İsmail Fatih Ceylan yazdı | Çevresini ışığa boğan alev: Sedat Yenigün

Sedat Yenigün, 1939 Erzincan depreminde günlerce toprağın altında kalmış Hamdi Yenigün’ün beş çocuğundan biri olarak Erzincan’ın Gülâbibey mahallesinde bahçeli bir evde dünyaya geldi.

Bahçeleri havuzluydu. Hem akraba hem yakın arkadaşları Rıfkı Kaymaz, Sami Şener ve Ömer Küçükağa ile havuzda yüzerler, daha sonra kenarında sohbet ederlerdi. Bazen, bahçenin çimento şeritten yapılan küçük yolunda koşuşarak birbirini iterler, kovalamaca oynarlardı.

İlkokulda okurlarken Ömer Küçükağa’nın evinin bodrumunda ailelerin de izniyle “Kültür Yuvası” diye bir yer açtılar. Kültür Yuvası’na bir kütüphane kurmak istiyorlardı. Ancak bir raf dolusu kitapları vardı. Hiç olmazsa bir iki rafı daha doldurmak için kenger sakızı satmaya başladılar. Kenger otunun kökünden elde edilen sakız satışından üç beş kuruş kazandılar. Sonra bir kilo nane şekeri alıp, minik poşetlerle “Baş ağrısına, diş ağrısına, karın ağrısına, mide bulantısına nane şekeri” diye bağırarak Erzincan’ın üç bölgesinde sattılar. Kazandıkları parayla Erzincan’daki ‘İslâm Kitabevi’nden kitap aldılar. Kitaplık biraz daha zenginleşti. Gelenlere kitap veriyorlardı okusunlar diye.

İki yıl kadar babasının manifatura mağazasında çalışan Sedat ilkokulu bitirdiğinde, babası beş evlâdının okumasını kolaylaştırmak için ailesini 1962 yılında İstanbul’a taşıdı. Fatih semtinin Hırka-ı Şerif Camii’ne yakın Balipaşa caddesinde bir ev kiraladılar.

Okullar açıldığında Sedat Ahmet Rasim orta okuluna başladı. Bir gün, sınıf olarak götürüldükleri sinemada izledikleri Vurun Kahpeye filmi onu çok etkiledi. Sinema çıkışında bütün din adamlarına kin ve nefret duyuyordu. Çünkü Halide Edip Adıvar’ın romanından uyarlanan filmde din adamları kazma dişli, sarıklı, cüppeli, göbekli ve Yunanlılarla iş birliği yapan tiplerdi. O yıllarda Vurun Kahpeye romanı okullarda bilhassa okutulması zorunlu gibiydi ve öğrenciler topluca filmin izlenmesi için sinemalara götürülüyordu.

Fakat Sedat’ın din adamlarına kin ve nefreti uzun sürmedi. Çünkü hem ailesi hem çevresindekiler din adamlarının o filmdeki gibi olmadıklarını söylüyorlardı. Aksine, kurtuluş savaşını asıl hocaların başlattığı anlatılıyordu.

Sedat, Ahmet Rasim ortaokulu ikinci sınıfta iken “Ben okumayacağım” diyerek ailesinin bütün ısrarlarına rağmen okulu bıraktı. Fatih Fevzipaşa Caddesi ile Akşemseddin Caddesi’nin kesiştiği köşedeki ekmek büfesinde çalışmaya başladı. Ancak okul arkadaşlarının her gün büfenin önünden geçmelerinden etkilenerek, ertesi yıl tekrar okula döndü. Okula ara verdiği bir yıl, onda okumaya karşı aşırı bir istek oluşturdu. Vefa Lisesi’ne girdiğinde, başarılı bir öğrenciydi.

Lise çağı, Sedat Yenigün’de fikrî gelişmelerin olduğu ve daha sonra meslek olarak seçeceği Edebiyat dalına karşı büyük bir alâkanın başladığı yıllardı. Şiire, güzel konuşmaya ve edebî tasvire yakınlığı, kendisini daha o çağlarda dinlenilen bir kişi hâline getirmişti. Lise’nin bilgi yarışma ekibine girmiş ve ekibin sözcüsü olmuştu. Günün gazeteleri içinde Yeni İstanbul, Yeni İstiklâl gibi gazeteleri takip ediyordu. Vefa Lisesi’nde iken çeşitli gazetelerin okuyucu sütunlarına yazı göndermeye başladı.

Sedat Yenigün
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Çevresini ışığa boğan alev: Sedat Yenigün

Bu dönemde evinin karşısına rastlayan küçük camiinin imamı Mahmut Kaya Sedat’ı çok etkiledi. Derin İslâmî bilgisi olan Mahmut Kaya, bu görüşmeler sonrasında Sedat üzerinde ciddi denilebilecek tesir sahibi olmuştu.

Vefa Lisesi’nin son sınıfında iken Fatih Kıztaşı semtinde iki katlı müstakil bir binada bulunan bir dernekte cumartesi akşamları genel dinleyici kitlesine hazırladığı kitap özetlerini anlatıyordu. Aynı yıl Vefa Lisesi Talebe Temsilcisi olarak, çıkaracakları okul gazetesine yardım talebiyle MTTB’ye gitti ve MTTB’nin faaliyetlerine katılmaya başladı. 1969’da kurulan Orta Öğrenim Komitesi’nin başkanı Mustafa Bilgi’nin yardımcısı oldu.

Mustafa Bilgi, bazı geceler MTTB binasının zemin katında bir odada kalıyordu. 21 Eylül 1969 gecesi 00.45’te odasına bomba atılınca arka arkaya patlamalar yaşandı. Mustafa Bilgi alevler arasından “Allah, Allah” diyerek çıksa da kurtarılamadı, 19 yaşında şehit oldu. MTTB’nin ilk şehitlerinden olan Mustafa Bilgi’nin bombayla katledilmesi muhafazakâr camiayı büyük üzüntüye boğdu. Sedat Yenigün MTTB bünyesinde yayınlanan Milli Gençlik dergisinin 1969 yılı özel sayısında arkadaşı Mustafa Bilgi hakkında altı sayfa tutan bir yazı yazdı. (Şehid Mustafa Bilgi’nin Hayat Hikâyesi, Milli Gençlik Özel Sayı, Kasım 1969, S:6-11)

Daha sonraları arkadaşlarıyla Mustafa Bilgi’nin Bolu’nun Göynük İlçesi Ekinciler Köyü’ne giderek ailesini ziyaret etti. Aile İstanbul’a gelince onlarla ilgilendi.

Bilgi’nin şehadetinden sonra, Sedat Yenigün’ün başkanlığında faaliyetler devam etti. Faaliyetlere katılan liseli gençler, her hafta bir kişinin hazırladığı kitap özetini dinliyor ve sonra konuyu tartışıyorlardı.

Cemil Meriç: “Asr-ı saadette yaşasaydı sahabe olurdu”

İsmail Fatih Ceylan yazdı | Çevresini ışığa boğan alev: Sedat Yenigün

Sedat Yenigün’ün MTTB’de açılmasına katkıda bulunduğu Kitap Kulübü, o dönem için MTTB ile ilgisi olan gençlerin en fazla ilgisini çeken ve fikrî alışverişi canlandıran bir birim olmuştu. Ancak MTTB’nin o dönemdeki üst yönetimi, Türkiye’de yeni yeni başlayan İslâmî bilinçlenme düzeyine ayak uydurmak konusunda çok başarılı değildi. Böyle olunca bazıları daha aktif gördükleri Mücadele Birliği saflarına katıldı. Sedat Yenigün ise tercihini MTTB’de kalmaktan yana yaptı.

Üniversite sınavlarında yüksek bir puan alınca, “Ben edebiyat fakültesine gidip lise hocası olmak ve Müslüman bir gençliğin yetişmesi için çalışacağım” diyordu. Edebiyatı, davalarına hizmette bir vasıta olarak görüyordu.

1970 yılında İÜ Edebiyat Fakültesi’ne girdiği zaman, MTTB Kültür Müdürlüğü’nü ve Basın Yayın Müdürlüğü üstlendi. Aynı zamanda Orta Öğrenim Komitesi’nin liselere dönük faaliyetleriyle yakından ilgilenmeye çalıştı.

Edebiyat Fakültesi’ne giren Sedat, Yunus Emre, Şeyh Gâlip, Fuzulî, Sinan Paşa, Mevlâna, Mehmed Âkif, Yahya Kemâl gibi isimleri ağzından düşürmüyor, konuşmalarına onlardan bir söz, bir beyit katıyordu. Ord. Prof. Ali Nihat Tarlan, Prof. Ömer Faruk Akün bilgi ve kültürlerine hayran olduğu hocalarının başında gelmekteydi.

Hisar dergisinde “Fildişi Kule”den başlıklı yazılarıyla Cemil Meriç’e karşı büyük bir alâka duymuştu. Hatta bir süre, sadece Cemil Meriç için o dergiyi almıştı. Onun üslubuna, bilgisine, Batı’yı çok iyi bilip Batı’ya karşı olmasına hayrandı. Tanıştıktan sonra sıkça yanına gidiyor, asistanı gibi ona kitaplar okuyordu. Cemil Meriç, Türkiye’deki İslâmî cemaatleri onunla tanımıştı. Sedat Yenigün herkese, Cemil Meriç’in İslâm ile yeni yeni haşır neşir olduğunu belirtiyor ve onun tefekkür gücünün büyüklüğünü sık sık dile getiriyordu. Daha sonra İslâmî camiadan ve başka cemaat mensuplarından pek çok kişi Cemil Meriç’e gidip kitap okuyacak, sohbetlerini dinleyecekti.

Cemil Meriç de Sedat Yenigün’e hayrandı. Onun ateşin hali, bilgisi, heyecanı, tevazû ve edebi etkilemişti. “Zulmün kılıcını kanının ateşinde eritecek kadar coşkun bir gönül. İsa Peygamber zamanında yaşasa bir havari olurdu. Asr-ı Saadet’te bir sahabe” diyordu Sedat Yenigün için.

Çevresini ışığa boğan aleve benzetiyordu.

Bütün Müslümanların birlik olması derdi

Sedat Yenigün herkesle rahat konuşabilen, farklı düşüncede olanlarla görüşmekten çekinmeyen, gönlü herkese açık, vefalı bir yapıya sahipti. Bütün İslâmî gruplarla görüşmenin, birlik oluşturmanın faydalı olacağına inanıyordu. İskenderpaşa, İsmailağa, Erenköy cemaati mensuplarıyla sohbet ettiği gibi, Hekimoğlu İsmail gibi Nurcu bilinen yazarla da fikir alışverişinde bulunuyordu.

Dayısının oğlu Sami Şener ile Nişanca’daki Risale-i Nur medresesine gidip sohbetlerini dinlemişti. Hatta arkadaşı ve akrabası Ömer Küçükağa’nın Risale-i Nur talebesi olan babası için Ömer ile birlikte Nurcuların o yıllardaki merkezi Süleymaniye Kirazlı Mescit sokağı 46 numaralı eve gitmişlerdi. Nurcuların önde gelen isimlerin de olduğu bu yerde Risale-i Nur’dan ders dinlemişler, sorular sormuşlardı.

Sedat Yenigün Edebiyat fakültesinin ilk sınıfında iken, ikinci sınıftan Ayşe adında bir kıza gönlünü kaptırdı. Aslında yaşları aynıydı ama Sedat, ortaokulda bir yıl kaybettiği için bir sınıf geride kalmıştı. Onunla evlenmeyi düşünüyordu. Mustafa Miyasoğlu, Recep Duymaz gibi arkadaşları kızın sınıfındaydılar. Onlardan kızla tanıştırmalarını istedi. Recep Duymaz, onun isteğini kıza iletti. İlk başlarda kabul etmeyen Ayşe Hanım, “Sizler de yanımda olursanız görüşürüm” dedi.

Üniversite eğitimi görürken, MTTB’yi bir imkân olarak daha iyi ve faydalı bir şekilde kullanma isteği, onu 1973-74 yıllarında MTTB adına bir dergi çıkartmaya sevk etti. Dergi 1970 öncesi Birlik adına çıkan aylık derginin adını taşıyordu: Millî Gençlik. Zaman zaman yayınlanan dergi düzenli çıkmaya başladı.

Dergide Beşir Eryarsoy, Âdil Doğru, Ali Bulaç, Selahaddin Eş, Şehmuz Durgun, Ömer Özbay, Yaşar Karayel gibi isimlerin yazıları yayınlandı. Seyyid Kutub, Malik Bin Nebi, Muhammed Hamidullah, Mevdudi gibi yazarlar Millî Gençlik’le muhafazakâr kesimin gündemine daha fazla sokuldu. Sedat Yenigün ise, kültür, sanat ve aktüalite ile ilgili değerlendirmelerini Mehmet Mengüç müstearıyla yazıyordu.

Millî Gençlik, çıkmaya başladıktan bir dönem sonra, 1969’da birkaç sayı çıkmış olan Çatı dergisi 1974’te tekrar yayınlanmaya başlayınca Sedat Yenigün Çatı ile ilgilenmeye ve orada yazmaya başladı.

Bir müddet MTTB Basın Yayın Müdürlüğünde vazife gördükten sonra, MTTB Genel Yönetim Kurulu Üyeliğine getirilmişti. Hayatı teşkilâtlarda sabahlamalar, kamplardaki hasırların üstü, üzüm-ekmekler, sabahlara kadar süren toplantılar, sert münakaşalar, tatlı tebessümlerle geçiyordu.  Kendisini özellikle gençlere adamıştı.

Üniversiteyi bitirdikten sonra Fatih’teki Darüşsafaka Lisesi’nde Hitabet hocalığı yapmaya başladı. Burada, talebelerin büyük takdirine mazhar oldu. Hatta bir grup talebe “Sedat Hoca”nın etrafını aldı ve ondan faydalanan bir halka oluştu. Okul sol görüşlü idarecilerin elinde olduğundan, Sedat Hoca’ya daha sonra ders verilmedi. Bu görevin arkasından 1975 yılında Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi Edebiyat öğretmenliğine getirildi.

Aynı yıl Ayşe Hanım ile evlendi. Evlendikten sonra da, evi ihmal edecek kadar yoğun faaliyetler içinde olmaya devam etti.

Bir yandan öğretmenlik yapıyor, MTTB ile ilgileniyor, yurtlara ve derneklere giderek öğrencilere, gençlere konferans veriyor, Çatı ve başka dergilere yazılar yazıyordu. 1976’da kısa dönemli askerlik yaptıktan sonra faaliyetlerine kaldığı yerden devam etti.

Evinin lükslüğünden mahcup olurdu

Sedat Yenigün sevilen, sayılan bir insandı. Okulda da kendisini sevdirmişti. Öğrencilerine bir ideal aşılıyor, bir istikamet gösteriyordu. Sınıfta, koridorda, bahçede hep anlatıyor, anlatıyordu. O, her zamanki coşkusuyla ders anlatırken bir başka olurdu. Çok zarif bir insandı. Herkesin derdine koşuyordu. Talebelerinin eğitimiyle ve gelecekleriyle ilgilenirdi. Necip Fazıl Kısakürek’in, Cemil Meriç’in, Mehmed Zahid Kotku’nun düşünce yapılarını alan ve onların birleşimini yaşayan biriydi.

Balipaşa caddesindeki evi, çoğu arkadaşının evine göre lüks sayılacak durumdaydı. Çünkü, Adanalı bir zengin olan kayınpederi, “Kızımın evini ben istediğim gibi donatırım…” diyen bir babaydı. Mobilyalar, yemek masası, yerdeki mefruşat, sadece evine gelenlerin dikkatini çekmezdi, bizzat Sedat Yenigün’ün kendisi de bu durumdan mahcup olurdu. Evine davet ettiği dostlarına ve gençlere, “Buyurun kardeşim, buyurun, Sedat Yenigün’ün günah galerisine buyurun…” der ve başkasına söyleyecek söz bırakmazdı. Bu durumdan eşi Ayşe Hanım da rahatsızlığını yakınlarına belirtiyordu. Ama, zengin babanın bir gönül kırgınlığı yaşamaması için bu duruma tahammül ediyorlardı.

Her ne kadar evi lüks sayılsa da Sedat Yenigün üzerinde lüks bir şey yoktu. Kendisi eski palto giyerken “kalbi ısınacak kişilere” palto ve elbise alacak kadar müşfik, yardımsever ve fedakârdı.

Bazı geceler, dostu ve yakın arkadaşı Selahaddin Eş ile Aksaray’dan yaya olarak Vatan Caddesi üzerinden evlerine doğru sohbet ederek gelirken, yağmur altında yalınayak bir çocuğu kızarmakta olan tavukları çaresizlik içinde seyrederken görür, duygu patlaması yaşar, yüreği parçalanır, “Gel kardeşim, otur şuraya..” deyip bir porsiyonun parasını öder, sonra onun çamur içindeki çıplak ayaklarını görünce, daha bir kahrolur ve hemen o civarda plastik terlik-ayakkabı satan bir dükkândan karşılamaya çalışırdı.

İstanbul Kültür Ocağı mı, İslâm Kurtuluş Ordusu mu?

1977 yılında MTTB’den ve dergilerden arkadaşları Hüseyin Öztürk, Salih Kara, Hasan Güneş, Muhammed Hilmi Genç, Sadi Ağır, Emrullah Çınar, Selim Bilmen gibi isimlerle İstanbul Kültür Ocağı (İKO) adında bir gençlik derneği kurdu. Derneğin adı İstanbul Kültür Ocağı idi ama İKO’nun açılımının “İslâm Kurtuluş Ordusu” olduğu şeklinde bir algılama ortaya çıkmıştı. Halbuki, ordu kelimesinin çağrıştırdığı, silahlı mücadeleden uzak kalmayı ve gençleri kültür silahıyla donatmayı şiar edinen birisiydi Sedat Yenigün.

Fakat “İslâm Kurtuluş Ordusu” hemen her yerde benimsenmiş, sahiplenilmiş, İstanbul’dan Van’a kadar şehirlerin duvarlarında, ana yolların kenarlarında, dağ yamaçlarında İKO’nun yanına “İslâm Kurtuluş Ordusu” yazılmıştı. Üstelik yörenin heyecanlı gençleri, en çok da Sedat Yenigün isminden dolayı bu hayalî orduya güven duyuyorlardı. Bu durum Sedat Yenigün’e aktarıldığında, üzerine düşen sorumluluğun ağırlığını daha çok hissetmişti.

Millî Gençlik dergisinden ayrılan arkadaşlarından bazıları, 1976’da Düşünce dergisini çıkartmaya başlamıştı. Sedat Yenigün, Düşünce dergisine katkıda bulunan yazarlar arasında yer alıyordu. Aynı yıllar, Millî Gazete’de haftada üç-dört kez köşe yazısı yazıyordu.

İKO mensupları, 1978 yılında İslâmî Hareket adlı dergiyi çıkartmaya başladılar. İslâmî Hareket, o zamana kadar çıkan dergilere nispetle çok daha canlı bir çizgi tutturmuştu. 1977’nin son ayında Tepebaşı Gazinosu’nda geniş ve coşkun bir kalabalığın katıldığı ve Sedat Yenigün’ün de konuşma yaptığı “İslâmî Diriliş Gecesi”nde İslâmî Hareket’in ilk örnek sayısı dağıtılmış ve beğeni toplamıştı.

Sedat Yenigün, Selahaddin Eş Çakırgil, Sami Adil Şener, Yaşar Ömeroğlu, Hekimoğlu İsmail, Ali Bulaç (Mehmet Kerim), Ali Nar, Ömer Küçükağa gibi isimlerin düzenli veya zaman zaman yazdığı İslâmi Hareket’in her sayısında İmam Rabbani’den, Mehmet Zahit Kotku’dan, Mevdudi’den, Seyyid Kutup’tan alıntılar yapılıyordu. Sedat Yenigün, yazılarını öğretmenlik gibi resmi bir görev yaptığı için M. Mengüç Yenigün müstearıyla yayınlıyordu. Ayrıca Düşünce, Tevhid, Hicret, Sur gibi dergilerde de yazıları yer alıyordu.

Evinin işlerini ihmâl edercesine, okul, dernek ve yazı çalışmalarına kendini vermişti. İKO’da, İslâmî Hareket’te kadrolaşma hareketine büyük önem veriyordu. Kendisine birkaç defa okul müdürlüğü teklif edilmesine rağmen, fikrî mücadelesini aksatacağından kabul etmemişti. Ama bir gün “Özel bir kolej” kurmayı, hatta ileride Müslümanlara hitap eden bir günlük gazete çıkarmayı hayal ediyordu.

Bu çalışmalar sürerken 23 Şubat 1979 günü Metin Yüksel’in Fatih Camii avlusunda ülkücü bilinen kişiler tarafından şehit edilmesi İslâmî camiada büyük bir şok yaşattı. Fatih Akıncılar’ın lideri olan Metin Yüksel, İslâm âlimi Sadrettin Yüksel’in oğluydu. 

Büyük bir kalabalığın iştirak ettiği cenaze namazından sonra, Akıncılar intikam yemini etmişlerdi. Ülkücülerden mutlaka birini öldürerek intikam alacaklardı. Fakat Metin Yüksel’in babası Sadreddin Hoca, böyle bir işe kalkışacak olurlarsa hakkını helâl etmeyeceğini söyleyerek yatıştırdı.

“İnsan melek değildir ama melekleşebilecek bir mücadele vermek zorundadır”

Fatih semtinde gözle görünür Ülkücüler – İslâmcılar gerilimi yaşanıyordu. Sedat Yenigün de okulunda hâkim olan ülkücüler tarafından eleştiriliyor, ikaz ediliyordu. Metin Yüksel’in öldürülmesinden sonra uyarılar, ihtarlar daha belirgin hale gelmişti. Bazı ülkücüler İslâmcı da olsa komünizme karşı onu korumaktan yana tavır alırken, bazı ülkücüler ona açıkça gözdağı veriyordu. Sedat Yenigün’ün günlüklerinde de yer alıyordu bu durum.

“13.10.1978: Perşembe günü Veyis isimli bir öğrenciyi okulun ülkücü lideri Yıldırım dövmüştü. Gidip onları ayırdım ve müdür odasına getirdim. Odada Yıldırım, “Sedat Hoca sen de taraf tutuyorsun. Bu sana son ihtarımdır. Anlıyor musun, ihtar ediyorum sana” dedi.

23.10.1978: Saat 13-13.30 sıralarında okul kapısının önünde Yıldırım bana yaklaşarak, “Sabahtan okulu komünistler çevirdi ve hadiseler oldu. Bu işte senin de parmağın var. Çok fena ettin. Bunun da hesabını senden soracağız. Biz okulu kanla aldık. Başkalarını burada istemeyiz. İki kişi bir araya gelmeden de yaşayabilirsiniz. Yoksa kafalarınızda biteriz. Benden bu kadar. Esasen sizinle komünistler arasında bir fark görmüyoruz.

24.10.1978: Üniversiteye tayinim çıkmış. Ama ben oraya gitmedim. Benim derdim bu gençleri ıslah etmek. Yukarıda adı geçen Veyis ve diğer talebe arkadaşları, okuldaki bu Ülkücü liderlerden, “Hepinizin sonu Metin Yüksel gibi olacak” şeklinde tehditler aldıklarını ifade etmişlerdir.”

Sedat Yenigün, “İnsan melek değildir. Ama melekleşebilecek bir mücadele vermek zorundadır” diyordu. İslâmî Hareket dergisinde kontrgerilla operasyonlarını çağrıştıran eylemlerden bahsediliyor, Türkiye’de gençlerin derin güçler tarafından birbirine kırdırıldığı, uyanık olmak gerektiği yazılıyordu.

Sedat Yenigün bu tehditlere rağmen faaliyetlerine ara vermedi. Okul içi ve dışında öğrencilerle ve gençlerle ilgilenmesinin yanında İskenderpaşa ve İsmailağa’ya da uğrar, hem Mehmet Zahid Kotku, hem de Mahmud Efendi kendisine, “Eee, Sedat Bey oğlumuz, dünyada neler olup bitiyor?” diye sorar, ondan hâdiselerle ilgili değerlendirme yapmasını isterlerdi.

Müslümanların bir ve beraber olmaları için koşuşturmaya devam ediyor, dostlarını yalnız gezmemeleri konusunda uyarıyordu. Yazılarından dolayı hakkında davalar açılan, tehditler alan Selahaddin Eş’e, “Dikkatli ol, yalnız gezme” diyordu. Selahaddin Eş, bir gece evine gelip helalleştikten sonra İran’a firar edince, başına bir şey gelmeden gittiği için sevinmişti. Çünkü ölümler-öldürümler alabildiğine artmıştı. Fakat dostlarını uyarmasına, tehditler almasına rağmen kendisi yalnız geziyordu.

1980 Haziran ayında Çemberlitaş’tan Beyazıt’a doğru giderken rastladığı Burhanettin Kayıhan, ona böyle tek başına gezmemesini söylediğinde: “Ağabey, zaten cemiyette bir şey yapamıyoruz, yaşamamızla ölmemiz arasında ne fark var ki?” diyordu.

İslâmî Hareket’in bürosunda son gün görüşme

sedat yenigün
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Çevresini ışığa boğan alev: Sedat Yenigün

5 Temmuz 1980 Cumartesi günü saat 18.00’de İslâmî Hareket’in bürosunda dostu Hasan Güneş ile derginin 28. sayısının çalışmalarını yapıyordu. Birkaç gündür biriken gazeteleri arşiv için işaretlerken bir taraftan da “Gazeteleri ne zaman cilt yaptıracağız?” diye sordu.

“Herhalde Kasım’da” dedi Hasan Güneş.

“O zamanki çıkaracağımız sayıya bir yazı yazacağım. Üç senenin değerlendirmesini, nereden nereye geldiğimizi kaleme alacağım. Yazıyı yarın yazarım. Pazartesi akşam da bir araya gelip son kontrolü yaparız inşallah.”

Dergi ile ilgili bu konuşmalardan sonra. “Allah’a ısmarladık” deyip ayrıldı. Saat 20.10’u gösteriyordu. Gazeteden çıktıktan sonra yolu üstündeki Emir Buhari Camii’ne uğramış, oradan da Fatih Akşemseddin Caddesi’nde “Murtaza Efendi”ye ait berber dükkânına tıraş olmaya gelmişti.

Sedat Yenigün tıraş olurken berber dükkanına gelen 16-17 yaşlarında iki genç, 9 mm.lik tabancalarıyla 34 el ateş ettikten sonra tabancalarını ceplerine koyup, caddeden sola doğru saparak ilerideki sokağa girip kayboldular. Saat 20.50’de üstüne acımasızca kurşunlar sıkılan Yenigün, berber koltuğuna yığılı kaldı.

Bir müddet sonra, olay yerine gelen polis ekipleri vurulan Sedat Yenigün’ü bir memur refakatinde Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gönderdi. Polis, hâdisenin meydana geldiği bölgeyi çember içine almak yerine, caddenin üst ve alt başlarını tutmakla yetindi.

Sedat Yenigün yaralı halde kaldırıldığı Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nin kapısı önünde, sedyede şehadet şerbetini içtiğinde 30 yaşındaydı. Gözleri açıktı, yüzü mütebessimdi. Ancak ailesinin ve yakınlarının bundan haberi yoktu.

Haberi ilk duyan ise bir ay önce İran’a firar etmiş Selahaddin Eş oldu. Gece yarısı haberleri TRT’den dinlerken, yığınla öldürme haberleri arasında yer alan “Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi Edebiyat öğretmeni Sedat Yenigün bu akşam, Fatih- Akşemseddin Caddesi’nde bir berber dükkanında vurularak öldürüldü…” haberini işitti. Arkadaşının öldürülme haberi onu can evinden vurmuştu. Büyük bir üzüntüyle evinde telefon olduğunu bildiği Musa Tosun’u aradı. Onun haberi yoktu, şaşkındı, inanamıyordu.

Musa Tosun, Selahaddin Eş’in kardeşi Emir Hoca’ya ulaştı. Emir Hoca, olay yerinde polis tedbirlerini görmüştü, ancak etraftan “Bir komünist öğretmen öldürülmüş” konuşmaları duyunca fazla ilgilenmemiş, evine gitmişti.

Selahaddin Eş’in aramasından sonra Musa Tosun, Emir Eş, Beşir Eryarsoy, Sami Şener ve Ahmed Ağırakça ilk başta bu habere inanmadılar “Bir yanlışlık olmalı, konuyu araştıralım” diye bir araya geldiler. Ardından Çapa Tıp Fakültesi’ne gittiler, cenazeyi morgda teşhis ettiler.

Sedat Yenigün’ün evindeyse eşi Ayşe Hanım gecenin saat 01.30’unda “Sedat nerede kaldı?’ diye merak ediyor, “Başka zamanlarda olsa, Selahaddin Eş abiyle birlikte olurdu, ama o şimdi yurt dışında. Acaba şimdi kime takıldı, nerede kaldı?” diyordu. Zil çalınca, eşinin değil de onun beş altı arkadaşının telâşla merdivenden çıktığını görünce her şeyi anladı. Yüzü sarardı. Gelenler daha bir şey söylemeden “İnna lillahi ve innâ ileyhi râcîûn… ” dedi.

7 Temmuz 1980 günü Topkapı Gazi Ahmed Paşa Camii’nde ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazını Mahmud Efendi kıldırdı. Cenaze namazından sonra Süleymaniye Camii imam hatibi Ali Rıza Demircan şehitlik üzerine bir konuşma yaptı. Daha sonra çok sayıda kişiden oluşan cemaat naaşı yürüyüş hâlinde tekbirlerle Silivrikapı mezarlığına götürdü.

Gözyaşları eşliğinde toprağa verilirken, 1939 Erzincan depreminde günlerce toprağın altında kalmış 80 yaşındaki babası: “Yavrum, herkes apartman dairesi alıyor, sen de burayı mı aldın” diyerek kıvranıyor, gözyaşı döküyordu.

Konuyla ilgili daha çok bilgi sahibi olmak isteyenler için:

Sedat Yenigün Meşalesi, Hazırlayan: Hasan Güneş, İnkılâb Yayınları.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş