Metin Acıpayam yazdı: Taşrada ayakta kalmak

Şehrin görünmeyen sınırları

Taşrada ayakta kalmak, bazen bir şehirde yaşamaktan çok daha fazlasıdır. Bir süre sonra insan, bulunduğu yerin yalnızca sokaklardan, binalardan, dükkânlardan ve insanlardan oluşmadığını fark ediyor. Her şehrin görünmeyen bir dili, alışkanlıkları, kabulleri ve sınırları var. O sınırların dışına çıktığınızda ise hayat biraz daha zorlaşıyor. Farklı düşünüyorsanız, farklı okuyorsanız, bazı şeyleri sorguluyorsanız veya çevrenizdeki insanların doğru kabul ettiği şeylere mesafeli duruyorsanız, bunu sürekli açıklamak zorunda kalabiliyorsunuz. Bazen insanın en büyük ihtiyacı anlaşılmak değil, sadece olduğu hâliyle bırakılmak oluyor.

Benim taşrada ayakta kalma mücadelem, yaşarken en çok düşündüğüm meselelerden biri. İnsan neden kendisine benzeyene bu kadar kolay yaklaşırken, kendisinden farklı olana karşı bu kadar mesafeli oluyor? Belki bunun cevabı biraz insan psikolojisinde. Çünkü farklı olan, yalnızca farklı değildir; aynı zamanda bizim bildiğimiz dünyanın sınırlarını da hatırlatır. Karşımızdaki insan başka türlü düşünüyorsa, başka türlü yaşıyorsa, başka türlü inanıyorsa, ister istemez kendi düşüncelerimizi de yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Bu ise her zaman kolay değildir. İnsan bazen haklı olmaktan çok, haklı olduğuna inanmak ister.

Metin Acıpayam yazdı: Taşrada ayakta kalmak
Metin Acıpayam yazdı: Taşrada ayakta kalmak

Bilmediğini bilmek

Belki de taşrada karşılaştığım en zor meselelerden biri cehaletin kendisi değil, insanın bilmediğini fark edememesi. Her şeyi bilmek mümkün değil. Hepimiz bir şeyleri bilmiyoruz. Ben de bilmiyorum. Fakat “bilmiyorum” diyebilmek, insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri. Çünkü “bilmiyorum” dediğimiz anda öğrenmenin kapısını açıyoruz.

Asıl sorun, bilmediğimiz hâlde kesin konuşmaya başladığımızda ortaya çıkıyor. Hele bir de buna kibir eşlik ediyorsa, insan artık öğrenmeye ihtiyaç duymadığını düşünmeye başlıyor. Oysa insanın kendisini geliştirmesinin önündeki en büyük engel bazen bilgisizlik değil, bildiğini zannetmek oluyor.

Belki de insanın olgunluğu, ne kadar çok şey bildiğiyle değil, bilmediği şeylerin farkına ne kadar varabildiğiyle ölçülmeli.

İnanç ve kimlik

Bazen dinin de bu psikolojik savunmanın bir parçası hâline gelebildiğini düşünüyorum. Burada dine değil, insanın dinle kurduğu ilişkiye bakıyorum. İnanç insanı daha merhametli, daha adil, daha sabırlı ve daha mütevazı yapabilecekken, bazen yalnızca bir kimlik göstergesine dönüşebiliyor.

İnsan “Ben böyle inanıyorum” demekten “Ben böyle inanıyorsam, söylediğim de doğrudur” noktasına geçtiğinde başka bir şey ortaya çıkıyor. Artık fikir tartışılmıyor, kimlik savunuluyor. Oysa insanın inancı ne kadar güçlü olursa olsun, yanılma ihtimali her zaman var. Belki de gerçek tevazu tam burada başlıyor: İnandığımız şeyleri savunurken bile yanılabileceğimizi kabul etmek.

Çünkü insanın bir fikrinin yanlış olduğunu kabul etmesi başka, kendi kimliğinin sorgulanmasıyla yüzleşmesi bambaşka bir şey. İnsan çoğu zaman düşüncesini değil, kendisini savunmaya başlıyor. Tartışmanın zorlaştığı yer de tam olarak burası.

Taşra sadece bir coğrafya değil

Taşrada yaşayan herkesin böyle olduğunu elbette söylemiyorum. Tam tersine, küçük şehirlerde çok değerli, çok okuyan, çok düşünen, dünyaya açık insanlar da var. Zaten mesele de şehirlerle insanları birbirinden ayırmak değil.

Çünkü taşralılık yalnızca coğrafi bir durum değil; bir zihniyet hâline de gelebiliyor. İstanbul’un ortasında yaşayıp dünyaya kapalı olabilirsiniz; Anadolu’nun küçük bir şehrinde yaşayıp dünyanın bütün fikirlerine açık olabilirsiniz. Belki de asıl mesele nerede yaşadığımız değil, zihnimizin ne kadar geniş bir dünyaya açılabildiği.

Bu yüzden benim için taşrada ayakta kalmak, yalnızca bulunduğun şehirde hayatını sürdürebilmek anlamına gelmiyor. Bir yandan bulunduğun topluma ait olurken, diğer yandan kendi zihnini koruyabilmek anlamına geliyor.

Metin Acıpayam yazdı: Taşrada ayakta kalmak
Metin Acıpayam yazdı: Taşrada ayakta kalmak

Kendinden vazgeçmeden yaşamak

Benim için taşrada ayakta kalmak artık herkese kendini anlatmaya çalışmak anlamına gelmiyor. Her tartışmaya girmemeyi, her söze cevap vermemeyi, farklı olduğum için kendimi sürekli savunmamayı öğreniyorum. Ama bunun yanında kendi zihnimi de korumaya çalışıyorum.

Çünkü insan bazen çevresine uyum sağlarken kendisinden vazgeçebiliyor. Bence asıl tehlike burada. Bir yere ait olmak güzel; fakat ait olduğumuz yere benzeyebilmek uğruna düşünmekten, sormaktan ve merak etmekten vazgeçmek pahasına değil.

Belki taşrada ayakta kalmak biraz da şunu öğrenmek: İnsanlarla aynı düşünmek zorunda değiliz. Onları anlamaya çalışabiliriz. Onlarla aynı hayatı yaşamak zorunda değiliz. Onlara saygı duyabiliriz. Ve en önemlisi, kendimizden farklı olan insanı düşmanlaştırmadan kendi düşüncemizi koruyabiliriz.

Çünkü hayatın bütün anlamı belki de aynı şeylere inanmakta değil; farklılıkların içinde birbirimize insan olarak bakabilmekte.

Ben hâlâ bunu öğreniyorum. Belki de taşrada yaşamanın bana verdiği en büyük ders bu oldu: İnsan kendisini korumak için bazen bulunduğu yere değil, kendi zihnine yaslanmak zorunda kalıyor.

Belki taşrada ayakta kalmak, tam olarak budur: Bulunduğun yere ait olurken kendini kaybetmemek.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş