Defne, telefonu eline aldığında parmakları hafifçe titriyordu. Ekranda babasının numarasını buldu ve ara tuşuna bastı. Birkaç sinyal sesinin ardından, telefonun öteki ucundan yabancı bir kadın sesi yükseldi:
“Alo, buyurun?”
Defne cevap veremedi. Sessizce kapattı telefonu, başka çaresi yok.
“Hadi, fazla abartma bu işi,” demişti babası o gün, bir yandan kravatını düzeltirken:
“Sadece bir film izleyeceğiz. Korkacak bir şey yok.”
O gün okullar açılalı bir hafta olmuştu. Cumartesi günü öğleden sonrası. Eylül güzel, sıcak, albenili ve davetkardı. Yine de yaz zihinlerde bitmiş, tuzlu su rehaveti, dondurma faslı, karpuz şenlikleri, bisiklet zevki sona ermişti. Birazdan kış başlayacak, sınavlar sınavları izleyecek, gereksiz bilgiler toplamı bir diğerine eklenecek, Defne bir yaş daha büyüyecek, umutla geleceğe yatırım yapılan bugününü bir türlü tam olarak yaşayamayacaktı.
Haramiler mutlu ve pişkindiler
Yine de sinemaya gidecek ve Kırk Haramiler’in yaptığı hırsızlıklara şaşkın şaşkın bakacaktı. Baktı: Filmde çil çil altınlar bir mağarada istifleniyordu. Haramilerse mutlu ve pişkindiler. İşte şimdi zihnindeki o ana ait fotoğrafı gözlüyordu Defne. Babasının koltuğuna sokulmuş, gözleri perdedeki görüntülere sıkıca kilitlenmiş. “Baba, bu adamlar neden hep siyah giyiyor?” diye sormuştu, çocukça bir merakla.

“Çünkü kötü adamlar karanlığı sever,” der gibi gülümsemişti babası, sesi yumuşak ve güven verici ama her zamanki gibi şakacı. Başka bir baba şöyle diyebilirdi:
“Ama asıl kötülük, bazen en parlak şeylerin ardına saklanır. Bunu unutma.”
Defne’nin babası böyle biri değildi. Gülmekle yetinmişti sadece. Ekleyerek:
“Korkacak bir şey yok be canım!”.
Tamam.
Defne şimdi anlıyordu. Telefondaki o kadın sesi, babasının artık orada olmadığının kanıtıydı elbette. Kanıtlar büyüklerin işidir, korkacak bir şey yok Defne. Yaşam varsa, öyle ya, ölüm de var… Çocukluksa farklıydı. Ama o gün, Maltepe’deki o büyük sinema salonunda, babasının yanında hissettiği güven hâlâ içinde geziniyordu.
“Açıl Susam Açıl!” sahnesi geldiğinde, korkudan babasına yanaşmıştı. “Baba!”
“Sadece bir film be Defnecim,” demişti babası.
Yıllar sonra, şimdi, o soyut kareye bakarken babasının sözleri kulaklarında çınlıyordu. “Keşke buralarda bir yerde olsaydın,” diye fısıldadı.
Pencereden dışarı baktı. Öyle olmasa da ona öyle geldi. Sanki gençten bir baba, kızının elini tutmuş, gülerek yürüyordu. Defne gırtlağından yükselen o boğuk uzak sesle hafifçe sırıttı. Çocukluğundaki gibi.
“Baba,” diye mırıldandı, başka bir evlat olsa belki devamını getirebilirdi. Getiremedi. Kırık cümleler vardı babasıyla arasında. Büyüdükçe artan, genişleyen, bulundukları odayı, evi, mahalleyi, şehri ve ülkeyi kaplayan. Dünyanın çeşitli karanlık sinema salonlarında çeşit çeşit eksik kalan, gün yüzü gördüğündeyse başka çehrelere cümlelere, anlamlara, kıyımlara dönüşen cümleler. Zihnindeki bulanık hatıralara baktı, sisliydiler gerçekten de.
O eski günü, yine cazip bir Eylül gününde elinde tutarken, babasının yüzündeki o muzip gülümsemeyi de elbette hatırlayacaktı.














