Taşrada bazı insanlar vardır; herhangi bir resmî görevleri yoktur ama şehirde olup bitenlerden haberdardırlar. Kimin kiminle küstüğünü, kimin iş değiştirdiğini, kimin oğlunun üniversiteyi kazanamadığını, kimin kızının evleneceğini, hangi esnafın borç içinde olduğunu, hangi memurun tayin beklediğini bilirler. Bir düğünde kimin kiminle konuşmadığını fark eder, bir cenazede kimlerin yan yana durmadığını görür, bir kahvehanede adı geçen herkes hakkında söyleyecek bir cümle bulurlar. Sosyal medyada kim kimi ne kadar beğenmiş ve ne ölçü de takipte… Onlara bir şey anlatmanıza çoğu zaman gerek yoktur; zaten bir yerlerden duymuşlardır. Şehir küçüldükçe bu insanların hafızası büyür. Bir süre sonra yalnızca insanları değil, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini de bilmeye başlarlar. İşte taşranın görünmez muhtarları biraz böyle ortaya çıkar.
Buradaki muhtarlık elbette resmî bir makam değildir. Sandıkta seçilmez, mazbata almaz, devlet tarafından görevlendirilmez. Fakat sosyal hayatın içinde kendiliğinden oluşmuş bir makamdır bu. İnsanların birbirleri hakkında ne düşündüğünü bilen, kimin kimden hoşlanmadığını anlayan, hangi ailenin hangi aileyle yakın olduğunu takip eden ve bütün bunları gerektiğinde kullanabilen kişi, zamanla çevresinde kendisine ait bir otorite oluşturur. Onun gücü bilgeliğinden değil, bilgiden gelir. Üstelik bu bilgi çoğu zaman büyük bir bilgi değildir. Dünyayı değiştirecek bir fikirden, derin bir tarih bilgisinden ya da ciddi bir entelektüel birikimden söz etmiyoruz. Küçük insanların küçük hayatlarına ilişkin küçük bilgilerden söz ediyoruz. Fakat taşrada bazen en büyük sosyal güç, tam da bu küçük bilgilerin birikmesinden doğar.
- Metin Acıpayam yazdı: Taşrada ayakta kalmak
- Metin Acıpayam yazdı: Taşra bir şehirden entelektüel çıkar mı?
Bu insanların en dikkat çekici tarafı, yalnızca çok şey bilmeleri değildir. Bildiklerini önemli görmeleridir. Bir başkasının hayatındaki ayrıntıyı öğrenmek, onlara kendi hayatlarında eksik olan bir önem duygusunu verebilir. Çünkü başkalarının hayatlarına ne kadar çok nüfuz ederseniz, çevrenizde o kadar merkezî bir yerde durduğunuzu düşünmeye başlayabilirsiniz. İnsanların size bir şey anlatması, sizden fikir istemesi, bir başkasının hayatındaki gelişmeyi size aktarması, farkında olmadan bir tür sosyal ayrıcalık hissi üretir. Böylece insan kendi hayatının sıradanlığını, başkalarının hayatlarına ilişkin sahip olduğu bilgilerle telafi etmeye başlayabilir.
Belki de meselenin psikolojik tarafı burada başlıyor. Kendi hayatıyla yeterince meşgul olmayan insan, başkalarının hayatını fazlasıyla merak edebilir. Kendi kararlarının ağırlığını taşımak yerine başkalarının kararlarını konuşmak daha kolaydır. Kendi başarısızlıklarıyla yüzleşmek yerine bir başkasının başarısızlığını anlatmak, insanın kendisine bakmasını gerektirmez. Kendi hayatındaki boşlukları görmek yerine çevresindeki insanların kusurlarını toplamak, geçici de olsa bir üstünlük duygusu yaratır. Bu yüzden taşranın “her şeyi bilen adamı” bazen gerçekten çok meraklı olduğu için değil, kendi hayatının sessizliğiyle baş başa kalmamak için başkalarının hayatlarına bu kadar yakından bakıyor olabilir.
Bir de bunun toplumsal tarafı var. Küçük yerlerde insanlar birbirlerini yalnızca tanımaz; birbirlerini izler. Kim ne yaptı, ne giydi, nereye gitti, kiminle görüştü, hangi toplantıya katıldı, kimin yanında göründü, hangi sözü söyledi… Bütün bunlar zamanla ortak bir hafızaya dönüşür. Böyle bir ortamda “Ne derler?” cümlesi yalnızca bir kaygı ifadesi değildir. Aynı zamanda güçlü bir toplumsal denetim aracıdır. İnsan bazen devletin, kurumların veya açık bir otoritenin müdahalesine ihtiyaç duymadan davranışlarını sınırlar. Çünkü çevresinin bakışını üzerinde hisseder. Taşranın her şeyi bilen adamı da bu görünmez denetimin taşıyıcılarından biridir. O, yalnızca bilgi toplamaz; topladığı bilgiyi dolaşıma sokarak insanların birbirleri üzerindeki bakışını canlı tutar.
Fakat bu karakteri yalnızca kötü niyetle açıklamak da kolaycılık olur. Çünkü o adamı ortaya çıkaran yalnızca onun kişiliği değildir. Onu besleyen bir sosyal çevre vardır. İnsanların birbirlerinin hayatlarına bu kadar fazla müdahil olduğu, özel alanın bu kadar daraldığı, kişinin kendisini çevresinin bakışından bağımsız düşünmekte zorlandığı yerlerde bu tipler kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Hatta bir bakıma toplumun ihtiyacını karşılarlar. Herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirinden haberdar olduğu bir düzende sosyal hafızanın taşıyıcısı olurlar. Fakat zamanla bu işlev, kişisel bir iktidara dönüşür. İnsanlar onun bildiklerini bildiği için değil, onun bir şey bilmesinden çekindikleri için de yanında daha dikkatli davranmaya başlar.
Taşrada dedikodu neden etkili?
Taşranın bu küçük iktidarları çoğu zaman kendilerini iktidar olarak görmezler. Zaten mesele de biraz budur. Büyük iktidarlar makamlarını bilir; küçük iktidarlar ise çoğu zaman güçlerinin farkında olmadan hareket eder. Bir telefon görüşmesi, bir kahve sohbeti, bir düğünde söylenen birkaç cümle, bir akşam yemeğinde yapılan imalı bir yorum… Bazen bütün bir sosyal düzen bu küçük hareketlerle şekillenir. Birinin hakkında söylenen söz başka birine ulaşır, o söz başka bir biçime dönüşür ve nihayetinde hiç kimsenin hatırlamadığı bir başlangıçtan büyük bir kanaat ortaya çıkar. Taşrada dedikodunun bu kadar etkili olmasının nedeni de budur: Söylenen şeyin doğruluğundan çok, insanlar arasındaki ilişkilerin içine girebilmesidir.
Bugün teknoloji bu karakteri ortadan kaldırmadı; yalnızca ona yeni araçlar verdi. Sosyal medya sayesinde insanlar birbirlerinin hayatlarını eskisinden çok daha kolay takip ediyor. Kim nerede, kim kiminle, kim ne paylaşmış, kim hangi fotoğrafı beğenmiş, kim neyi takip ediyor… Eskiden kahvehanelerde, düğünlerde ve aile toplantılarında yapılan takip artık telefon ekranlarında da yapılabiliyor. Fakat araç değişse de insanın başkasının hayatına duyduğu merak değişmiyor. Hatta bazen daha da büyüyor. Eskinin taşra muhtarı bugün elinde akıllı telefonla dolaşıyor olabilir. Fakat psikolojisi hâlâ aynı: Başkalarının hayatından haberdar oldukça kendisini sosyal dünyanın merkezine biraz daha yakın hissediyor.
Asıl mesele ise şu: Başkalarının hayatını bu kadar iyi bilen insan kendi hayatını ne kadar biliyor? İnsanların zaaflarını, ilişkilerini, borçlarını, ayrılıklarını, başarılarını ve başarısızlıklarını takip eden biri, kendi içindeki eksikliklerle ne kadar ilgileniyor? Belki de taşranın her şeyi bilen adamını ilginç kılan tam olarak bu çelişkidir. Çevresindeki herkes hakkında bir fikri vardır ama kendisi hakkında düşünmeye geldiğinde aynı rahatlığı gösteremez. Çünkü başkasını bilmek kolaydır; insanın kendisini bilmesi ise başka bir iştir.
Taşranın muhtarı bu yüzden yalnızca dedikoducu bir adam değildir. O, küçük bir toplumun kendi içindeki denetim mekanizmasının insanlaşmış hâlidir. Bir şehrin hafızasını taşır, ama bazen o hafızanın esiri olur. Herkesi tanır, fakat tanımakla anlamanın aynı şey olmadığını fark etmeyebilir. Herkesin hayatından haberdardır, fakat kendi hayatının neden olduğu yerde durduğunu sormayı sürekli erteleyebilir. Belki de onun trajedisi tam burada başlar: Başkalarının hayatında bu kadar çok yer kaplayan insan, kendi hayatında giderek daha az yer kaplamaya başlar.














