Cevat Düşün yazdı | Sümerler öncesi Mezopotamya (2): Cemdet Nasr kültürü

Sümerler tarih sahnesine çıktığında aslında hiçbir şey sıfırdan başlamıyordu. Güney Mezopotamya’da Sümer şehir devletlerinin ortaya çıkmasından yüzyıllar önce insanlar büyük yerleşimler kurmuş, tarımsal üretimi örgütlemiş, sulama sistemleri geliştirmiş, depolama merkezleri oluşturmuş, farklı mesleklerde uzmanlaşmış, uzak bölgelerle mal ve bilgi alışverişinde bulunmuş ve ekonomik faaliyetlerini giderek daha karmaşık kayıt sistemleriyle takip etmeye başlamıştı. Dolayısıyla Sümer uygarlığını anlamaya çalışırken yalnızca Sümer şehir devletlerinin ortaya çıktığı döneme bakmak yeterli değildir.

Temel sorular daha da geriye dayanmaktadır.

Sümer şehirlerini mümkün kılan toplumsal, ekonomik ve kültürel dünya nasıl oluşmuştu?

  • Kentler nasıl büyüdü?
  • İnsanlar neden köylerden daha büyük yerleşimlere yöneldi?
  • Tarım üretimi nasıl örgütlendi?
  • Bir toplum neden ürettiği arpanın miktarını kaydetme ihtiyacı duydu?
  • Bir kil tablet neden binlerce yıl sonra bizim için bir uygarlığın ekonomik yapısını anlatabilecek kadar önemli hâle geldi?
  • Ve belki de en önemlisi: Bir insan topluluğu hangi aşamada yalnızca üretim yapan bir toplum olmaktan çıkıp üretimi yöneten, kaydeden, sınıflandıran ve denetleyen karmaşık bir topluma dönüşür?

Bu soruların cevaplarını ararken bizi doğrudan Güney Mezopotamya’da yaklaşık MÖ 3100–2900 arasına tarihlenen Cemdet Nasr dönemine götüren uzun bir tarihsel yola itiyor. Cemdet Nasr adı esasen önce bir arkeolojik alanın, daha sonra ise bu alanda görülen belirli maddi kültür özelliklerinin ve kronolojik dönemin adı hâline gelmiştir. Bu alan, günümüzde Irak sınırları içerisinde, Kish’in yaklaşık 26 kilometre kuzeydoğusunda bulunmaktadır. Dönem  olarak da bilhassa  Geç Uruk ile Erken Hanedanlık  arasındaki geçiş bağlamında değerlendirilir. Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Cemdet Nasr, Sümer uygarlığının “başlangıcı” değildir. Aynı şekilde Cemdet Nasr döneminde birdenbire şehirler, yazı, tapınaklar ve yönetim sistemleri ortaya çıkmamıştır. Tam tersine Cemdet Nasr, kendisinden önceki özellikle Uruk döneminde gelişen ekonomik ve toplumsal yapıların yeni bir biçime büründüğü bir eşik olarak düşünülebilir. Başka bir ifadeyle Cemdet Nasr, başlangıçtan çok birikimin kurumsallaşmaya başladığı dönemdir.

Sümerler öncesi Mezopotamya (2): Cemdet Nasr kültürü

Uruk’tan Cemdet Nasr’a: Bir uygarlığın altyapısı

Milattan önce 4. binyılın sonlarına doğru Güney Mezopotamya, artık binlerce yıl önceki küçük köylerden oluşan bir dünya değildi. İnsanların bir bölümü hâlâ tarım yapıyor, hayvan yetiştiriyor ve küçük yerleşimlerde yaşıyordu. Fakat bazı merkezler olağanüstü biçimde büyümüştü. Bunların en önemlisi Uruk’tu.

Uruk salt  büyük bir yerleşim değildi. Aynı zamanda üretimin, depolamanın, dağıtımın, dinsel kurumların ve idari faaliyetlerin yoğunlaştığı büyük bir merkez hâline gelmişti. Söz konusu yaşanan dönüşümün önemini kavramak için basit bir karşılaştırma yapmak yeterlidir.

Küçük bir köyde birkaç ailenin ürettiği tahılı takip etmek çok zor değildir. Herkes birbirini tanır. Kim ne kadar üretmiş, kim ne kadar tüketmiş, hangi hayvan kime ait, hangi ürün nerede depolanmış; bunların önemli bir bölümü hafızayla takip edilebilir.

Fakat nüfus arttığında ve üretim merkezileştiğinde durum değişir. Artık yüzlerce, hatta binlerce insanın faaliyetlerini takip etmek gerekir. Üstelik bu insanlar aynı işi yapmıyordur.

  • Çiftçiler vardır.
  • Çobanlar vardır.
  • Seramikçiler vardır.
  • Dokumacılar vardır.
  • İnşaat işçileri vardır.
  • Taşımacılar vardır.
  • Depo görevlileri vardır.
  • Dini görevliler vardır.
  • Yöneticiler vardır.

Ve bütün bu insanların ürettiği veya tükettiği kaynakların birbirleriyle ilişkilendirilmesi gerekir.

İşte uygarlığın en önemli dönüşümlerinden biri burada haliyle ortaya çıkar: Üretmek yetmez; üretimi örgütlemek gerekir.

Yazının doğuşu

Yazının ortaya çıkışı insanlık tarihinin en büyük icatlarından biridir. Fakat yazının doğuşunu salt insanların hikâyelerini anlatmak veya düşüncelerini gelecek kuşaklara aktarmak istemesiyle açıklamak yetersiz olur. Çünkü elimizdeki en erken yazılı belgeler bize bambaşka bir hikâye anlatmaktadır. Güney Mezopotamya’nın en eski tabletlerinin önemli bölümü edebi metinler değildir. Bunlar şiir değildir. Destan değildir. Felsefi metin değildir. Hatta çoğu durumda dini metin bile değildir. Bunlar hesap kayıtlarıdır.

Tahıl. Arpa. Balık. Hayvanlar. Dağıtımlar. Erzak. İşgücü. Ekonomik faaliyetler.

Metropolitan Museum of Art’ın koleksiyonundaki erken tabletler de bu dönüşümü açık biçimde göstermektedir. Müze, yaklaşık MÖ 3300’lere tarihlenen en erken tabletlerin ekonomik bilgileri resimsel işaretler ve sayısal sembollerle kaydettiğini; yaklaşık MÖ 3100–2900 arasındaki Cemdet Nasr dönemine ait tabletlerde ise yazı tekniklerinin daha gelişmiş biçimlere dönüştüğünü belirtmektedir.

Burada çok önemli bir sonuç ortaya çıkıyor: Yazı önce edebiyatın değil, ekonominin hafızasıydı. Bu durum oldukça çarpıcıdır. Çünkü insanlığın ilk yazılı belgelerinden bazıları bize kralların ne düşündüğünü değil, depoda ne kadar arpa bulunduğunu anlatmaktadır. Bir anlamda uygarlığın ilk büyük yazılı sorularından biri şuydu: “Ne kadar?” Ve hemen ardından ikinci soru geliyordu: “Nereye?” Bir köyde hafıza güçlü bir yönetim aracıdır. Ancak şehir büyüdükçe hafıza yetersiz kalır.

Bir tapınağın depolarında yüzlerce çuval tahıl olduğunu düşünelim. Bu tahılın bir kısmı çiftçilerden toplanmıştır. Bir kısmı işçilere dağıtılacaktır. Bir kısmı başka bir merkeze gönderilecektir. Bir kısmı hayvanların beslenmesinde kullanılacaktır. Bir kısmı ise sonraki dönem için saklanacaktır. Şimdi bütün bu hareketliliğin tek bir insanın hafızasında tutulmaya çalışıldığını düşünün. Mümkün değildir. İşte burada kil tablet devreye girer. Kil üzerine bir işaret konulur. Bir mal temsil edilir.

Yanına miktarı gösteren işaretler eklenir. Böylece ekonomik işlem insan hafızasından çıkar ve maddi bir nesnenin üzerine kaydedilir. Bu nedenle yazının ortaya çıkışı beraberinde çok önemli bir zihinsel dönüşümdür: İnsanlık ilk kez bilgiyi kendi zihninin dışında sistematik biçimde saklamaya başlamıştır. Bunun anlamı çok büyüktür. Çünkü hafıza kişiye bağlıdır. Tablet ise kişiden bağımsızdır. Bir insan ölür. Bir görevli görevinden ayrılır. Bir yönetici değişir. Fakat kayıt kalır. İşte yazının yönetim açısından devrimci tarafı tam olarak budur. Burada tarih yazımında sık yapılan bir hataya dikkat etmek gerekir. “Cemdet Nasr döneminde yazı ortaya çıktı” demek doğru değildir.

Yazının en erken biçimleri daha önce, özellikle Geç Uruk döneminde ortaya çıkmıştır. Metropolitan Museum da yaklaşık MÖ 3300 civarındaki erken tabletleri daha önceki aşama olarak tanımlamakta; Cemdet Nasr dönemine ait yaklaşık MÖ 3100–2900 tarihli tabletleri ise yazının gelişimindeki sonraki aşamalardan biri olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla Cemdet Nasr’ın önemi başka bir yerde yatmaktadır.

Yazı artık tesadüfi bir test olmaktan çıkıp daha sistemli bir idari dünyanın parçası hâline geliyordu. İşte bu ayrım önemlidir. Uruk döneminde başlayan süreç Cemdet Nasr döneminde gelişiyor; ardından Erken Hanedanlık döneminde çok daha kapsamlı bir yazılı kültüre dönüşüyordu. Dolayısıyla burada bir “icat anı” değil, birikimli bir dönüşüm söz konusudur.

Bugün “çivi yazısı” dediğimiz sistem, binlerce yıl içerisinde gelişmiştir. Cemdet Nasr dönemindeki yazı ile daha sonraki Sümerce metinleri aynı şeymiş gibi düşünmek doğru değildir. Erken tabletlerde işaretlerin önemli bölümü malları, nesneleri ve sayıları temsil ediyordu.

Metropolitan Museum’un değerlendirmesine göre Cemdet Nasr dönemine ait örneklerde semboller ağırlıklı olarak mal adlarını ve bazı temel nitelemeleri temsil ediyor; henüz daha sonraki yazı sistemlerinde gördüğümüz kapsamlı gramer yapısı bulunmuyordu. Bu nedenle bu dönemin yazısını proto-çivi yazısı olarak düşünmek daha açıklayıcıdır.

Başlangıçta işaret:“Bu nedir?” sorusuna cevap veriyordu.

Zaman içerisinde ise: “Bu kelime nasıl okunuyor?” sorusuna da cevap vermeye başladı. İşte bu dönüşüm yazının kaderini değiştirdi. Çünkü bir işaret salt bir nesneyi temsil ediyorsa haliyle yazabilecekleriniz sınırlıdır.  Arpa, Balık ,Koyun,Tahıl yazabilirsiniz.

Ama soyut bir düşünceyi nasıl yazacaksınız?

Bir kişinin adını nasıl yazacaksınız?

Bir fiili nasıl yazacaksınız?

Bir olayın gerçekleştiğini nasıl anlatacaksınız?

İşte bu süreçte işaretlerin ses değerleri kazanmaya başlamasıyla birlikte yazının sınırları olağanüstü biçimde genişledi. Yazı nesneleri kaydetmekten dili kaydetmeye doğru ilerledi. Ve bu, insanlık tarihindeki en büyük entelektüel dönüşümlerden biridir. Cemdet Nasr’ın maddi dünyası: Seramikler, mühürler ve toplumsal örgütlenme Erken Mezopotamya yazısının en çarpıcı özelliklerinden biri yazı ile sayıların birlikte kullanılmasıdır. Çünkü ekonomik sistem için yalnızca “arpa” demek yeterli değildir.

Ne kadar arpa? Sadece “koyun” demek yeterli değildir.

Kaç koyun? Sadece “işçi” demek yeterli değildir.

Kaç işçi?

Ve daha da önemlisi: Ne kadar süre çalıştı?

Böylece yazı ve matematik aynı sistem içerisinde gelişmeye başlar. Aslında bu durum modern devletlerin de temel mantığından çok farklı değildir. Bugün bir devlet nüfus sayar.

  • Vergi toplar.
  • Gelirleri hesaplar.
  • Harcamaları kaydeder.
  • Stokları takip eder.
  • Üretimi ölçer.
  • İnsanları kategorilere ayırır.

Eski Mezopotamya’da bunun ilkel biçimlerini görmeye başlarız. Dolayısıyla devletin en eski yüzlerinden biri belki de savaş meydanında değil, muhasebe masasında ortaya çıkmıştır. Bilgiyi kim kontrol ediyorsa, yönetimin bir bölümünü de o kontrol eder.Yazı herkesin kullandığı bir araç değildi. Yazıyı öğrenmek zaman ve uzmanlık gerektiriyordu. Bu nedenle yazılı kayıtların ortaya çıkması, toplumda yeni bir uzmanlaşma biçiminin gelişmesine yol açmış olmalıdır.

Çiftçi toprağı işliyordu, zanaatkâr üretim yapıyordu, çoban hayvanlara bakıyordu, işçi çalışıyordu, tüccar malları taşıyordu.

Fakat bütün bu faaliyetlerin önemli bir bölümünü kayda geçiren başka insanlar da vardı. Böylece toplum içerisinde yeni bir güç ortaya çıktı: Bilgi uzmanlığı. Henüz daha sonraki Babil veya Asur dünyasının gelişmiş yazıcı okullarından söz etmiyorum. Fakat o dönem  birinin sembolleri, miktarları, malları ve kayıt düzenini bilmesi bile onu diğer insanlardan farklılaştırıyordu. Bu nedenle yazının tarihi aynı zamanda bilginin toplumsallaşma ve uzmanlaşma tarihidir. Büyük ekonomik kurumların daha fazla kayıt tutmaya ihtiyacı vardı. Bu nedenle yazı gelişti. Ama yazı geliştikçe daha büyük ekonomik kurumları yönetmek mümkün hâle geldi. Dolayısıyla iki süreç birbirini besledi.

Şöyle bir döngü oluştu: Daha fazla üretim, daha fazla kaynak, daha fazla depolama, daha karmaşık dağıtım, daha fazla kayıt ihtiyacı, daha gelişmiş yazı, daha güçlü idari yapı, daha fazla üretim ve kaynak yönetimi… Bu döngüyü bir bütün  anlamadan Mezopotamya şehirlerinin neden büyüdüğünü anlamak zordur. Çünkü şehir yalnızca insanların bir araya gelmesi değildir. Şehir, aynı zamanda bilgilerin bir araya gelmesidir. Cemdet Nasr denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca proto-çivi yazılı tabletler gelir. Oysa bu dönem oldukça zengin bir maddi kültürle karakterize edilir. Özellikle boyanmış seramikler dikkat çekmektedir.

Geometrik motifler, hayvan figürleri, kuşlar, balıklar, keçiler, akrep benzeri figürler, yılanlar, ağaçlar.

Bu motifler, Cemdet Nasr dünyasının yalnızca muhasebe yapan gri bir toplum olmadığını gösterir. Tam tersine insanlar estetik üretim yapıyor, semboller kullanıyor ve nesnelere anlam yüklüyordu. British Museum da Cemdet Nasr kültürünün en ayırt edici maddi unsurlarından birinin yaklaşık MÖ 3000–2900 arasına tarihlenen karakteristik seramik grubu olduğunu belirtmektedir. Üstelik önemli bir ayrıntı vardır: Boyanmış seramikler bütün seramik üretiminin çoğunluğunu oluşturmuyordu. Yani Cemdet Nasr denildiğinde gördüğümüz o renkli, dikkat çekici kaplar, dönemin bütün gündelik yaşamını temsil etmiyor olabilir. Bazı örneklerin özel statü veya özel faaliyetlerle ilişkili olması, bu kapların yalnızca günlük kullanım eşyası olmadığını düşündürmektedir. Bu bize başka bir şeyi anlatır: Toplum yalnızca ekonomik olarak değil, sembolik olarak da farklılaşıyordu. Bugün tarihçilerin ve arkeologların yaptığı şey aslında oldukça ilginçtir. Bir toplumun yazılı tarihini okumadan önce onun çöplerini okurlar.Çünkü çöplükler yalan söylemez.

Seramik parçaları, hayvan kemikleri, metal parçaları, mühürler, duvar kalıntıları, tahıl izleri.

Bütün bunlar o dönemlerde  toplumun veya toplulukların nasıl yaşadığını anlatır. Cemdet Nasr seramikleri de bu açıdan önemlidir. Çünkü belirli biçim ve süsleme özelliklerinin belirli bir coğrafyada yoğunlaşması, insanlar arasındaki kültürel ilişkiler hakkında fikir verir. Fakat burada da dikkatli olmak gerekir. Bir seramik biçiminin yayılması, mutlaka tek bir devletin veya tek bir halkın siyasi hâkimiyetini göstermez. Kültürel yayılma ile siyasi hâkimiyet aynı şey değildir. Bu ayrım Mezopotamya tarihini anlamak için son derece önemlidir. Cemdet Nasr döneminin belki de yeterince üzerinde durulmayan unsurlarından biri de mühürlerdir. Silindir mühürler, Mezopotamya toplumunda yalnızca dekoratif nesneler değildi. Bir silindir mühürü yaş kil üzerinde yuvarladığınızda üzerinde bulunan figür veya işaret yüzeye aktarılır. Böylece bir kişi, kurum veya işlem bir tür görsel kimlik kazanır. Bugünkü imza sisteminin çok uzak bir atası gibi düşünülebilir. Fakat mühürlerin anlamı daha genişti.

Çünkü mühür, “Bu nesne üzerinde benim otoritem var” diyebiliyordu.

Bir kabın ağzı kil ile mühürlenebilir, depo kapatılabilir, malın gönderildiği belgelenebilir, tabletin üzerine mühür basılabilir. Böylece yazı ile mühür aynı ekonomik sistem içerisinde birlikte çalışmaya başlar.

Metropolitan Museum’un Cemdet Nasr dönemine ait bir proto-çivi yazılı tableti de bunun güzel örneklerinden biridir. Tablet arpa dağıtımına ilişkin idari bir kayıt taşırken üzerinde silindir mühür izleri de bulunmaktadır. Mühür üzerindeki figürlerde insan, av köpekleri ve yaban domuzları gibi tasvirler yer alır. 

Burada çok önemli bir gelişme vardır. Bilgi salt  yazıyla değil, beraberinde görsel kimlik ve mühürleme yoluyla da doğrulanıyordu. Yani erken bürokrasinin iki dili vardı: yazı ve mühür. Bugün bile British Museum`da sergilenen  eserlerde Cemdet Nasr dönemine ait bir tablet, beş günlük rasyon dağıtımını i Tablet üzerinde günler, verilen rasyonlar ve alıcı veya dağıtımın yöneldiği kişi/yerle ilgili bilgiler bulunmaktadır.

Şimdi bunu düşünelim. Binlerce yıl önce birileri oturup bir tablet hazırlıyor.

  • “Birinci gün şu kadar.”
  • “İkinci gün şu kadar.”
  • “Üçüncü gün şu kadar.”

Bu bize sadece yazının varlığını göstermiyor. Bize zamanın nasıl yönetildiğini de gösteriyor. Çalışma düzeni vardır. Rasyon sistemi vardır. Dağıtım vardır. Alıcılar vardır. Günlere göre kayıt vardır. Yani artık toplum salt  mekân üzerinden değil, zaman üzerinden de örgütlenmektedir. Bu seyir, uygarlığın çok daha derin bir özelliğidir. Zira devlet ve kurumlar salt  insanları değil,  beraberinde zamanı da düzenler.

Şehir, kurum ve iktidarın ortaya çıkışı

Cemdet Nasr dünyasını anlamada şehir kavramı önemli bir çıkış noktasıdır. Ancak büyük bir yerleşim alanı ya da yüksek nüfus, tek başına bir yerleşimin şehir olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir.

Şehir, farklı işlevlerin ve toplumsal grupların bir arada bulunduğu karmaşık bir yapıdır. Üretim, depolama, yönetim, dini faaliyetler, uzmanlaşmış zanaatlar ve ticaret gibi çeşitli işlevlerin yanı sıra, farklı toplumsal gruplar arasında ilişkiler kuran kurumların varlığı da şehirleşmenin temel özellikleri arasında yer alır.Uruk döneminde bu süreç zaten ileri bir noktaya ulaşmıştı.

Cemdet Nasr döneminde ise bu karmaşık yapı yeni biçimler kazandı. Araştırmalar Cemdet Nasr döneminin Geç Uruk ile Erken Hanedanlık arasındaki geçişin anlaşılması açısından hâlâ tartışmalı ve tam olarak çözülememiş bir dönem olduğunu göstermektedir.

Güney Mezopotamya’da Uruk, Ur, Girsu ve Fara gibi merkezlerde bu döneme ait buluntular tespit edilmiştir. Bu nedenle Cemdet Nasr’ı “tek tip, her yerde aynı şekilde yaşayan bir uygarlık” gibi düşünmek doğru değildir.

Tam tersine farklı merkezlerde farklı gelişmeler yaşanmış olabilir. Burada başka bir anakronizmden kaçınmak gerekir. Cemdet Nasr dönemini modern anlamda bir devlet veya imparatorluk olarak düşünmemeliyiz. Elimizde daha sonraki Mezopotamya krallıkları gibi açık bir merkezi imparatorluk yapısını gösteren yeterli kanıt yoktur.

Ancak bu, siyasi ve ekonomik örgütlenmenin olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine büyük ekonomik kurumların, yöneticilerin, uzmanlaşmış görevlilerin ve kayıt sistemlerinin varlığı giderek karmaşıklaşan bir toplumsal düzeni göstermektedir.

Buradaki en önemli husus şudur: Merkezi bir imparatorluk olmadan da karmaşık bir yönetim sistemi kurulabilir.

Bir tapınak ekonomik merkez olabilir. Bir şehir belirli bir bölgenin üretimini organize edebilir. Bir yönetici kaynakların dağıtımında belirleyici olabilir. Bir grup yazıcı kayıtları tutabilir. Böylece modern anlamda “devlet” demeden de kurumsal iktidarın nasıl oluşmaya başladığını görebiliriz.

Mezopotamya tarihinin en tartışmalı meselelerinden biri de tapınakların rolüdür. Eski tarih anlatılarında bazen şöyle basit bir tablo çizilir:

“Tapınak vardı, rahipler vardı, her şeyi onlar yönetiyordu.”

Gerçek ise bundan daha karmaşıktır. Tapınaklar dinsel merkezlerdi. Fakat aynı zamanda ekonomik faaliyetlerde de önemli roller üstlenmiş olabilirler.

Çünkü tapınakların; toprağı, ürünü, iş gücü, depoları, hayvanları, zanaatkârları ve dağıtım sistemleri bulunabiliyordu. Bu nedenle “dini kurum” ile “ekonomik kurum” arasındaki sınır, erken Mezopotamya toplumunda bugünkü kadar kesin değildi…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş