“Saksonya-Anhalt seçimi, AfD’nin bir protesto partisinden kalıcı bir siyasal güce dönüştüğünü gösteriyor.”
Almanya’da aşırı sağın yükselişini artık yaklaşan bir tehlike olarak tarif etmek mümkün değil. Tehlike yaklaşmıyor; siyasetin merkezine yerleşiyor.
Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde 6 Eylül akşamı açıklanan son tahminlere göre Almanya için Alternatif (AfD) yüzde 44’ü aşarak açık ara birinci oldu. 2021’de yüzde 20,8 oy alan parti, beş yılda desteğini iki kattan fazla artırdı. Eyaleti 2002’den beri yöneten Hristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) oyları ise yüzde 37,1’den yaklaşık yüzde 18’e geriledi.
- Saksonya-Anhalt seçimleri: AfD yüzde 43,8 ile açık ara birinci
- Parfüm satıcılığından Almanya’da aşırı sağın yeni yüzüne: AfD’yi Saksonya-Anhalt’ta zafere taşıyan Ulrich Siegmund kim?
Bu sonuç yalnızca bir eyalette iktidarın el değiştirmesi ihtimalini göstermiyor. Almanya’daki siyasal merkezin güç kaybını, doğu eyaletlerinde biriken öfkeyi ve aşırı sağın geçici bir protesto adresi olmaktan çıkarak kalıcı bir toplumsal tabana kavuştuğunu ortaya koyuyor.

Protesto oyu açıklaması artık yetmiyor
AfD uzun süre ekonomik sıkıntı yaşayan, eğitim düzeyi görece düşük, orta yaşlı erkeklerin protesto partisi olarak anlatıldı. ARD’nin seçim analizine göre ise parti Saksonya-Anhalt’ta erkeklerde ve kadınlarda, gençlerde ve yaşlılarda birinci sırada. Bu tablo, belirli bir seçmen grubunun hoşnutsuzluğundan daha fazlasına işaret ediyor.
Aşırı sağ; geçim kaygısını, göçmen karşıtlığını, kültürel güvensizliği, Berlin’e tepkiyi ve doğu Almanya’nın dışlanmışlık duygusunu tek bir siyasal kimlik içinde birleştirdi. Bir parti yıllar boyunca büyüyor, farklı kesimlere ulaşıyor ve seçmenlerinin önemli bölümü onun iktidar olmasını istiyorsa bunu hâlâ yalnızca “tepki oyu” diye açıklamak rahatlatıcı ama yanıltıcıdır.
Geçim kaygısı sandığa nasıl yansıdı?
Saksonya-Anhalt, Almanya’da ortalama net gelirin en düşük olduğu eyalet. Nüfusu yaşlı, emekli oranı yüksek; işsizlik ülke ortalamasının üzerinde, ücretler ise belirgin biçimde gerisinde. 2025’te tam zamanlı çalışanların ortalama brüt yıllık kazancı eyalette 51 bin 937 Euroyken Almanya ortalaması 65 bin 441 Euroydu.
ARD araştırmasında seçmenlerin yüzde 70’i, fiyat artışları sürerse faturalarını ödeyememekten kaygı duyduğunu belirtiyor. Sosyal güvenliğin seçim kararında ilk sıraya çıkması bu nedenle şaşırtıcı değil.
Fakat ekonomik sıkıntı kendiliğinden aşırı sağ üretmez. Sorun, demokratik partilerin bu sıkıntıya inandırıcı bir çözüm ve gelecek duygusu sunamamasıdır. Ortaya çıkan boşlukta AfD, sosyal sorunları göçmenlere, Avrupa Birliği’ne ve “Berlin’deki seçkinlere” bağlayan kolay bir hikâye kuruyor. Karmaşık sorunlara yanlış ama anlaşılması kolay cevaplar veriyor.

Seçmen Berlin’i ve CDU’yu cezalandırdı
Seçmen yalnızca Magdeburg’daki eyalet hükümetine değil, Berlin’deki federal hükümete de ağır bir fatura çıkardı. Araştırmaya katılanların yüzde 59’u federal hükümetin bu seçimde bir ders almayı hak ettiğini söyledi. Şansölye Friedrich Merz’e olumlu bakanların oranı yüzde 9’da kaldı.
CDU’nun yenilgisi bu nedenle yalnızca aday veya kampanya sorunu değildir. 2025 federal seçimlerinden sonra vergi ve kesintilerin azalacağı, ekonominin canlanacağı ve gündelik hayatın rahatlayacağı beklentisi karşılanmadı. Seçmenin önemli bölümü sorumluluğu CDU’ya yükledi.
Merkez sağ, AfD’nin yükselişini durdurmak için onun göç ve güvenlik diline yaklaşırken ekonomik alanda güven veremedi. Böylece rakibini zayıflatmak yerine onun kurduğu siyasal çerçeveyi meşrulaştırdı. Seçmen de taklidine değil, aslına yöneldi.

Dış politika da bu tabloyu besliyor: Almanya’nın Ukrayna’ya askerî ve mali desteğine karşı çıkan AfD’nin Rusya yanlısı tutumu, Moskova’nın Avrupa’nın Ukrayna’ya desteğini zayıflatmaya yönelik propaganda ve nüfuz faaliyetleriyle örtüşüyor; araştırmalar, AfD çevrelerinin bu ağlardan yararlandığını ortaya koyuyor.
Birleşmenin kapanmayan doğu yarası
Almanya’nın birleşmesinin üzerinden otuz altı yıl geçti. Buna rağmen doğu ile batı arasındaki gelir, servet, karar mekanizmalarında temsil ve geleceğe güven farkı tamamen kapanmadı. Doğuda yaşayan birçok insan birleşmeyi yalnızca özgürlük ve refah hikâyesi olarak değil; kurumlarının, mesleklerinin ve hayat tecrübelerinin değersizleştirildiği bir süreç olarak da hatırlıyor.
Gençlerin batıya göçü, kent ve kasabaların küçülmesi, kamu hizmetlerinin seyrelmesi ve nüfusun yaşlanması “terk edilmiş bölge” duygusunu besledi. AfD, gerçek eşitsizlikleri milliyetçi bir mağduriyet anlatısına dönüştürerek bu duyguyu siyasallaştırdı: “Sizi küçümsediler, biz itibarınızı geri vereceğiz.”
Demokratik partiler ise doğudaki seçmeni dinlemek yerine uzun süre ona neden yanlış düşündüğünü anlatmayı tercih etti. İnsanlar görülmediklerini hissettiklerinde, kendilerini gördüğünü iddia eden en sert aktöre yönelebiliyor.
Göç gerçek bir mesele, ırkçılık çözüm değil
Göç ve entegrasyon seçimin önde gelen gündemleri arasındaydı. Ancak AfD’ye verilen desteği yalnızca eyaletteki göçmen sayısıyla açıklamak mümkün değil. Göçmenlerin görece az olduğu bazı doğu bölgelerinde göç karşıtlığının daha güçlü olması, gündelik tecrübeden çok kayıp ve tehdit algısının etkili olduğunu gösteriyor.
AfD; konut sıkıntısından suç korkusuna, eğitim sorunlarından sosyal yardımlara kadar hemen her meseleyi göçe bağlıyor. Böylece gerçek nedenleri görünmez kılarken öfkeye kolay bir hedef gösteriyor.
Ekonomik ve sosyal nedenleri anlamaya çalışmak, yabancı düşmanlığını mazur görmek değildir. Demokratik siyasetin görevi insanların meşru güvensizliklerine çözüm üretirken insan haklarından ve eşit yurttaşlıktan taviz vermemektir.
“Güvenlik duvarı” neden yetmiyor?
Almanya’daki ana akım partiler, AfD ile koalisyon yapmamayı öngören siyasi “güvenlik duvarını” koruyor. Bu tavır önemlidir. Saksonya-Anhalt AfD teşkilatı, eyalet Anayasayı Koruma Dairesi tarafından 2023’ten beri kesinleşmiş aşırı sağcı bir yapı olarak değerlendiriliyor.
Fakat yalnızca “AfD ile işbirliği yapmayacağız” demek, partiyi besleyen koşulları ortadan kaldırmıyor. Aynı ekonomik politikalar sürdürülür, kamusal hizmetler zayıflatılır ve göç konusunda aşırı sağın kavramları benimsenirse güvenlik duvarı ahlaki bir sınır olarak kalırken siyasal etkisini kaybeder.
Aşırı sağ yalnızca parlamentoda dışlanarak yenilemez. İnsanlara güvenli iş, erişilebilir konut, iyi okul, güçlü sağlık hizmeti ve yaşadıkları yerde gelecek sunmak gerekir. Irkçılığa karşı açık bir ahlaki dil, güçlü sivil toplum ve demokratik kurumların tavizsiz biçimde korunması da bunun ayrılmaz parçasıdır.
Alarmın duyulmamasının sonucu
AfD’nin mutlak çoğunluğa ulaşıp ulaşmaması ve hükümet kurup kuramaması elbette önemlidir. Fakat seçmenin neredeyse yarısı aşırı sağcı olarak sınıflandırılan bir partiye yönelmişse, onu hükümet dışında tutmak sorunu çözmez; yalnızca iktidara erişimini geciktirir.
Daha önce “Onlar merkeze yaklaşmıyor, merkez onlara doğru sürükleniyor” diye yazmıştım. Saksonya-Anhalt sonucu bu tespiti daha ağır biçimde doğruluyor. AfD söylemini yumuşatarak merkeze gelmedi; siyasal tartışmanın sınırlarını kendi yönüne çekti. Dün aşırı sayılan birçok ifade bugün olağan bir seçim cümlesi gibi kurulabiliyor.
Almanya, insanların kaygılarını inkâr etmek ile aşırı sağın reçetelerini kabul etmek arasında seçim yapmak zorunda değil. Demokratik yol; toplumsal adaleti güçlendirmekten, doğu eyaletlerindeki eşitsizlik ve temsil sorunuyla yüzleşmekten, göçü insan haklarını koruyarak yönetmekten geçiyor.
Saksonya-Anhalt’ta çalan şey artık bir alarm değil. Alarm çoktan çaldı ve duyulmadı. Bugün görülen, ihmal edilen uyarıların sandıktaki sonucudur.














