Biz sabahları “Bugün de mücadele edelim” diye uyanmıyoruz. İşimiz, geçim derdimiz, bakmakla yükümlü olduğumuz insanlar, biraz dinlenmek istediğimiz günler var. Ama hayatımıza kimin hangi gerekçeyle müdahale edeceğini hesap ederek yaşıyoruz. Şiddete uğrayan bir kadının yanında duruyor, gözaltına alınan arkadaşımızdan haber bekliyor, susturulan bir derneğin sesini duyurmaya çalışıyoruz. Sonra itiraz ettiğimiz için huzursuzluk çıkarmakla suçlanıyoruz.
İktidar, LGBTİ+ derneklerine yönelik “Ailem Güvende” operasyonlarını aileyi ve çocukları koruma gerekçesiyle savunuyor. Peki, hedef alınan insanların güvenliği kimin sorumluluğunda?
Operasyonlara itiraz ettiğimizde dayanışmamızı sorgulayanlar yine aynı soruları soruyor:
“Halk bunu kabul eder mi? Muhafazakârlar ne der? Mütedeyyin insanlar uzaklaşmaz mı?”
Ben de mütedeyyin bir kadınım. Bu hedef göstermeye ben de itiraz ediyorum. Bizim adımıza yapılan hesapta bizim sözümüze yer yok. “Toplum hazır değil” denilerek dayanışmamız bile zamansız bulunuyor. Oysa biz de o toplumun içindeyiz. İtiraz edince halk olmaktan çıkmıyoruz. Birilerinin tepkisini gözetmek uğruna başkalarının haklarını ertelemeyi kabul etmiyoruz.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, operasyonlara karşı yaptığı açıklamada, “‘Ailem Güvende’ diyerek bir ailenin LGBTİ+ çocuğunu hedefe koyuyorsanız, kimi kimden koruyorsunuz?” diye sordu.
Bu açıklamaya karşı çıkanlar arasında Kürt halkının LGBTİ+’larla dayanışmayı kabul etmeyeceğini söyleyenler de var. Kürt ve mütedeyyin bir kadın olarak bu sözün beni de temsil ettiğini kabul etmiyorum. LGBTİ+ Kürtleri halkın dışında bırakıp sonra bütün Kürtler adına konuşamazsınız.
Kürt toplumundaki sağcılığı ve geleneksel muhafazakâr dindarlığı, halkımız baskı görüyor diye eleştiriden muaf tutmayacağız. Devlet şiddetine ve inkâra maruz kalmak, kimseyi kendiliğinden özgürlükçü yapmaz.
Kendi diline ve kimliğine müdahaleye karşı çıkarken kadınların nasıl yaşayacağına karar vermeyi kendine hak görenler var. Aile içi şiddeti “özel mesele” sayan, LGBTİ+’ları halkın itibarına tehdit olarak gösteren tutumlarla da mücadele edeceğiz. Bir halkın özgürlüğünden söz ederken o halkın içindeki kadınlardan ve LGBTİ+’lardan susmalarını bekleyemezsiniz.
Operasyonları aileyi korumakla gerekçelendirenlere soruyorum: Hangi aileyi?
Kadından doğurmasını ve bakım işlerini üstlenmesini bekleyen aile anlayışını da tartışalım. Erkeğin geçimi sağlaması ona evde son sözü söyleme yetkisi veriyorsa, korunan bu yetki de oluyor. Kadın çocuk istemediğinde, kendisine yüklenen görevleri reddettiğinde ya da o evden ayrılmak istediğinde koruma sözünüz hâlâ geçerli mi?
Herkesin hayatı bu kalıba sığmıyor. Çocuğunu tek başına büyüten anne ve babalar var. Geçimi ve bakım sorumluluğunu paylaşan kardeşler, arkadaşlar var. Birlikte hayat kuran LGBTİ+ çiftler, akrabalık bağı olmadan birbirini aile kabul eden insanlar var. Sizin aile tarifinizde yer bulamamaları, kurdukları bağları ve ihtiyaçlarını ortadan kaldırmıyor.
Üstelik herkesin bir ailesi olmayabilir. Kimileri ailesinden gördüğü şiddet nedeniyle uzaklaşarak hayatta kalır, kimileri yalnız yaşamayı seçer. Barınma, sağlık, bakım ve güvenlik hakkını kullanabilmek için kimse evli, çocuk sahibi veya bir ailenin parçası olduğunu göstermek zorunda kalmamalı.
Aileyi yüceltirken evin içindeki emeği de konuşalım. Çocuk, hasta ve yaşlı bakımını kadınların doğal görevi saymak, onların zamanını herkesin kullanımına açık kabul etmek demek.
Kadının ücretli çalışması, dinlenmesi ve kendi hayatına ilişkin kararları başkalarının ihtiyaçlarından sonraya bırakılıyor. Kreşin, erişilebilir bakım hizmetlerinin ve sosyal güvencenin eksikliği kadınların ücretsiz emeğiyle kapatılıyor.
Sonra geliri, kalacak yeri ve çocuğunu bırakabileceği güvenli bir yer olmayan kadına “İstemiyorsa gitsin” deniliyor. Oysa bakım yükü nedeniyle ücretli çalışamaması, ayrılmak istediği kişiye ekonomik bağımlılığını artırabiliyor. Ayrılabilmesi için gerekli koşullar yoksa gitme hakkını tanımak tek başına yetmiyor.
Birinin kirasını ödemeniz, geçimini sağlamanız veya bakımını üstlenmeniz onun hayatını yönetme hakkı vermiyor. Desteğin karşılığında nasıl giyineceğini, kiminle görüşeceğini, neye inanacağını belirlemeye başladığınızda desteği denetim aracına çeviriyorsunuz. İtiraz etmenin bedeli evsiz veya gelirsiz kalmaksa sessizliği rıza sayamayız. Bu ölçü ailede de cemaatte de dayanışma örgütünde de geçerli.

Geçimi sağlayana hükmetme yetkisi veren din yorumları, bu denetimi meşrulaştırıyor. Kadının emeği görev, susması sabır, boyun eğmesi erdem sayılıyor. Yaşadığı haksızlığı anlattığında ise onu dinlemek yerine aileyi koruması bekleniyor. Kadınlara itaati öğütleyen dinî otoriteler, haksızlığa uğrayandan sabır beklerken haksızlığı yapandan ne istiyor?
Müslüman feminist olarak Kur’an’ı okurken kadınların sözünü, bilgisini ve deneyimini yorumun dışında bırakmıyorum. Erkek egemen din yorumlarını dinin kendisiyle eşitlemiyorum. Hayatımız hakkında hüküm verenlerin yetkisini sorgulamak için inancımızdan vazgeçmemiz gerekmiyor. Müslüman LGBTİ+’lara da “Ya inancın ya kimliğin” diye bir tercih dayatılamaz.
Peki Lut kavmi?
Türklerin de Kürtlerin de dindarlığı tek bir yorumdan oluşmuyor. Buna rağmen konu eşcinselliğe geldiğinde “Lut kavmi” denilip tartışma kapatılıyor. Kıssanın adını söylemek, kendi yorumuna itiraz eden herkesi susturmaya yetiyor sanılıyor.
Scott Siraj al-Haqq Kugle, Lût kıssasındaki cinsel saldırıyı, misafirlere yönelik tehdidi ve zorbalığı öne çıkarıyor; bunların rızaya dayalı eşcinsel ilişkilerle aynı sayılamayacağını savunuyor. Benim burada önemsediğim, bu okumanın varlığı kadar, hakkında hüküm verilen insanların da yorum yapabilmesi.
LGBTİ+ Müslümanlar Kur’an okuyor, inançlarını yaşıyor, kendileri hakkında söylenenlere cevap veriyorlar. Ümmet adına konuşanlar onları yalnızca hakkında hüküm verilecek insanlar sayıp söz aldıklarında susturamaz.
Müslüman feminist Amina Wadud, LGBTİ+’lara yönelik haksızlıklar karşısında kenarda durmayı inandığı adaletle bağdaştıramadığını anlatıyor. 2014 tarihli yazısında, aynı cinsiyetten bir çiftin İslami nikâhını gerçekleştirme davetini kabul ettiğini de söylüyor. İnancının gereği olarak o çiftin kurduğu hayata eşlik etmeyi seçiyor.
Bu yüzden “Geleneksel dindarlık böyle” deyip geçemiyorum. Bir dinî yorumu benimsemek, insanları işinden, evinden ve dayanışma imkânlarından mahrum bırakmayı haklı çıkarmıyor. Bu dışlamayı savunmak siyasi bir tercih. Allah’ın adını anmak, sözlerinin ve eylemlerinin yarattığı zararın sorumluluğundan kimseyi kurtarmaz. İnancımda iyiliğe ve adalete dair bir söz arıyorsam bunları kimlerden esirgediğimi de sorgulamak zorundayım. Ben huzur bulayım diye başkasının korkuyla yaşamasına razı olamam.
LGBTİ+’ların eşitliğini, onları onaylayan bir dinî yorum bulma koşuluna bağlamıyorum. İnsanlar çalışabilmek, barınabilmek ve şiddete uğramadan yaşayabilmek için bizden fetva beklemek zorunda değil.
Ailesinden destek göremeyen veya gördüğü desteğin karşılığında hayatından vazgeçmesi istenen biri için aile dışındaki dayanışma imkânları önem taşıyor. SPoD, hukuki danışmanlık, sosyal hizmet ve akran desteği sunuyor; ruh sağlığı hizmetlerine yönlendirme yapıyor. Dernekler hedef alındığında, insanların kendilerini baskı altında tutan ilişkilere mahkûm olmadan destek bulma imkânı da tehlikeye giriyor.
Bu çalışmaları sürdürmenin bir maliyeti var. Telefona cevap verenin, başvuruyu takip edenin, desteği örgütleyenin emeği var. Kira var, çalışanların geçimi var. Hak savunucularından hem herkese yetişmelerini hem de geçimlerini yok saymalarını bekleyemeyiz. Dayanışmayı övmek, onu mümkün kılan emeği karşılıksız sayma hakkı vermiyor.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, operasyonlara ilişkin açıklamasında derneklere yurt dışından fon aktarıldığını da aktarıyor. Somut bir usulsüzlük iddiası varsa delilleriyle ortaya konulsun. “Fon almışlar” demek, suçun delilini göstermek yerine geçmez. Denetimin ölçüsü, derneğin kimi savunduğuna göre değişemez.
Dayanışma ağları zayıflatıldığında herkes aynı ölçüde etkilenmiyor. Parası olan başka bir uzmana, başka bir eve, başka bir şehre ulaşabilir. Geliri ve destek alabileceği çevresi olmayan biri için bu seçeneklerin çoğu erişilmez kalıyor. Devlet, insanların barınma ve bakım ihtiyacını ailelere ve gönüllülere bırakıp sonra o dayanışma imkânlarını da hedef alamaz.
İşçi emeğinin karşılığını, öğrenci yiyebileceği fiyata okul yemeğini istiyor. Bir LGBTİ+ kimliğini saklamadan mesleğini yapabilmek, bir kadın ayrılmak istediğinde öldürülmemek için mücadele ediyor.
Demokrasiyi bu yüzden dilimizden düşürmüyoruz. Hayatımız hakkında verilen kararlarda söz sahibi olmak, onlara karşı çıkmak ve onları değiştirmek için örgütlenmek istiyoruz. Geçimimiz ve güvenliğimiz, ailemizi, işverenimizi veya siyasi iktidarı memnun etmemize bağlı olmamalı.
İnsan sabah uyandığında onuruna saldırılmadan güne başlayabilmeli. Bir ömrümüz var. Onu sürekli kendimizi savunarak, varlığımıza gerekçe göstererek geçirmek zorunda değiliz. Haysiyetli bir yaşam, itaatin ödülü olamaz.














