batmayan imparatorluk sona erdiği hâlde İngiltere dünyanın, özellikle de Ortadoğu’nun güç dengelerini nasıl hâlâ önemli ölçüde etkileyebiliyor?

Devlet aklının tarihsel kökleri

Bunun nedenlerini İngiltere’nin tarihinde aramak gerekir diye düşünüyorum.

Britanya’nın siyasal kurumları kıta Avrupa’sından farklı bir seyir izleyerek gelişti. 1215 Magna Carta, kralın iktidarının sınırlandırılması bakımından önemli bir tarihsel eşik oluşturdu. Sonraki yüzyıllarda parlamento, hukuk, mülkiyet ve siyasal temsil kurumları gelişti. İngiltere devlet iktidarını kurumlara, geleneklere ve kuşaklar boyunca aktarılabilen bir yönetim tecrübesine dönüştürdü.

Britanya İmparatorluğu o çağda yakaladığı askerî üstünlükle sömürgeleştirdiği coğrafyaların yer altı ve yer üstü kaynaklarını, etnik ve dinî yapılarını, ekonomik sistemlerini, yönetim biçimlerini, toplumsal ilişkilerini, kendi içlerindeki ve komşularıyla yaşadıkları çelişkileri ayrıntılı biçimde inceliyor. Denizciler, seyyahlar, arkeologlar, misyonerler, diplomatlar ve istihbarat görevlileri dünyanın dört bir yanından Britanya’ya muazzam miktarda bilgi taşıyor.

Toplanan bilgi tasnif ediliyor, arşivleniyor ve kurumsallaştırılıyor. Üniversiteler, araştırma merkezleri, askerî akademiler, diplomasi ve istihbarat kurumları bu büyük birikimi sürekli yeniden üretiyor. İngilizlerin esas tarihsel “başarılarından” biri burada yatıyor. Yani sömürgeleştirdikleri toprakları yönetmekle kalmıyorlar, sömürge toplumları hakkında sistematik bilgi üretiyorlar ve bu bilgiyi devlet kapasitesine dönüştürmeyi esas alıyorlar.

Devlet aklı ancak onu yaşamsallaştırabilecek kurumlar, kadrolar, davranış kalıpları ve güçlü bir kurumsal hafıza varsa anlam kazanıyor. İngiltere bunları birkaç yüzyıl içerisinde oluşturdu.

Sandhurst ve Exeter: Kadro, bilgi ve kurumsal hafıza

Bugün bile bu sistemin nasıl çalıştığını görmek için sadece Dışişleri Bakanlığı’na veya MI6’a bakmak yeterli değil. Kraliyet Askerî Akademisi Sandhurst ve Exeter Üniversitesi gibi kurumlar, İngiltere’nin özellikle Ortadoğu’da daha geri planda görünmesine rağmen önemli bir aktör olmasını sağlayan taşıyıcılardır.

Sandhurst bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Kökleri 18. yüzyıla uzanan akademi, 20. yüzyılda Körfez ülkelerinin askerî ve siyasal elitlerinin eğitim aldığı merkezlerden biri hâline geldi. İngiliz hükümetinin kendi verilerine göre yalnızca 1974-2010 arasında 198’den fazla Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı Sandhurst’ten mezun oldu. Dubai Emiri Muhammed bin Raşid el-Mektum ile daha sonra Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı olan Muhammed bin Zayed de bu isimler arasında yer alıyor.

Bunun önemi, Sandhurst’te eğitim gören bir prensin veya subayın daha sonra mutlaka İngiltere’nin istediği politikayı uygulamasında değil elbette. Mesele bundan daha inceliklidir. Gelecekte bir ülkenin ordusunu, güvenlik kurumlarını veya devletini yönetebilecek insanlarla henüz kariyerlerinin başında ilişki kuruluyor; ortak bir askerî dil, güvenlik anlayışı, kişisel tanışıklık ve yıllar sonra yeniden kullanılabilecek kurumsal bağlar oluşuyor.

İngiltere böylece yarının yöneticilerini, komutanlarını ve karar vericilerini onlar daha iktidara gelmeden tanıyor ve hatta hazırlıyor.

Exeter Üniversitesi de aynı mekanizmanın bilgi üretimi ve akademik ilişkiler bakımından dikkat çekiyor. Üniversitenin Körfez Çalışmaları Merkezi 1978’de kuruldu ve 1979’dan itibaren Körfez ve Arap Yarımadası üzerine dünyanın en uzun süre devam eden konferans dizilerinden birini yürütüyor. Merkez Irak, İran ve Arap Yarımadası’nın tarihi, siyaseti, ekonomisi ve toplumları üzerine çalışıyor. Üniversitenin Arap ve İslam Araştırmaları Enstitüsü bünyesinde bugün Körfez, İran, Kürtler ve Filistin üzerine ayrı araştırma merkezleri bulunuyor.

Şarika Emiri Sultan bin Muhammed el-Kasimi’nin 1985’te Exeter’den Körfez tarihi doktorası almış olması bu ilişkinin ilginç örneklerinden biridir. Daha sonra üniversitenin Arap ve İslam Araştırmaları Enstitüsü binasının yapımına finansman sağladı. Exeter’in kendi tarihçesinde, üniversitede yetişmiş çok sayıda insanın Ortadoğu’daki üniversitelerde, bakanlıklarda ve çeşitli kurumlarda etkili konumlara geldiği özellikle belirtiliyor. Türkiye’de de bu konuda eğitim almış siyasetçiler olduğunu biliyoruz.

Exeter, bugünün Ortadoğu’sunu incelemekle kalmıyor; Britanya’nın bölge hakkındaki tarihsel hafızasının önemli bir bölümünü de koruyor. Üniversitenin Körfez koleksiyonunda yüz bini aşkın materyal bulunuyor. Bahreyn yöneticilerine otuz yılı aşkın süre danışmanlık yapan Sir Charles Belgrave’in, Aden Valiliği ve Körfez Siyasi Mukimliği görevlerinde bulunan Sir William Luce’un kişisel belgeleri ile 18. ve 19. yüzyıllara kadar uzanan İngiliz belgeleri bu koleksiyonun parçaları arasında yer alıyor.

İmparatorluk döneminde bir diplomatın, sömürge yöneticisinin veya araştırmacının topladığı bilgi bu sayede kaybolmuyor. Arşivleniyor, üniversitede araştırılıyor, yeni akademisyenlere aktarılıyor ve yeni bilgilerle sürekli büyüyor.

Sandhurst ile Exeter’i yan yana koyduğumuzda İngiltere’nin maddi gücünden daha büyük bir etkiyi nasıl üretebildiği daha anlaşılır hâle geliyor. Bir tarafta geleceğin subayları, komutanları, prensleri ve bazı durumlarda hükümdarlarıyla erken dönemde kurulan ilişkiler; diğer tarafta bu insanların yöneteceği toplumların tarihini, dillerini, inançlarını, ekonomilerini ve siyasal yapılarını inceleyen büyük bir bilgi birikimi… Bunlara diplomasi, istihbarat ve finans eklendiğinde ortaya bir dış politika stratejisinden öte, kuşaklar boyunca işleyebilen geniş bir ilişki ağı çıkıyor.

“Böl ve yönet”ten ilişkileri yönetmeye

İngiliz sömürge yönetiminin başka bir özelliği daha vardı. İngiltere girdiği coğrafyalardaki bütün toplumsal, etnik ve dinî güçleri doğrudan karşısına almamaya, yerel aktörleri birbirinden ayırmaya, aralarındaki ilişkileri ve çelişkileri yakından incelemeye önem verdi. İngiliz sömürgeciliğiyle özdeşleşen “böl ve yönet” politikasını toplumları birbirine düşürmek şeklinde ele almak yüzeysel bir yaklaşım olur. Daha incelikli bir yöntem gelişmişti: Tarafları tanımak, mümkün olduğunca birden fazla tarafla ilişki kurmak, hiçbir ilişkiyi gereksiz yere tümüyle koparmamak, mevcut çelişkileri izlemek ve değişen güç dengelerinden hareketle etki alanları üretmek.

Hindistan bunun tarihsel laboratuvarlarından biri oldu. İngiliz yönetimi son derece karmaşık din, kast ve topluluk yapılarını sınıflandırdı; nüfus sayımları, hukuk ve yönetim mekanizmaları aracılığıyla bunları idari kategorilere dönüştürdü. Tabii İngiltere Hindistan’daki toplumsal ve dinsel çelişkileri yaratmadı, ancak mevcut farklılıkları yönetim sisteminin parçası hâline getirmeyi ve bu ayrışmalardan yararlanmayı bildi.

Ortadoğu’da da benzer bir bilgi ve ilişki ağı kuruldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla birlikte İngiltere bölgeyle daha yakından ilgilenmeye başladı. Gertrude Bell ve T. E. Lawrence gibi isimler bu dönemin sembolleri hâline geldi. Ancak mesele birkaç seyyah ya da daha doğrusu istihbarat görevlisinden ibaret değildi. Bunlar İngiltere’nin bölgeyi tanıma, bilgi toplama, yerel aktörlerle ilişki geliştirme ve topladığı bilgiyi siyasete dönüştürme geleneğinin temsilcileriydi.

Ortadoğu’nun kuruluşunda Britanya

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan Ortadoğu düzeninde İngiltere belirleyici güçlerin başında geliyor. Irak’ın kuruluşundan Ürdün’e, Körfez monarşilerinden Filistin’e kadar bugünkü siyasal coğrafyanın şekillenmesinde doğrudan rol oynadı.

Filistin bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. 1917 Balfour Deklarasyonu’yla Britanya, Filistin’de Yahudiler için bir ulusal yurt kurulmasını destekledi. Ardından Filistin İngiliz manda yönetimine girdi. Britanya bir taraftan Siyonist hareketle, diğer taraftan Arap toplumuyla ilişki kurmaya çalışırken giderek birbirleriyle uzlaştırılması mümkün olmayan talepler aynı siyasal coğrafyada birikti. İsrail’in kuruluşunu sadece İngiltere’ye bağlamak tarihsel olarak kanıtlanamayabilir; ancak bugün hâlâ çözülemeyen Filistin meselesinin modern siyasal zemininin oluşumunda Britanya’nın oynadığı rolü görmeden bu tarihi anlamak da mümkün değil.

Serinkanlı pragmatizm

İngiliz dış politikasının dikkat çekici özelliklerinden biri, düşmanlıkları ve dostlukları mümkün olduğunca mutlaklaştırmamasıdır. Bunun ilginç tarihsel örneklerinden biri Amerika’dır. Amerika Birleşik Devletleri bağımsızlık savaşını doğrudan Britanya İmparatorluğu’na karşı verdi. İngiltere 1783’te Amerikan bağımsızlığını tanıdı, yani iki ülke arasındaki düşmanlık kalıcı bir stratejik kopuşa dönüşmedi. İlişkiler yeniden kuruldu ve uzun tarihsel süreç içerisinde dün Britanya’ya karşı bağımsızlık savaşı veren devlet, İngiltere’nin en yakın stratejik ortağı hâline geldi. Bunu bir tür baba-oğul ilişkisine benzetiyorum.

Bu yaklaşım İngiliz dış politikasındaki serinkanlı pragmatizmin önemli özelliklerinden biridir. İngiltere bugünün düşmanını sonsuza kadar düşman, bugünün müttefikini de sonsuza kadar dost olarak görmüyor. İlişkileri mümkün olduğunca açık tutuyor, güç dengelerini izliyor ve koşullar değiştiğinde yeni gerçekliğe hızla uyum sağlıyor.

Suriye: Olaydan önce seçenek oluşturmak

Suriye’de son yıllarda yaşananlar bunun son derece güncel bir örneğini oluşturuyor.

Esad yönetimi henüz ayaktayken İngiliz istihbaratı gelecekte etkili olabilecek aktörlerden biriyle ilişki kuruyor. Dönemin MI6 Başkanı Richard Moore, Eylül 2025’te İstanbul’da yaptığı konuşmada İngiliz istihbaratının HTŞ ile Beşar Esad’ın devrilmesinden “bir veya iki yıl önce” ilişki geliştirdiğini açıkladı. Moore, daha da önemlisi, bu ilişkinin Esad’ın devrilmesinden sonra İngiliz hükümetinin birkaç hafta içerisinde yeniden Suriye’ye girmesinin yolunu açtığını söyledi.

Elbette bu açıklama İngiltere’nin doğrudan Ahmed eş-Şara’yı iktidara getirdiğini kanıtlamıyor. Böyle bir sonucu çıkarmak için yeterli veri yok. Fakat başka bir gerçeği son derece açık biçimde ortaya koyuyor: İngiliz devleti, Esad yönetimi devam ederken geleceğin muhtemel aktörlerinden biriyle ilişki kurmuş ve siyasal denge değiştiğinde kullanabileceği bir kanal oluşturmuş.

Burada İngiliz devlet aklının önemli özelliklerinden birini görüyoruz: Olay gerçekleştikten sonra pozisyon almak yerine, mümkün olduğunda olay gerçekleşmeden önce seçenek oluşturmak.

Aralık 2024’te Esad yönetimi çöktü. İngiliz diplomatlar kısa süre içerisinde Şam’a giderek Ahmed eş-Şara ile görüştüler. Temmuz 2025’te İngiltere ile Suriye arasında on dört yıl sonra diplomatik ilişkiler yeniden kuruldu. Ekim ayında ise geçmişte El Kaide bağlantısı nedeniyle yasaklanmış olan HTŞ, İngiltere’nin terör örgütleri listesinden çıkarıldı.

Bütün bunlar İngiltere’nin Suriye’de yaşanan her gelişmeyi planladığını göstermiyor tabii ki. Zaten İngiliz devlet aklını anlamak için böyle bir varsayıma da ihtiyaç yok. Daha dikkat çekici olan, gelişmeleri önceden izleme, farklı aktörlerle ilişki kurma ve güç dengesi değiştiğinde elindeki bağlantıları hızla siyasal avantaja dönüştürme yeteneğidir.

Maddi gücün ötesindeki güç

Bugünkü İngiliz gücünün arkasında tarihsel tecrübenin yanında son derece somut güç araçları da bulunuyor. İngiltere Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biridir ve veto hakkına sahiptir. Nükleer bir güçtür, NATO’nun temel aktörleri arasında yer alıyor ve ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile Five Eyes istihbarat ağının parçasıdır. Londra dünyanın önemli finans merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor; İngiliz üniversiteleri, araştırma kurumları, diplomasi ağı ve kültürel etkisi ülkenin maddi gücünün ötesinde bir hareket alanı yaratıyor.

İngiltere’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi aslında bu yaklaşımı oldukça açık biçimde anlatıyor. NATO, G7 ve Five Eyes gibi uzun süreli ittifakları ülkenin stratejik avantajları arasında sayıyor. Aynı belge, dünyanın daha pragmatik ikili anlaşmalara ve küçük ortaklık gruplarına doğru ilerlediğini belirtirken İngiltere açısından “çeviklik ve esnekliğin” kritik önemde olacağını söylüyor.

“İngiliz devlet aklı” olarak tarif etmeye çalıştığımız yaklaşımın önemli bir bölümünü İngiliz devletinin kendi strateji belgesinde görmek mümkün.

Düşük görünürlük, yüksek etki

İngiltere’nin dış politikasındaki başka bir özellik de düşük görünürlükle yüksek etki üretmesidir. Amerika’nın gücü çok daha görünürdür; devasa askerî bütçesi, dünyanın farklı bölgelerindeki üsleri, uçak gemileri, ekonomik yaptırımları ve gerektiğinde doğrudan askerî müdahaleleri… İngiltere genellikle aynı ölçüde göz önünde olmuyor. Her krizin önüne kendi bayrağını dikmiyor, her çatışmada kendisini başlıca aktör olarak göstermiyor.

Fakat görünmemesi, olmadığı anlamına gelmiyor.

Diplomasi çalışıyor, istihbarat çalışıyor, üniversiteler ve araştırma merkezleri bilgi üretiyor, askerî ilişkiler sürdürülüyor, finansal bağlar devam ediyor ve yüzlerce yıllık bölgesel ilişkiler yeni koşullara uyarlanıyor. İngiltere böylece sahip olduğu ekonomik ve askerî kapasiteden daha büyük bir siyasal etki yaratabiliyor.

Ortadoğu, İran ve Filistin

Ortadoğu bunun bugün de en açık biçimde görüldüğü alanlardan biridir. İngiltere’nin kendi Ulusal Güvenlik Stratejisi bölgeyle yaklaşık 60 milyar sterlinlik ticarete dikkat çekiyor; enerji, yatırım, güvenlik ve bölgede yaşayan yüz binlerce İngiliz vatandaşı nedeniyle Ortadoğu’daki gelişmelerin İngiliz çıkarlarını doğrudan etkilediğini belirtiyor. Körfez ülkeleriyle stratejik ilişkiler, DAİŞ’e karşı mücadele ve Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğü aynı çerçeve içerisinde değerlendiriliyor.

İran politikasında da bu esneklik görülüyor. İngiltere İran’ın nükleer silah edinmesine karşı çıkıyor ve İran’ın bölgesel askerî faaliyetlerini güvenlik sorunu olarak değerlendiriyor. Buna karşılık İran’la diplomasi kanallarını tamamen kapatmıyor ve çatışmanın bütün bölgeye yayılmasını istemiyor. Çünkü mesele sadece İran değil. Hürmüz Boğazı, Körfez’in güvenliği, enerji akışı ve dünya ticareti aynı denklemin parçalarıdır.

İsrail-Filistin meselesinde de benzer bir denge siyaseti yürütüyor. İngiltere İsrail’in güvenliğini desteklemeye devam ederken 21 Eylül 2025’te Filistin Devleti’ni resmen tanıdı ve Batı Şeria’nın ilhakına karşı çıktı. Londra böylece güvenli bir İsrail ile egemen ve yaşayabilir bir Filistin devletini aynı siyasal çözümün iki unsuru olarak tanımlıyor.

Hürmüz, Babülmendep ve Süveyş: Deniz yollarının hafızası

Yemen ve Babülmendep, İngiliz devlet aklının çok daha eski bir damarını yeniden sahneye aldı: Deniz yolları.

Britanya bir ada ülkesidir ve imparatorluğunu büyük ölçüde deniz gücü üzerinden kurdu. Bugün artık okyanusları kontrol eden imparatorluk donanmasına sahip değil ancak deniz ticaret yollarının açık tutulmasını ulusal çıkarının temel unsurlarından biri olarak görmeye devam ediyor. İngiltere’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi, Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğünün korunmasını açık biçimde İngiliz politikasının parçaları arasında sayıyor.

Hürmüz, Babülmendep ve Süveyş bu nedenle onun için birbirinden bağımsız üç coğrafi nokta değil. Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e uzanan büyük ticaret ve enerji koridorunun parçalarıdır. Hürmüz’de ortaya çıkan kriz Körfez enerji ihracatını, Babülmendep’te ortaya çıkan kriz Kızıldeniz’i, Kızıldeniz’deki kriz ise Süveyş üzerinden Avrupa-Asya ticaretini doğrudan etkiliyor.

İngiltere’nin İran, Körfez, Yemen ve Kızıldeniz politikalarını aynı stratejik harita üzerinde okumasının nedeni de burada ortaya çıkıyor.

Değişen dünyada statükoyu korumak

Bu yaklaşım aynı zamanda İngiltere’nin mevcut dünya düzenindeki konumunu açıklamaya yardımcı olabilir. Britanya artık bu düzenin tek hâkim gücü değil. Ancak NATO, ABD ile ilişkisi, G7, Five Eyes, BM Güvenlik Konseyi ve uluslararası finans sistemi İngiltere’ye kendi ekonomik ve askerî büyüklüğünün çok üzerinde bir etki alanı sağlıyor.

Bu nedenle İngiliz dış politikasında güçlü bir statükoyu koruma eğilimi bulunuyor. Buradaki statüko, hiçbir şeyin değişmemesi anlamına gelmiyor. İngiltere dünyanın değiştiğini görüyor ve kendisini bu değişime uyarlıyor; fakat kendi tarihsel nüfuzunu mümkün kılan Atlantik ittifakının, uluslararası kurumların, ticaret yollarının ve güvenlik ağlarının ortadan kalkmasını istemiyor.

İngiliz dış politikası bu anlamda oldukça muhafazakâr bir dünya siyaseti yürütüyor. Dünyanın değişmesini engellemeye çalışmaktan çok, değişen dünyada kendi tarihsel avantajlarını koruyacak yeni dengeler oluşturmak istiyor.

İmparatorluk sonrası devlet aklı

Kısaca Britanya’nın yüzyıllar boyunca kurduğu sömürge sistemi ortadan kalktı. Ancak dünyanın farklı coğrafyalarında bıraktığı sınırlar, kurumlar ve çözülememiş siyasal meselelerin önemli bir bölümü hâlâ tartışılıyor. İngiltere kendi kurduğu imparatorluk ortadan kalktıktan sonra bile o coğrafyalar hakkındaki bilgisini, ilişkilerini ve kurumsal hafızasını yeni dünya düzenine uyarlamaya çalışıyor.

Bu nedenle İngiltere’nin Suriye’de ne yaptığına bakarken yalnızca Suriye’ye, İran politikasını incelerken yalnızca İran’a, Husilere karşı tutumunu değerlendirirken yalnızca Yemen’e bakmak yetmiyor. Londra bütün bu coğrafyayı birbirine bağlı ekonomik, siyasal ve güvenlik alanları olarak okuyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş