Berrin Sönmez yazdı: Millî irade gitti “siyasetin yargısallaşması” geldi

Siyasetin yargısallaşması tanımı, 19 Mart İBB Operasyonları sonrasında Meclis muhabirliği de yapmış olan gazeteci Ünsal Ünlü tarafından kendi YouTube kanalında kullanılmıştı. Duyduğum andan itibaren dilime pelesenk olan bu tanım, Türkiye’nin ucube sistem dönemi siyaseti açısından güçlü ve yeterince açıklayıcı bir kavram olarak kullanılmaya elverişli.

Yargının siyasallaşması, özellikle darbe dönemlerinden iyi bildiğimiz bir olguydu. Ve Erdoğan bu olguyu kullanarak iktidara gelmişti. Askerî vesayet, Yargı vesayeti yani bürokratik vesayetle mücadele iddialarıyla toplumun oyunu almıştı. Atanmışlar-seçilmişler ikiliği üzerine kurduğu siyasi söylemle millî irade kavramını kutsayarak, seçilmişlerin üstünlüğüne vurgu yapardı. Buraya bir de YÖK aracılığıyla kurulan Akademik vesayeti eklemek gerekir ama şimdilik bahs-i diğer.

Berrin Sönmez yazdı: Millî irade gitti "siyasetin yargısallaşması" geldi
Berrin Sönmez yazdı: Millî irade gitti “siyasetin yargısallaşması” geldi

Gerçekte demokratik denge-denetleme mekanizması unsurları arasında yer alması öngörülen özerk yapılar olarak tasarlanmışlardı. Demokrasinin temel şartı olan güçler ayrılığının gereğiydi. Ancak sağ siyaset bürokratik denetimi, kendi seçilmişliğine rağmen muktedir olamayışının sebebi olarak gördü ve halka adeta “düşman unsur” gibi anlattı. Oysa demokrasilerde zaten kimse tek başına, hiçbir parti tek başına muktedir olamasın diye icat edilmişlerdi. Yani sağ siyaset Erdoğan’dan önce de sistemi doğru okumuş ama halka çarpıtarak anlatmayı seçmişti. Tabii kurumların da kendi düşünsel ve duygusal yakınlık ve karşıtlık güdüleriyle, iktidar olanlara yönelik farklı tutum ve kararlardan ari olmadığını belirtmek gerekir. Halkın o çarpıtılmış açıklamalar ile ikna oluşunun altında bazı somut örnekler, göz önündeydi. İlgili kurumların kendi anayasal ve yasal yetki sınırlarını aştıklarını gösteren pek çok olgu vardı. Sağ siyasetin kurnazlık, fırsatçılık ve faydacılık gibi başat siyaset üretme özelliklerine hizmet etmiş oldu, kurumların yasal sınırlarını aşma eğilimi.

Erdoğan 15 Temmuz sonrası kendisini yeterince güçlü gördüğü andan itibaren iktidarını pekiştirmek için ucube sistemin anayasa değişiklik paketini Meclis’e sunmakta tereddüt etmedi. 2017 referandumundan aylar önce Hak ve Adalet Platformunu kurmuş bir grup demokrat dindar olarak referandumda ret oyu için çalışmaya başlamıştık. O günlerde gittiğimiz her yerde tek adam sistemiyle vesayet kaldırılmıyor, vesayet tekeli kurulmak isteniyor derdim. O günlerde sokaklarında, caddelerinde bildiri dağıtıp halk sohbetleri yaptığımız ilçelerden birisi de Üsküdar’dı. İnsanların bakışından, sözünden bize yaklaşımından Üsküdar halkının siyasi eğilimindeki değişimi gözlemiştik. Nitekim referandumda “hayır” demişti Üsküdarlı seçmen. Millî irade 31 Mart 2024’te ise Sinem Dedetaş’ı Belediye Başkanı yaptı. AKP’yi değil CHP’yi tercih etti. Çünkü AKP artık siyaset üretmiyor, tek sermayesi rant üretmek.

AKP ve Erdoğan siyaset üretme becerisini kaybettiği için değil artık elde ettiği güç sayesinde siyaset yoluyla halkta rıza üretmeye ihtiyaç duymadığı için politika yapıcılığını bıraktı. Belki daha yerinde bir söyleyişle siyaset artık sarayın koridorlarına sıkıştığı için. Saray koridorlarında üretilen şey de siyaset değil entrika. Entrikanın çoğu muhalefet aleyhine üretilse de saray gözdelerinin birbirinin ayağına çelme takışı da az değil. Saraylar tarih boyunca entrika merkezi oldu. Nitekim Adliyeler, Adalet Saraylarına dönüştüğünden beri adalet, o saraylarda gözaltında tutulduğu için erişime kapalı.

Kuruluş safhasında kutsanan millî irade yargısallaşan siyasete mağlup oldu. Demek ki sadece ihtiyaca binaen kullanılan kavramlardan birisiymiş. Ya da saygı duyulması gereken millî irade kavramı sadece kendilerine verilen oylardan ibaretmiş. Oylar düşünce ucube sistemin nimetlerinden yararlanarak seçimde kazanamadığını seçim sonrası yargı aracılığıyla çalma yoluna sapıyor. Siyasetin yargısallaşması örnekleri pek çok. Ancak burada sadece Üsküdar Belediyesi örneğini anmakla yetineceğim. Ki her açıdan mevcut durumu ve kavramın kapsayıcılığını yeterince açıklayan bir örneklik teşkil ediyor.

Önce Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş bir sabaha karşı operasyonuyla gözaltına alındı. Sonra tutuklandığı için görevinden el çektirilmişti. 5 Ağustos’ta yapılan başkan vekili seçimini CHP adayı Sibel Tan Çetinkaya 22 oyla kazanmıştı. Ancak AKP adayının 18 oyla seçimi kaybetmesini usulsüzlük iddiasıyla yargıya taşıdı. Üsküdar’da Valilik kararıyla başkan vekili seçimi 5 Eylül’de tekrarlanacak. Ancak seçim öncesi iki CHP’li üye gözaltında ve 4 CHP’li üye AKP’ye geçti. Tesadüf değil elbette. Artık havuç-sopa taktiğini dahi gizlemeye ihtiyaç duyulmayan aşamadayız. Sinem Dedetaş “apaçık bir planın parçası” olarak tanımlamasaydı dahi bu durum apaçık bir gerçeği ortaya koyuyordu: Artık bir bahane, bir kılıf, ikna edici bir gerekçe ortaya koymaya bile ihtiyaç duymuyorlar.

Murat Emir ve Özgür Özel de açıklamalarında bu gerçekliğe dikkat çekmişti. Adalet Bakanlığından bir Bakan Yardımcısının bir üyenin geçişine teminat olarak gösterilmesi ise skandal. Bu skandal soruşturulmalı. Öncesi de var elbette ama İBB operasyonlarıyla, İmamoğlu davasıyla açığa çıkan siyasetin yargısallaşması, Üsküdar Belediyesinde yapılanlarla inkâr edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek bir gerçeklik olarak karşımızda. Karşımızda olan şey tam olarak zulüm. Siyasi çıkar hesaplarıyla planlanan eziyetlere göz yummak, dolaylı ya da dolaysız destek vermek ise zulme ortaklık, zalimlerin yanında yer almaktır.

Oysa Kur’an zalimlerden olmayın der. Hatta zalimlerin yanında yer almayın der. Ama bir bakarsınız ki Deniz Göktaş’ı Kur’an’a dil uzattı iddiasıyla jurnalleyenler, hapiste tutanlar meğer Kur’an’a hiç kulak vermiyormuş. Anlasalar ve uysalardı Kur’an’a, şu geçici dünyanın daha da kısa ömürlü siyasi faydası için yapılan iktidar zulmüne kimse destek olmazdı. Yine de inananlar için hatırlatmakta fayda var: Hud Suresi 113’üncü ayetinde “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.” Bu ayetin bana söylediği şey zalimlerin hiç kaçarı, kurtuluşu olmadığı. Ki pek çok ayet kıssa yöneticilerin zulmünü konu alır ve o yöneticileri lanetler. Bu ayetlerin her biri çok güçlü uyarılar içerir. Ancak Hud/113 zalim yöneticileri destekleyenlere sesleniyor. Sadece zalimler değil onları destekleyenler de aynı akıbete hazır olsun şeklinde inananlar uyarılıyor burada. Ayetlere gözünü, kulağını kapatanlar beni dinleyecek değil ama işte “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” ayeti uyarınca bildiği hâlde uymayanlara bir hatırlatma yapmadan bitiremedim bu yazıyı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş