Devlete, topluma, ülkeye yıllarca hizmet etmiş emeklilerin yaşlılık yıllarında onurlu yaşam hakkı çalındı. Devleti yönettiklerini iddia edenler tarafından emekli polis Ali Şekeroğlu’nun onuru kırıldı, yetmedi hayatı da çalındı. Ali Şekeroğlu’nun ölümü bu ülkeyi yönetemeyenler eliyle intihara sürüklenme vakasıdır.
Ve bir de hiç utanılmadan şu klişe açıklama yapılmış:
“Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan, iki çocuk babası emekli polis Ali Şekeroğlu, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”
Bakalım neymiş o “tüm müdahaleler.” Önce kendisini beylik silahıyla başından vuran polisin etrafına, görevli polisler barikat kurmuş. Hayatının son anlarında bir dostunun elini tutmasına bile izin verilmemiş.
Eylemde görevli polisler, meslektaşlarını öylece izlemiş, ambulans gelene kadar. Ambulans geldiğinde ise ağır yaralı Ali Bey’i Ankara’daki AYM binasına en uzak hastanelerden birine götürmüş. Ankara’nın cuma akşamı mesai bitimine denk gelen saatin yoğun trafiğinde yakın değil uzak hastane seçilmiş. Bilkent Şehir Hastanesi daha yakındı oysa. Üstelik başka devlet hastaneleri de vardı. Daha kötüsü olay yerine, eylem alanına çok yakın özel hastaneler vardı.
Bu durumda “Yapılan tüm engellemeler nedeniyle hekime, hastaneye geç götürüldüğü için kurtarılamadı” diyebiliriz. Evet, başından vurulmuş bir insanın en iyi koşullarda bile kurtarılabileceğini kimse iddia edemez. Ancak ağır yaralı insana hak ettiği saygının, özenin gösterilmediği ortada.
Şunu da biliyoruz ki orada görevli polisler yukarıdan vicdansız emirler gelmese gereken ihtimamı esirgemezdi. Ambulans görevlileri de sağlıksız ve vicdansız sağlık politikasının zorunlu talimatları olmasa doğru karar vermesi mümkün olur, en yakın hastaneye ulaştırılırdı Ali Şekeroğlu. Bu ölümden ücret politikası, sağlık politikası, güvenlik politikası sorumlu.
Açlık sınırının altında kalan maaşlara mahkum edilen emekliler, ucube sistemin Türkiye’sinde iki kişi ya da tek kişi olarak yaşamıyor. Artık bu dönemde emekli maaşları hane halkı geliri. Çünkü işsizlik çok yüksek ve iş bulamayan gençler mecburen emekli anne babaların yanına taşınıyor. Bir de es kaza iktidara uyup evlenmiş, çocuk yapmışlarsa bir emekli maaşıyla beş kişilik hane halkı geçinmek zorunda kalıyor.
Bu ülkeyi yönettiklerini zannedenler ise bir değil iki, üç, dört, beş maaş alırken toplumu düşürdükleri yoksulluktan sağlıyor geçimini. Asrın fon vurgunuyla yoksulun hakkı, toplumun hakkı olan ülke geliri kişiselleştirilip ülke dışına kaçırılıyor. Sermaye, fabrikalarını ve bu ülkeden kazandıklarını yabancı ülkelere taşırken, foncular haybeden servet biriktirirken “yöneticimiz uyuyor mu?”

“Sanal vatan” icadı
Bu suçları, bu affedilmez hataları, bunca yanlış politikayı eleştirmeyelim, ülke gerçeklerini konuşmayalım diye bir de “sanal vatan” icadıyla tüm bunların üzerini bayrakla örtmeye giriştiler. Dezenformasyon merkezi yetmedi. Şimdi savcılar, emniyet sosyal medyada, gazetelerde içinde yaşadığımız gerçekliğin dile, yazıya dökülmesini engelleyip, toplumu hayal dünyasında kendi derdiyle yaşatmak niyetinde. Adalet Bakanı adaleti sağlamakla değil adaletsizlikleri gizlemekle meşgul. Neden? Çünkü ucube sistem devrede, demokrasi değil.
Bir gün bakıyoruz günde altı kadın öldürülmüş. Sonra bakıyoruz ki beş günde 12 kadın cinayeti işlenmiş. Adalet Bakanı, İçişleri, Emniyet bunlarla mücadele etmek, adaleti sağlamak yerine havaya ıslık çalar gibi “sanal vatan” icadıyla bilgisayar başında ava çıkmış. Sanırsınız ki sömürge ahalisiyiz.
Bir bakıma öyleyiz. 2. Abdülhamit döneminde tütün rejisi kolcularıyla avlanıyoruz adeta. Hadi o zaman bir ürün, üretim vardı ortada. Tütün yetiştirilir ama ürün ücreti çiftçinin cebine değil reji idaresinin eline geçerdi. Hem de Türkçe bilmeyen yabancı ülkelerden getirilmiş kolcuların insafsız, insanlık dışı takibi, gözetimi altında inledi köylü. Şimdi ortada ürün kalmadı, üretim yok.

Ancak dış borçların ödenmesi şart. O halde baba dede mirasını satar mirasyedi. Eski Türkiye’nin para basan köprüleri ne güne duruyor, dediler anlaşılan. Ama bu sefer sömürge ahalisi olarak ürün biziz. İsterlerse depolara (zindan) tıkarlar isterlerse açlıkla, isterlerse mülke çökmekle, isterlerse sesimizi susturarak, isterlerse intihara sürükleyerek koca ülkeyi akıllarınca terbiye etmeye kalkışırlar. Artık canları nasıl çekerse öyle…
Ama benim canım DEMOKRASİ ÇEKİYOR. Ya sizin?














