“Kapanmayan Yara” romanım benim ilk eserim. İlk göz ağrım olduğu için de özel bir yeri var gözümde. Bu romanı 1979’da yazmaya başladığımda benim belli bir dünya görüşüm yoktu. Aslında hikaye yazmak amacıyla başlamıştım. O günlerde Kerime Nadir’in “Yeşil Işıklar” romanını okumuştum. Ön sözünde bu romanı 16 yaşında yazdığını söylüyordu yazar. O yaşta bir roman yazması beni çok şaşırtmıştı. Ben 18 yaşındaydım, hâlâ bir roman yazamamıştım. Bu duyguyla bu romana başladım. Hikâye diye başladığım bu eserde olaylar gelişti, gelişti ve böyle bir romana dönüştü.
Önce “Mavi Gözler” adını verdiğim bu romanı yazarken apayrı bir dünyadaydım. Romanın romantik duyguları beni değişik havaya sokmuş, adeta duygu yağmurunda sırılsıklam olmuştum. Romanı okul defterine tükenmez kalemle, sonra da Tavşanlı’da Mülayim Tepe’nin altındaki Fehmi Güngör ile Kazım Karakoç’un Yurtsan Teknik Ticaret şirketinin yazıhanesinde daktilo ederken, yazdığım bölümleri çevremdeki bazı arkadaşlarıma okuttuyordum. Bir kısmı gözyaşlarını tutamayıp ağlıyordu.
Pek yakışıklı olmayan roman kahramanı Mete’nin, Burçin tarafından reddedilişi okuyanları çok üzmüştü ve oraya kadar okuyanlar devamını istiyorlar, “Sonu ne olacak?”diyorlardı. Onlara verebileceğim bir cevap yoktu, çünkü ben de bilmiyordum. Bu romanı yazarken yaşım gereği ilk gençlik duygularımla içiçeydim ve romantik bir dünyanın içinde bulunuyordum. Fakat bu romanın sadece duygusal hislerin deşarj olduğu bir esere dönüşmesini istemiyordum.
Açıkcası ne dünyada, ne de ülkemizde romantik bir ortam da yoktu. Ben de o yıllarda dünya görüşleriyle yeni tanışmış bulunuyordum. Böyle olunca sadece romantik bir eser yazmak anlamsız geliyordu. Yine bu romanı yazdığım dönemde güncel olaylar oldukça renkli, hareketli ve hatta sağcı-solcu çatışmaları şiddetliydi. Siyasi atmosfer alabildiğine yoğundu. Anarşi tırmanıyor, büyük isimleri hedef alıyor, hükümetler sallanıyordu. Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş gibi parti liderlerinin konuşmaları gazete, radyo ve televizyonlar da atışmalı bir biçimde yer alıyordu. Yaşadığım bu dönemi romana aktarmak düşüncesine vardım. Böylece duygusal ağırlıklı roman kendine özgü olaylarla devam ederken, yaşadığımız dönemi de yansıtan bir yarı belgesel tarzına dönüştü.
Roman gittikçe uzadı bir an bana bıkkınlık bile verdi ama bazı arkadaşlar tamamlamam için ısrar ettiler. Romanımın son kısımlarına geldiğim sıralarda 12 Eylül darbesi oldu. O zaman umutsuzluğa kapıldım. Yazdıklarım güncelliğini kaybedeceği gibi, yeni dönemde artık suç da sayılabilirdi. Meclis kapatılmış, partiler kapatılmış, liderler tutuklanmış, sağcı-solcu-islamcı pek çok insan hapse atılmış, Kenan Evren’li yeni bir dönem başlamıştı.
Böyle düşünürken aklıma başka bir fikir geldi. Benim bu yazdıklarım o dönemi gelecek nesillere taşıyacaktı. Yaşanmış olayların sıcağı sıcağı yazılan kronolojisiydi ve yakın tarihimizi ele alıyordu. Güncel olayları Kenan Evren’in 12 Eylül bildirisiyle bitirdim. Bittiğinde büyük boy teksir kağıtla 400 sayfayı bulmuştu ki, kitaba dönüştüğünde 500-600 sayfa cıvarında olurdu.

Yapmam gereken bir vazifeyi tamamlamış gibi sevindim roman bitince. Romanın asıl konusu romantik olayların son bölümünü yazarken öyle bir duygu yoğunluğu yaşadım ki, romana verdiğim bu duygusal hava beni de oldukça etkiledi. Kitabı bitirdiğimde o duygusallığın etkisiyle evden dışarı çıkıp kendimi dışarıya attığımı, şimdi Kız İmam Hatip Lisesi’nin olduğu yerdeki kıra gidip, orada ağaçların üzerine oturup batan güneşe baktığımı çok iyi hatırlıyorum. Romanın son bölümü gerçekten çok duygusaldı ve ben daha yazarken ağlamamak için kendimi zor tutmuştum. Her okuyuşumda içim bir hoş oluyor, mahsunlaşıyordu. Bir yandan da onca olaylar, onca roman karakterleri bitiyordu ve ben hüzünleniyordum.
Bir kitabın başına gelenler
Bu etki okuyanlara da sirayet edecekti. Daha sonra kitaplar yayımlandıktan sonra yüzlerce okuyucudan, “O kadar duygusal ki ağlamaktan kendimi alamadım, kitap hiç bitmesin istedim, bir kaç defa okudum” tarzında mektuplar, mesajlar gelmişti, hâlâ da geliyor.
Ama kitap yayımlanmadan önce okuyan birkaç arkadaş, daha o zamanda söylemişti benzer sözleri. O dönemde arkadaşım Mustafa Saraçoğlu, onun henüz çocuk denecek yaşta olan, ortaokula yeni başlayan kardeşi Raşit Saraçoğlu, “Bu roman çıkınca ilk önce bana vereceksin” demişti.
Romanın yazılışının üzerinden yıllar geçecek, kitap bir türlü yayımlanamayacak ve Raşit her gördüğünde “Ne zaman çıkacak bu roman” diye hesap soracaktı. Romanda Raşit tipi de olduğu için özellikle bu romanı soruşturan Raşit, diğer romanlarım daha önce çıktığında bile tatmin olmadı, her seferinde Mavi Gözler’i sordu. “Şu roman çıksa da, Raşit’in bu baskısından kurtulsam” diyordum.
Aradan onca zaman geçtiği halde bir türlü yayımlayamamıştım romanı. Çünkü bu roman öyle maceralar geçirdi ki, bu macera başlı başına bir roman aslında.
“Mavi Gözler”i bitirdiğimde İstanbul’a geldim, yazılarımın yayınlandığı Milli Gazete’ye getirdim. Başta Sadık Albayrak ve Hüseyin Evliyaoğlu olmak üzere çok ilgilendiler. Bu genç yaşta, onca hacimli romanı nasıl yazdığıma o zamanki yazı işleri müdürü Osman Tunç ile yazar Edip Gönenç’in hayret ettiğini çok iyi hatırlıyorum. Edip Gönenç çok büyük yakınlık göstermiş ve ilgilenmişti. O gün orada bulunan romancı Mustafa Miyasoğlu da alakadar olmuştu. Romanı gazetede tefrika ettirmek istiyordum ama henüz 12 Eylül ertesi olduğu için bu romanımın gazetede yayımlanması gazetenin kapanmasına sebep olabilirdi. Bunun için biraz beklemek gerekebilirdi.
Sadık Albayrak, “10 yıl bu romanı yayımlayamazsın” diyordu. Daha sonra Ankara’ya, Mavera dergisine gittim bu romanı elime alarak. O gün tanıştığımız Erdem Beyazıt ile hemen samimi olmuştuk. Rasim Özdenören ve rahmetli Cahit Zarifoğlu da gelmişti. O isimlere karşı zaten özel bir ilgi ve sevgim vardı ve çabuk kaynaşmıştık. Rasim Özdenören, romanımı gözden geçirirken, bugüne kadar adımı duymadığını, hiçbir yazımı da okumadığını belirtti.
“Fakat biz senin yaşındayken değil böyle bir roman yazmak, yazı yazmak, okumuyorduk bile. Senin bu yaşta kalitesi ne olursa olsun, ister başarılı, ister başarısız bunca şeyi yazabilmiş olman çok güzel” dedi. En azından birkaç yıl yayınlanamayacağına inandığım bu roman, 1982’de ben askere gidince iki yıla yakın evde kaldı. Ankara’dan askerliğimi bitirip geldiğimde 1983’ün Eylül ayındaydık ve parlamenter hayata yeni geçilmişti. İstanbul’a gittiğimde herkes bu romanı soruyordu. Bu arada aynı dergide yazdığımız Necati Polat’la tanışmıştık.

Kendisi bir yayınevinde çalışıyordu. Abdülkadir Özkan’a, Ali Kemal Temizer’e, Ali Bulaç’a, Yüksel Kanar’a ve Mustafa Kutlu’ya söz ettiğim romanı ona da anlattım. Necati Polat romanın konusunu öğrenince kendisine göndermemi istedi. Nasıl olsa yeni bir döneme geçilmişti, kaldı ki ben de biraz sansür uygulamıştım sonradan.
O günler hareketliydi, demokrasiye geçme dönemi yaşanıyordu, yeni partiler kuruluyordu. Seçimin olacağı günlerde romanı bir kez daha gözden geçirdim, paketledim ve dışarıya çıktım. Ama o günün Pazar olduğunu unutmuşum, aklıma gelince devamlı uğradığım Çağrı Kitapevi’ne bıraktım ertesi günü postalayayım diye.
Çağrı Kitapevi’ne polis baskını
Ertesi günü Çağrı Kitapevi’ne gelirken, oraya jandarma ve polislerin baskın yaptığını duydum. Etraftaki esnafın anlattığına göre, kitapevini yöneten arkadaşı sorguya çekmişler, kitapları karıştırmışlar, bazı arkadaşları jandarma karakoluna götürmüşlerdi.
Kitapevine geldiğimde hâlâ polis ve jandarmalar vardı. Arapzade Camii’nin altındaki Terzi İsmet’in dükkanından, karşımızda bulunan kitapevindeki jandarmaları ve polisleri görüyorduk. “Çok kişiyi götürürler bunlar. Allah gidenlerin yardımcısı olsun.” deniliyordu.
Çağrı Kitapevi müdavimi dostlarla görüştüğümüzde neler olduğunu anlayabildik. Askerlik yapan bir abimiz, askeriyeden bir mektup göndermiş. Kenan Evren’i ve Konsey üyelerini eleştiren ve sonunda da pek çok kişiye selam gönderilen bu mektup takip edilmiş, mektup kitapevine geldiği anda jandarma ve polisler baskın yapmışlar.
Bir örgüt arayan jandarma ve polisler, mektupta kimlerin ismi geçiyorsa, kitapevinin borçlular defterinde ve telefon rehberinde kimlerin adı varsa inceliyormuş. Herkesi karakola götüreceklermiş. Orada benim de İstanbul’a göndereceğim ciltlenmiş romanım vardı.
Romanın içinde siyasi olaylar da yer aldığı için herhalde beni de götürürlerdi. Nitekim o akşam evimizin kapısını polisler çaldı. Onları beklediğim halde, inanamamıştım. Yatsı namazını kılmakta olan anneme, beni arkadaşların çağırdığını hemen döneceğimi söyleyerek polislerin arabasına bindim.
Jandarma karakoluna getirildiğimde Akif Bayır, Ramazan Deniz, Ahmet Teke, Kamil Özen ve ben beş kişiydik. Beni de sorguya aldılar. Mektupta selam gönderilenler arasında adım yoktu, telefon defterinde veya kitapevinin defterinde de ismim geçmiyordu. Sorguyu yapan rütbesini hatırlayamadığım kişi, “Bu delikanlının hiçbir yerde adı yok” dedi.
Bir süre beni hangi sebeple karakola getirdiklerini hatırlayamadı. Sorgulayan benim bırakılmamı söyledi. O anda polislerden biri, benim bir romanımın ele geçirildiğini hatırladı. Ele geçirdikleri romanı kısa bir aramadan sonra buldular. Sorgulayan adam 400 büyük boy teksir sayfasına yazılmış ve siyah cilt beziyle ciltlenmiş romanımı şöyle bir karıştırdı. Önce kapaktaki ismi, “Mavi Gözler” diye okudu. Sonra arada bana bakarak romanı incelemeye başladı. Ele geçen suç aletini dikkatle incelerken başını kaldırıp bana baktı.
“Bu ne? “dedi.
“Roman” dedim.
“Ne romanı bu? Gerçekten sen mi yazdın?”
“Aşk romanı,” dedim. “Ben yazdım.”
Önüne açtığı sayfalara bakarak, kafasını salladı.
“Bu ne biçim aşk romanı ulan” dedi. “İçinde Erbakan var, Menderes’in asılışı var, 12 Eylül harekatı var.”
“Bir dönemi ele alıyor aynı zamanda” dedim. “Belgesel roman anlayacağınız.”
“Senin yaşın ne ki böyle şeyler yazıyorsun?”
“Yeni askerden geldim bir ay oldu. Yayımlanmış kitabım var benim.”
Tekrar sayfaları karıştırdı, arada bir bana baktı.
“Bunu serbest bırakalım” dedi. Yazar olmamdan çekiniyor gibi hallleri vardı. Fakat sonradan vazgeçti. “Neyse bunu da gönderelim” dedi.
Gönderilmem (artık nereye gönderileceksem) kesinleştikten sonra, “Örgüt müsünüz, şeriatçı mısınız, bu gençleri tanıyor musunuz” gibi sorular soruldu.
“Ne örgütü, bizler bir arkadaş çevresiyiz” dedim.
“Biz demokrat insanlarız. Her görüşten insanlar var aramızda. Bu memleketin insanlarıyız. Orada çay içeriz, kitap okuruz, muhabbet ederiz.”
“Yaz demokratik sol” gibi bir şeyler söyledi. Hiç hayatımızda karakol görmediğimiz için, demokratik sol denince, aşırı sol fraksiyona dahil edecekler gibi bir şey anladım. Demokratik sol medir bilmiyordum, yıllar sonra Ecevit’ten duyacaktık.
“Ne demokratik solu, demokratız her fikre saygı duyan her çeşit kitap okuyan kişileriz” diye itiraz ettim.”
Ellerimizde kelepçe, karşımızda aileler
Buna benzer ifadelerden sonra karakolun mahzeni gibi bir yerde geceledik. Sabah olunca birkaç kişi daha katılmıştı bize. Sabah yemek bile yedirmeden bileklerimize kelepçe vurdular. Ben Ahmet Teke ile kelepçelenmiştim.
Bizler bahçedeyken bütün akrabalarımız, tanıdıklarımız bahçe duvarına gelmişlerdi. Ben akşam namaz kılan anneme “Arkadaşlar çağırıyor, hemen gelirim” demiştim, kim bilir ne kadar merak etmişlerdir. Duvarın ötesinde biriken kalabalıkta Halil ağabeyimin eşi Müşerref yengemi gördüm. Demek haberleri olmuş diye rahatladım. “Niçin tuttular bilmiyoruz, Kütahya’ya gönderecekler” dedik gelenlere.
Birlikte kelepçelendiğimiz Ahmet Teke abimizin ailesi, çocukları da gelmişti. İki çocuğu gelip babalarına sarıldılar. Ahmet abi gözyaşlarını tutamayıp ağladı. Hepimizin gözleri yaşarmıştı. Arabaya bindirdiler kelepçelenmiş halde. Tepecik Köyü imamı olan Kamil Hoca dualar okuyordu. Bilinmez bir yolculuğa çıkıyorduk.
12 Eylül’ün işkencelerini duymuşluğumuz vardı. Mamak’ta ülkücülerin, Diyarbakır’da, Metris’te solcuların insanlık dışı işkenceler gördüğü anlatılıyordu. Kütahya’da ikişer kişi dar hücrelere atıldık. Ben Kamil Hocayla birlikteydim. Kemerlerimizi, eşyalarımızı almışlardı. İnsan nefessiz kalıyordu hücrede. “Biz yandık” diyorduk. “Bundan sonra biz artık evimize biraz zor döneriz.”

Kimseyi öldürmemiştik, kimseye zararımız olmamıştı ama öyle bir ortam vardı ki, neyin ne olacağını bilemezdik. Zaten böyle bir şeyi hiç yaşamadığımız için, bize hem tuhaf geliyordu, hem de korkuyorduk. Her ihtilal döneminde neler neler yaşanmamıştı ki… Ne suçsuz insanlar kaybolup gitmişlerdi, idam edilenler bile vardı suçsuz olduğu halde.
Kütahya’da hücrede Kamil Hocamla ikimiz hayli karamsardık, bir yandan dua ediyorduk. Bu daracık hücrede sonsuza kadar kalacağımızı sanıyorduk. Boğuluyorduk, hafakanlar basıyordu. Bir ya da iki saat durduktan sonra çıkardılar hücreden. Bir şey soran, söyleyen olmadı.
Eskişehir’e gönderilecektik. Yine bir arabayla Eskişehir’e yol aldık. Eskişehir annemin memleketiydi ama o memlekette beni kim bilir neler bekliyordu. Pek çok akrabamızın olduğu anne memleketim, cezaevine dönüşecekti. Çok sevdiğim Eskişehir, artık korktuğum şehirdi. Bir suçlu olarak, ellerimiz kelepçeli bu şehre geliyorduk. Eskişehir’de askeri bölgeye girdik.

Yolda giderken, her tarafta askerler ve binalar yanımızdan geçip gidiyordu. Araba içeriye atılacağımız yerin önünde durdu. Hava pusluydu. Binanın önünde çok sert bakışlı, yüzü insanı çok fena korkutan, bir buldog köpeği görmüşçesine insanı ürperten bir komutan duruyordu. Hepimiz de dehşet içindeydik. “Ayvayı yedik” dedik.
Arabadaki görevli, o daha uzaktan çok korktuğumuz komutana selam verdi ve bizi getirdiğini söyledi. Bitmiştik artık biz, bitmiştik. Burada kim bilir ne işkenceler görecektik, belki de sağ çıkamayacaktık. Fakat o bina doluymuş, bize yer yokmuş. Bunu duyunca öyle sevindik, öyle sevindik ki.
Bizi nereye götürüyorlar bilemiyorduk ama o sert bakışlı adamdan kurtulduğumuza şükrediyorduk. Sonuçta başka bir binada bir koğuşa koydular bizi. Tedirgindik ama herhangi bir zorlukla karşılaşmadık. O gece sabahı zor ettik. Sabah yanımıza yeni arkadaşlar geldi.
Ahmet Yılmaz Kul adındaki arkadaşımızı düğün gecesi alıp getirmişlerdi. En çok ona üzüldük. Koğuşumuz günden güne çoğaldı ve birkaç gün içinde iki koğuşu doldurduk. Sadece Tavşanlı’dan değil İstanbul’dan, Ankara’dan ve başka yerlerden arkadaşlar tutulup getirilmişti. Ali Çam, Ziya Hacıarifoğlu, Emin Özen gibi ağabeyler de gelince koğuş şenlikli bir yer oldu. Mustafa Armut Sarıkamış’ta askerlik yaparken getirilmişti.
Millet bize dışarda üzülür ağlarken biz koğuşta yüzük oyunu filan oynuyorduk. Ben özellikle Emin Özen ağabeyin isteği üzerine Ümit Besen’den şarkılar söylüyordum. Hatta bir arkadaşı gelin yaptık, düğün gecesi getirilen Ahmet’le güya evlendirdik. Sırtını yumruklayarak güveyi saldık.
“Ulan siz sağcı mısınız, solcu musunuz, şeriatçı mısınız”
Böyle şen şakrak eğlendiğimiz bir akşam kapı birden açıldı ve o çok korktuğumuz asık suratlı komutan içeriye giriverdi. Hepimiz yerinden fırlayarak ayağa kalkıp sıralandık. İçimizden eyvah derken, o sert suratlı adam “Selamünaleyküm çocuklar” demesin mi? Adeta şok olduk, “Aleykümselam” dedik sevinerek. “Sizi niye getirdiler buraya?” dedi. Şerif arkadaşımız, “Kur’an okuduğumuz için getirdiler komutanım” diye cevap verdi. “Allah Allah öyle şey olur mu, bir yanlışlık vardır, yakında çıkarsınız” deyince komutanı pek sevdik.
Biz rahattık, bir araya gelmiş 25-30 kadar arkadaş koğuşta eğleniyorduk ama İstanbul’da, Ankara’da ve Eskişehir’in başka yerinde olan arkadaşlar biraz sıkıntı çekmişler. Bizi 25 gün sonra filan mahkemeye çıkardılar. Hayatımızda hiç mahkeme nedir bilmediğimiz için korkuyorduk. Savcının ne dediğini heyecanımızdan pek anlamıyorduk ama “örgüt olduğumuzdan” filan bahsediyordu. Derken hâkim ilk olarak Akif’e “Ne diyorsun?” diye sordu.
Akif daha iki kelime etmeden Hâkim, “örgüt olmadıklarını, bir araya gelip farklı görüşlerde kitap okuyan arkadaş grubu olduklarını” diye kendisi devam etti. Ondan sonra Ramazan’a, sonra bana geldi. Ben daha ağzımı bile açmadan, hâkim benim yerime aynı minvalde konuştu. Hâkim sağ olsun hepimizin adına bizim ifadelerimizi verdi ve herhalde delil yetersizliğinden serbest kaldık. Sadece birkaç arkadaş kaldı, onlar da 1 ay sonra serbest bırakıldı.
Bizim dava gerçekten garipti. Bir binbaşı başka yerdeki arkadaşlarımızı sorguya çekerken, “Siz necisiniz ulan!” demiş. “Şeriatçı mısınız, solcu musunuz, ülkücü müsünüz nesiniz?” Çünkü beni akşam vakti aldıkları için benim evdeki kitaplara el koymamışlardı ama gündüz yakalanan arkadaşların evlerinde her çeşit kitap vardı, benim evimde de olduğu gibi.
Ali Şeriati, Karl Marks, Alparslan Türkeş, Mevdudi, İmam-ı Gazali, Şule Yüksel Şenler, Dostıyevski, Cavit Ersen, Yılmaz Güney, Hekimoğlu İsmail, Tolstoy, Aziz Nesin, İsmet Özel, Tomris Uyar, Marquez, Selim İleri, Ali Bulaç, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Rasim Özdenören, Reşat Nuri Güntekin, Yaşar Kaplan, Borges, Faulkner, Yavuz Bahadıroğlu, Nuri Pakdil, Jack London, Ali Fuat Başgil, Sezai Karakoç, Virginia Wolf, Arif Ay, Kemalettin Tuğcu, Balzac, Ali Ünal, Kerime Nadir, Yaşar Kemal gibi yazarların kitaplarını toplu halde görenler bizim neci olduğumuzu anlayamamışlardı. Biz her çeşit kitabı okuyorduk çünkü.

Bir aylık koğuş macerasıyla kurtulmuştuk fakat olan benim ilk romanım Mavi Gözler’e oldu. Çünkü kitaplar bize bir kaç sene sonra iade edildi. Tek nüsha olan romanıma iki yıl sonra kavuşabildim. İki nüsha çoğalttım. Ama birini Cahit Zarifoğlu, diğerini Ahmet Kekeç kaybetti. Cahit Zarifoğlu’na bir şey diyemiyordum ama Ahmet Kekeç’e, “Koskoca romanı nasıl kaybedersin?” diye hayli söylendim.
Milli Gazete’ye 1922’de birlikte başladığımız Ahmet Kekeç, sekiz yıl sonra filan günün birinde bulduğu romanımı getirince dünyalar benim oldu. O sırada gazetede “Bir Buket Gül” ile “Sabahsız Geceler” romanlarım tefrika ediliyordu, ilgi de görmüştü. Mavi Gözler’i yeniden gözden geçirdim ve o kalın kitabı ikiye bölerek, “Kapanmayan Yara” ve “Bir Eylül Sabahı” adlarını vererek tefrika ettim.
Aşk romanıydı ama Erbakan’ın hayatı da olduğu için ilgiyle takip edildi. Kitap olarak yayımlarken yine Ahmet Kekeç’in tavsiyesi ile “yayımlanmadan tutuklanan roman” ibaresini kapaklara koymuştuk. Yayımlanan kitaplar ilgi görünce çeşitli dergilerde, Radikal gibi gazetelerde bahsedilmeye, röportajlar yayımlanır oldu.
“İalami kesimin best seller yazarı, Yeşil aşk romanları yazarı, Marquez okuyor yeşil aşk yazıyor, “Romanları peynir ekmek gibi satıyor, yayıncısı basmaya yetişemiyor”, “Mektup yağmuruna tutuluyor”, “Dostoyevski hayranı İslamcı yazar” gibi abartılı bahsedenler vardı.
Kapanmayan Yara’yı öyle bir yerde bitirmiştim ki, insanlar o an ikinci kitabı “Bir Eylül Sabahı”nı hemen alıp okumak istiyordu. Yalnız bu romanda bazı şikayetler sıkça dile getirilmeye başlanmıştı.
Okurlar Mete ile Burçin’in aşklarını büyük bir heyecanla ve merakla okurken, bir yerde 1960 ihtilali, Menderes’in idamı gibi konuyla karşılaşıyordu. Bu sefer ona kapılırken tekrar Mete ile Burçin’in aşklarına dönülüyor, ardından Erbakan’ın hayatı MNP’nin MSP’nin kuruluşları, Sivas mitingi devreye giriyordu.
Aktüel konu 12 Eylül bildirisiyle sona erdiği için ikinci kitaba “Bir Eylül Sabahı” adını koymuştum. Çünkü romanı yazarken 12 Eylül darbesi olmuştu. Ancak Sadık Albayrak, “Bu roman 10 sene yayınlanamaz” dediği için ben, muadili olarak partilerden ve siyasetçilerden ismen bahsetmeden “Sabahsız Geceler” ve devamı “Zamansız Rüzgar”ı yazmıştım ve bu romanlar daha önce yayımlanmıştı. Orada da Cihan ile Burcu’nun aşkları vardı ama 12 Eylül öncesi anarşi, fikir tartışmaları, entelektüel bunalımlar ağırlıklıydı.

Bazı okurların itirazı
“Kapanmayan Yara”yı okuyanların çoğu ise Mete ile Burçin’in aşklarına kendilerini çok kaptırıyor, siyasi kısımlar olmasa daha iyi olur diyorlardı. Zaten 12 Eylül olmuş, ANAP hükümeti dönemi yaşanıyordu.
Ama ben o çok duygusal romanı okuyanlar o etkiyle Erbakancı olsunlar düşüncesiyle yazmıştım. Sadece aşk romanı yazmak bize yakışmaz diye düşünüyordum. Oysa Mete ile Burçin’in aşkları çok yoğundu, okuyanlar gözyaşlarını tutamıyorlardı. Son bölümlerde, “Aşkı ne din yasaklar, ne kanunlar engelleyebilir” gibi sözler vardı.

Başta pek yanaşmasam da, 27 Mayıs darbesi, 71 Mart muhtırası dönem romanlarının zamanla okunmaz olduğu, eskimiş kabul edildiği fikrini taşımaya başladım. Böyle olunca siyasi kısımları kaldırdım, ikinci kitabın adını da artık 12 Eylül ile ilgisi kalmadığı için “Beyaz Zambak” olarak değiştirdim.
“Kapanmayan Yara” ve devamı “Beyaz Zambak” en çok okunan romanlarım. İlk göz ağrım, ne heyecanlarla yazdığım, uğruna bir aylık da olsa hapis yattığım, kaybolan ve yıllar sonra bulunan, şimdi yetmişli baskılara ulaşan eserlerim.
İnsanlar gibi zamanla romanlar da yenilenebiliyormuş.














