İSTANBUL (Medyascope) – Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, Melih Gökçek ve Ahmet Davutoğlu hakkında gündeme gelen soruşturmaları, siyasi gündemde yaşanan son gelişmeleri ve Üsküdar Belediye Başkanvekilliği seçimi etrafında yaşanan tartışmaları değerlendirdi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kemal Can, Melih Gökçek ve Ahmet Davutoğlu hakkında açılan soruşturmaları, Üsküdar Belediyesi’ndeki başkanlık seçimi öncesinde yaşanan gözaltı ve parti değiştirmeleri, Öcalan’a atfedilen Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisî ittifakı göndermesiyle başlayan Alevilik tartışmasını değerlendirdi.
Gökçek ve Davutoğlu soruşturmaları
Ruşen Çakır, Melih Gökçek hakkındaki soruşturmanın yıllar sonra neden açıldığının henüz açıklığa kavuşmadığını söyledi. Gökçek’in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemine ilişkin çok sayıda iddianın daha önce de gündeme geldiğini hatırlatan Çakır, soruşturmanın siyasi iktidarın bilgisi dışında yürütülemeyeceğini savundu.

Kemal Can da Gökçek hakkında daha önce soruşturulabilecek çok sayıda dosya bulunduğunu belirterek şöyle konuştu:
“Melih Gökçek’e dokunulacak olsaydı Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı, ancak soruşturma izni verilmediği ya da soruşturma açılmadığı için kenara kaldırılan dünya kadar dosya var. Herkesin dinozorlarla tanıdığı meşhur park meselesinden Bülent Arınç’ın ‘Ankara’yı parsel parsel sattı’ dediği imar iddialarına, Osmanlıspor’dan Beyaz TV’ye kadar çok sayıda başlık bulunuyor. Eğer dokunmak istiyor olsalardı, çoktan dokunabilecekleri çok sayıda malzeme vardı.”
Ahmet Davutoğlu hakkında, geçmişte yaptığı bir konuşma nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla açılan soruşturmayı değerlendiren Çakır, Davutoğlu’nun Erdoğan’a en sert muhalefet ettiği dönemlerde böyle bir soruşturmanın açılmadığını hatırlatarak zamanlamaya dikkat çekti.
Kemal Can, Melih Gökçek ve Ahmet Davutoğlu hakkındaki soruşturmaların nitelik olarak birbirinden farklı olduğunu ancak siyasi alanın yeniden düzenlenmesi bakımından ortak bir bağlamda değerlendirilebileceğini belirtti. Can’a göre çözüm süreci, belediyeler üzerinden yürütülen muhalefet kuşatması, anayasa tartışmaları ve Türkiye’nin uluslararası alanda yeniden konumlandırılması, 2027’de ortak bir siyasi hedef etrafında birleştirilebilir.
Üsküdar’da seçim gerilimi
Ruşen Çakır, seçimin tekrarlanması kararının ardından iki belediye başkan yardımcısı ile meclis üyesi Ekrem Baki’nin gözaltına alındığını, dört CHP’li belediye meclisi üyesinin de AKP’ye geçtiğini aktardı.
Yaşananları “seçimle alınamayan belediyelerin yargı ve transferler aracılığıyla ele geçirilmesi” olarak değerlendiren Çakır, benzer uygulamaların daha önce farklı il ve ilçelerde de görüldüğünü söyledi.
Kemal Can ise Üsküdar’daki gelişmelerin siyasi alandaki bozulmayı açık biçimde gösterdiğini savundu:
“Üsküdar vakası, her şeyin açık seçik ve ayan beyan ortada olduğu bir hadise. Burada şantaj var, vaat var, gözaltına alarak oylamada oy kullanılmasını engellemek var, yapılmış bir seçimi itirazla yeniletmek var. Son birkaç yılda siyasete, siyaset dışı araçlarla müdahalenin her türünün bu olayda bir karşılığı bulunuyor.”
Aleviler ve Kürt hareketi
Abdullah Öcalan’a atfedilen Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisî ittifakı göndermesinin Alevilerde yarattığı tepkiyi değerlendiren Çakır, bazı Alevi aydın ve kuruluş temsilcilerinin ortak bir bildiri yayımladığını, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın bu açıklamaya verdiği yanıtın da tartışmaları büyüttüğünü belirtti.
Kemal Can, tartışmanın yalnızca tarihsel ya da akademik bir anlaşmazlık olarak görülemeyeceğini söyledi. Benzer tarihsel göndermelerin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve AKP sözcüleri tarafından da bugünkü süreci açıklamak amacıyla kullanıldığını hatırlatan Can, tartışmanın önümüzdeki dönemde devam edeceğini belirtti:
“Bu, geçici bir vehimden veya aşırı duyarlılıktan kaynaklanan bir mesele değil. Bu referansı kullanmadan da entegrasyondan ya da demokratik entegrasyondan söz edilebilir. Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisî göndermesi yanlışlıkla yapılmıyor; kimse de deşerek bunu bulmuyor. Bu referans sürekli çıkartılıp öne konuluyor. Dolayısıyla tartışma, bir yanlış anlaşılmanın sonucu değil; böyle anlaşılması istendiği için ortaya çıkan bir problem.”
Deşifreyi hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Her hafta yaptığımız gibi Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Önce Melih Gökçek’le başlayalım. Biraz önce bir video gördük. Gökçek sakız çiğneyerek Adliye’ye geliyor. Bu davranışı çok manidar. Hani ben bu mahkemeyi takmıyorum’’ gibi, saygısızlık olarak yorumlandı. Ama oğlu “Babam şeker hastası. Ağız kuruluğunu gidermek için böyle yaptığını söylemiş. Sen tıptan anlarsın. Şeker hastaları hakikaten sakız mı çiğler? Ben ilk defa duyuyorum. Gerçi sen bu haftaki ‘’5 Soru 10 Cevap‘’ yayınında https://medyascope.tv/2026/09/02/melih-gokcek-sorusturmasi-nereye-gider-video/ Melih Gökçek’i ele aldın, bayağı konuştun. Ben bir şeyler söylemek istiyorum bu konuda. Aslında çok da üzerinde konuşulacak birisi değilmiş gibi geliyor bana. Hatırlarsan 94 yılında Melih Gökçek müstehcen bulduğu bir heykeli ‘’ben böyle sanatın içine tükürürüm’’ diye kaldırtmıştı. O zaman da zaten kendini göstermişti. O minvalde bir trol olarak hayata devam ediyor. Bilmiyorum senin başına geldi mi ama bana da birkaç kez durup dururken sosyal medyada sataşmışlığı vardır. Bir de bol miktarda tufaya geliyor biliyorsun. Şimdi buradaki husus şu. Buradaki soru şu: Neden yılar sonra hakkında soruşturma açılıyor? Erdoğan 2019 seçimleri öncesinde onu görevden aldı. Daha doğrusu istifaya zorladı. Kadir Topbaş’ı da Gökçek’i de. Ama yine de kaybetti seçimleri. O zamandan beri Melih Gökçek sürekli kendini göstermeye çalışıyor. Bu arada oğlunu AK Parti’den milletvekili yaptı ve sürekli bir şeylere müdahil olmaya, kendini göstermeye çalışıyor.
Bugüne gelirsek: Önce Murat Ağırel’in, Gökçek’in küçük oğlunun Avrupa’da aldığı yerlerle ilgili bir haberi çıktı. Hemen arkasından da hakkında soruşturma açıldı. Murat Ağırel’i tanık olarak çağırdılar; bunu çok önemsedim. Bizzat başsavcı onun tanıklık ifadesini almış. Ağırel savcılığın çok hazırlıklı olduğunu söylemiş. Yani daha önceden üzerinde çalışılmış bir olay, haber onun üstüne denk gelmiş. Önce soruşturma, sonra haber, sonra soruşturmanın resmi hâle kavuşması. Böyle bir soruşturmayı Türkiye’de bir savcı siyasi iktidardan bağımsız yapamaz. Yani bir savcı ‘’ben böyle bir haber gördüm. Bunu ciddiye alıyorum. Melih Gökçek’i ifadeye çağırayım. Başıma ne gelirse gelsin’’ demez. Öyle bir şey olsaydı, zaten bugün Melih Gökçek oraya gitmezdi. Deniz Göktaş olayında da oldu. Daha önce Selçuk Kozağaçlı da oldu, Ahmet Altan’da da oldu. Mesela bir yargıç tahliye kararı veriyor. Arkasından apar topar yeniden tutuklama kararı oluyor. Yani bir yargıç dosya üzerinden tahliye kararı verince hemen ona müdahil olunuyor. Yani olayın gidişi bozuluyor. Gökçek olayında da öyle bir şey olurdu. Yani gözden çıkartılmış gibi gözüküyor. Zaten iktidarın çok işine yarayan bir pozisyonda değildi sanki. Yani bir değeri olur da o değeri kaybeder gibi bir durum yok.
Şunu merak ediyorum: İktidarı rahatsız eden özellikle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı rahatsız eden bir şey yapmış olabilir mi? En kritik soru bu. Bu konuda şu âna kadar hiçbir şey görmedim. Ama bir ihtimal şöyle bir şey olmuş olabilir. Birileri bu olaya bakmıştır, ‘’ya burada bir şey var bunu yapalım mı?’’ diye sorulmuştur. ‘’Yapın o zaman’’ denmiştir. Yani özel olarak ‘’yapın’’ diye değil de önü açılmıştır. Bu konu hâlâ benim kafamda belirsiz ve şu âna kadar bunun cevabını görmedim. Gökçek şu anda ifade veriyor olması lazım. Özgür Özel ‘’tutuklu yargılansın’’ demiş. Tutuklanacağını düşünmüyorum ama mesela adli kontrol şartları filan gelse bile bayağı büyük bir olay olur. Ne dersin? Ama önce şu sakız ve şeker hastalığı konusundaki uzman görüşünü alalım.
Kemal Can: Bildiğim kadarıyla şeker hastalığıyla sakızın tedavi edici bir ilişkisi olduğunu sanmıyorum.
Ruşen Çakır: Olsaydı bilirdin değil mi?
Kemal Can: Halk arasında böyle birtakım şeyler söylenebilir, ama bilinen bir ilişkisi olduğunu sanmıyorum. Sadece, şeker hastalığının sürekli ağız kurulu yaptığı bilinir. O semptoma karşı sakız çiğneme ihtiyacı duyuyor olabilir yani. Bir de şeker hastalığı halk arasında tuhaf agresyonların sebebi olarak da gösterilir. Garip tepkiler veren insanların ‘’benim şeker hastalığım var kusura bakmayın’’ filan dediğini duymuşuzdur. Şeker hastalığının hafifletici bir sebep gibi kullanıldığı hadiseler de var ve bunlardan biri olabilir. Ama Melih Gökçek, adliye binasına girerken sakız çiğniyor görüntüsü vermenin ne anlama geleceğini bilen birisi. Yani şeker hastası da olsa başka bir nedenle de olsa, her yerde her şeyin yapılmayacağını ya da bir yerde bir şeyin yapılıp yapılmamasının ne anlama geleceğini, bir tür bir kayıtsızlık, umursamazlık görüntüsü vermek için böyle algılanacağını bilir. Bunu bilerek yaptığını düşünmemiz makul.
Az önce bahsettiğin bu hafta içindeki ‘’5 Soru 10 Cevap’ta Melih Gökçek meselesini konuştum. Senin de biraz önce söylediğin gibi ya Melih Gökçe’ye dokunulacak olsaydı, zaten Büyükşehir’in hazırladığı ama sonra nedense fazla üzerine varmadığı, yani sadece soruşturma izni verilmediği ya da soruşturma açılmadığı için kenara kaldırılan, ama buna karşılık bir siyasi mesele halinde gündeme getirilmeyen dünya kadar dosya var. Herkesin dinozorlarla tanıdığı o meşhur park kepazeliğinden tut, Bülent Arınç’ın ‘’Ankara’yı parsel parsel sattı’’ dediği imar yolsuzluklarına kadar yığınla dosya var. İşte şimdi yavaş yavaş onlara geliniyor. Osmanlıspor hadisesi var. Tabii Beyaz TV kendi başına özel bir vaka. Yani özellikle bu iktidar medyasının bir süredir çeşitli alanlarda, kimi akçalı, kimi adlî meselelerde birtakım para trafiklerine sebep olan, içinde şantajın bulunduğu yahut tehdit ya da şantajın birlikte kullanıldığı birtakım ilişkilerim içinde bulunduğu ya da o televizyon kanalında çalan çalışan bazı isimlerin de bu yüzden şimdilerde tutuklu olarak soruşturulduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Melih Gökçek’e dokunmak isteselerdi, dokunacak çok sayıda malzeme zaten vardı. Ama çoğuna soruşturma izni verilmedi, bu konudaki çoğu soruşturma kapatıldı ve herkes de bunun, genel olarak iktidarın cezasızlık tutumunun ve özel olarak da Melih Gökçek’e ilişkin bir dokunulmazlık kalkanının işlediğine hükmetti.
Şimdi bunun yapılıyor olması tabii ki dikkat çekici oldu. Daha önce başka olaylarda da olduğu gibi, her şeyin değişeceği, çok acayip şeylerin olacağı konusundaki spekülasyonların önünü açtı. Ben, Melih Gökçek’in katta ve asla dokunulamaz biri olduğu kanaatinde de değilim. Bu soruşturmadan çok önemli sonuçlar çıkacak ve artık bu özellikle yerel yönetimlerle ilgili meselelerde, iktidarın kendi tarafında da bazı ‘’temizlik’’ faaliyetlerine girişeceği ya da artık başka bir denklemin işleyeceği kanaatinde değilim. Yani ne çok hevesli olmaya ne de ‘’buradan çok bir şey çıkmaz’’ deyip umursamaz olmaya yer yok. Çünkü muhalefet, özellikle yerel bunu vesile ederek… Şimdi Mansur Yavaş birtakım açıklamalar yaptı. Sonra dosyaları tekrar gündeme getirdi ama Mansur Yavaş’ın şu andaki pozisyonu da biraz karışık olduğu için yine bunu çok kuvvetli bir mesele halinde kamuoyu gündemine taşıyor değil aslında. Ama muhalefetin ve aslında genel olarak kamuoyunun, bu cezasızlık, bu dokunulmazlık meselesi konusunda yeniden bir siyasi baskı imkânı yakalayabileceğini düşünüyorum. Sonucu nereye varır? Niyetlerle ilgili.
‘’Peki niye şimdi oldu bu?’’ konusunda da çarşamba günü yaptığım yayında şunu söyledim: Bu daha önce yaşadığımız kara para hikâyelerinde, adliyelerdeki davalar etrafında oluşturulmuş networkler ve borsalar tartışmalarında, borsa spekülasyonlarında, çete soruşturmalarında hep şunu görüyoruz: İktidar tarafında belirli bölgelerde, belirli alanlarda, belirli sektörlerde, zamanla iyice ucu kaçırılmış, kontrolü kaybedilmiş böyle boşluk alanları var. Ve o alanlarda, birbiriyle rekabet hâlinde olan birtakım yapılar gelişmiş ve zaman zaman gerek onların çatışmasından gerekse onların kontrolsüz ve rahatsız edici eylemlerinden dolayı oralarda bir temizlik, bir düzeltme, bir sadeleştirme, bir tanzim faaliyeti gerekiyor ve bunlar yapılıyor. Bu, son dönemde yoğunlaştı. Hani sen de ‘’Melih Gökçek rahatsız etmek için ne yapmış olabilir?’’ diyorsun ya, bunu Melih Gökçek’in siyasi faaliyetleri içerisinde göremiyor olabiliriz. Çünkü bu ilişkilerin önemli bir kısmı, buzdağı gibi görünmeyen birtakım ilişkilere ve birbirlerinin ayaklarına da bastıkları bir arka mücadele alanında cereyan ediyor. Oralarda neler olduğunu, özellikle parasal trafiklerde ne tür meseleler gündeme geldiğini, kimin ayağına bastığını, kimin kimi zorladığını dışarıdan göremeyebiliyoruz. Çünkü son derece kapalı alanlar. Cem Küçük gibi bazı gazetecilerin şunların bunların soruşturmalarında buna benzer şeylerin uçlarını görüyoruz ama ancak bize gösterdikleri kadarını görüyoruz.
Melih Gökçek belediye başkanlığından alındığı anda, yani istifaya ikna edildiği anda aslında gözden çıkartılmış bir siyasi aktördü. Ama hatırlarsan o zaman epeyce bir süre direndi. Yani Kadir Topbaş gibi hemen gitmedi. Gitti geldi Külliye’ye çıktı, onu yaptı, bunu yaptı; Uzun bir direndi, en azından direnmeye çalıştı. Ama sonuçta orada zaten siyasi olarak gözden çıkartıldığını anlıyoruz. Ama o gözden çıkarma, Melih Gökçek’in köşesine çekilme sonucu vermedi sanıyorum. Yani politik ihtirası öyle bir insan değil Melih Gökçek ve orada neler yaptı, nelerin içerisinde yer aldı e kestirmek zor.
Ruşen Çakır: O zaman istersen biraz da Davutoğlu’ndan bahsedelim. Davutoğlu partiyi feshetti; bir anlamda kendini nötr bir alana çekti. Hatta iktidara yakınlaşma ihtimali de bayağı yüksekti. Birdenbire, yıllar önceki bir konuşması nedeniyle ‘’cumhurbaşkanına hakaret’’ suçlamasıyla hakkında soruşturma açıldı. Gökçek olayıyla Davutoğlu olayı iki bambaşka olay. Birisinde tamamen bir yolsuzluk, para pul işleri var. Diğerinin ise çok açık bir şekilde, bir siyasi parti lideriyken yaptığı konuşmadan dolayı yargılanma ihtimali var. Yani birisi doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğüne geliyor. Bir de üstelik bu kişi Türkiye’nin seçilmiş son başbakanı. Mehmet Uçum ‘’son Başbakan Binali Yıldırım’’ demiş ama Binali Yıldırım seçimle gelmedi. Davutoğlu’nun ayrılması üzerine yerine geldi biliyorsun. Davutoğlu olayının niye olduğunu hakikaten anlamıyorum. Bugüne kadar yapılmayan şey niye şimdi yapılıyor? Yani Erdoğan’ın Davutoğlu’na en kızgın olduğu dönem herhalde bugün değildir, değil mi? Partiyi kurduğu dönemdir, Altılı Masa’ya oturduğu dönemdir. Şimdi zaten siyaseten bir anlamda havlu atmış bir durumda. Niye bu yapılıyor? Bununla ilgili bir yayın da yapmayı düşünüyorum çünkü çok önemli bir husus bu. Yıllarını daha ilk andan itibaren AK Parti iktidarına vermiş birisi. Üniversitesine el koydular, şu oldu, bu oldu. Şimdi zaten köşesine çekilmiş. Haftaya oğlunu evlendiriyor. Bir ihtimal oraya siyasi iktidardan da birilerini çağıracaktı. Belki Erdoğan’a bile davetiye yollamış olabilir. Ama birden bu soruşturma açılıyor. Pazartesi günü o da ifade vermeye gidecek. Ne olup bitiyor diye yakın çevresinden birileriyle konuştum. Onlar bana soruyor ‘’ne oluyor?’’ diye. Yani kimse anlam veremiyor. Sende onun cevabı vardır illaki.
Kemal Can: Ya sen de sürekli bana ‘’onu bilirsin, bunun cevabı sende vardır’’ deyip töhmet altında bırakma beni. Bende bir cevabı yok ama düşündüğüm bir şey var. Çarşamba günkü yayında Melih Gökçek vesilesiyle bahsettim. Aslında Melih Gökçek olayıyla bu anlamda bir ilişki kurulabilir. Melih Gökçek hadisesinin Mansur Yavaş’la bağlantılı birtakım tarafları olduğu söyleniyor ama, şimdi ben yakın bir zamanda başka şeyler de olacağını ama asıl bunun nedenlerinden birinin şu olduğunu düşünüyorum: 2027 senesi, kimilerinin ‘’çözüm süreci’’ dediği çözüm olmayan süreç, ‘’the süreç,’’ ağırlıklı olarak belediyeler üzerinden yürütülen muhalefet kuşatması süreci, anayasa süreci ve uluslararası arenada Türkiye’nin yeniden pozisyonlanma süreci ve bu iktidarın bekasının sağlama alınması meselesi, bir entegrasyon paketi içerisinde 2027’nin siyasi gündemini oluşturacak. Bu gündemin birbiriyle farklı dinamiklerle işleyen süreçleri aynı amaç etrafında entegre edecek bir faaliyete dönüşmesi ihtimali yüksek. Zaten ondan sonra da bir seçim söz konusu. O seçimin ne kadar seçim olduğu ayrı, ama o seçimi yapacakları ve o seçimden Erdoğan’ı kazandırmak üzere kurgulanmış bir hattın yürüdüğü ortada. O seçimin, bunun bir milli irade gösterisi hâline dönüşüp dönüşmeyeceği ile ilgili bir belirsizlik olsa da sonuçta 2027 bunun tanziminin senesi. Şimdi bu tanzimin içerisinde en önemli ayak, bir figür olarak Erdoğan’ın, uluslararası bölgesel ve iç politikadaki pozisyonunun, meşruiyet ve gücünün yeniden tahkim edilmesi gerekiyor. Bu, oy oranını arttıracak toplumsal rıza üretecek bir şey değil. Bu, zaten epey hırpalanmış olan, adaletsizlikle şununla bununla damgalanmış olan Üsküdar gibi bir rezaletle artık iyice ayyuka çıkmış birtakım ayak oyunlarıyla sürdürülen bir iktidarın karşısında, Erdoğan’ı yeniden ‘’temiz’’ ama en önemlisi çok güçlü ve gücünü koruyup gücünü arttıran bir figür haline dönüştürmek.
Bu, şöyle ayaklar içeriyor: Yani mutlak bir hâkimiyet, bir güç kullanılıyorsa, ‘’para kazanmak için, bir şeyleri yönetmek için, bir şeyleri elde etmek için ya da bir şeyleri elinde tutmak için bir imkân arıyorsan, bunun tek adresi Erdoğan’dır. Erdoğan bunların mutlak kararını verecek aktördür. Onun dışında kendisine mikro ölçekte bile bir güç vehmeden hiçbir şey olmamalıdır.’’ Bu iktidarın, dışarıdaki meşruiyet alanından devşirip içeriye taşımaya çalıştığı ‘’iyi ki başımızda Erdoğan var’’ cümlesi var ya, bunun altını doldurmaya çalışacaklar. Bu çaba içerisinde hem böyle kontrolsüz alanları tanzim etmek, yani kendi iktidarını yeniden sağlayacak ve muhalefeti bölerek, parçalayarak ya da dizayn ederek yaratacağı şeyin içerisinde, tabii kendi tarafını da bir hâle yola sokmak, bir evin içini düzenlemek, bu süreçte kullanılan tâbirle ‘’iç cepheyi sağlamlaştırmak,’’ iç cepheyi çapaklardan, problemlerden biraz arındırmak gibi bir ihtiyaç var.Bu yüzden bu biraz önce konuştuğumuz başka alanlara da yayılan temizleme, arınma faaliyetlerini arttırıyorlar.
Davutoğlu bunun neresinde? Davutoğlu bunun hiçbir yerinde değil. Davutoğlu bence şöyle bir şeyin parçası: Erdoğan’a laf etmek, Erdoğan’a bir şey söylemenin artık çok sorunlu olduğu ve en yaygın tabiriyle ‘’kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’’ hikayesini… Davutoğlu gibi bir figüre bile Erdoğan’a son derece sınırlı laflar etmişken, ‘’gel bakalım buraya’’ deniyorsa… Yine bugün çıkan iddianameyle Deniz Göktaş’a 11 yıl isteniyorsa, bu, şunu da sağlayacak bir şey: Hem bir yandan başka güç odaklarını ortadan kaldırmak ve kendi iç dinamizmini ve dengesini tekrar sağlamak ve bunu Erdoğan’ın mutlak otoritesi etrafında yapmak. İkincisi de Erdoğan’a laf söylenemezliğin sınırlarını herkese göstermek. Efkar-ı Umumiye. Davutoğlu bile Erdoğan’a bir şey dediği için savcı ‘’gel bakayım buraya’’ diyorsa, hakikaten herkesin bir durup düşünüp ona göre davranması gerekir. Dolayısıyla bu Erdoğan figürünü yeniden ve güçlü biçimde hem her şeyden uzak ve temiz hem de tek mutlak güç halinde yeniden kurmanın şeylerinden biri olabileceğini düşünüyorum. Hani kafanda bir şey vardır diyorsun ya, benim kafamda bu ihtimal belirdi. Eğer önümüzdeki günlerde benzer başka şeyler de görürsek, siyasi alanın tanziminde bir ayar verme, herkesi bir hizaya ve ayara sokma faaliyeti görürsek, o zaman, demek ki çok da yanlış düşünmemişim diyeceğim.
Ruşen Çakır: Murat Ağırel bir hatırlatma yapmış: Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy, 2011 yılında Türkiye’ye geldiğinde uçaktan inerken ağzında sakız varmış. Melih Gökçek ‘’bu, çok ağrıma gitti’’ demiş. Sarkozy’nin uğurlanmasında kendisini protesto etmek için ağzında sakızla uğurlamış.
Kemal Can: Bir protesto yöntemi olarak sakızı kullanıyor.
Ruşen Çakır: Evet. 15 yıl önceki bir olay. Neyse Üsküdar seçimini konuşalım biraz. Yarın seçim olacak. Bir kere, seçimin tekrarlanması başlı başına bir hukuk sorunuydu. Seçimden önce iki başkan yardımcısı gözaltına alındı. Sonra Meclis üyesi Ekrem Baki gözaltına alındı. Ekrem Baki’yi yıllardır tanırım. İslami hareketten birisidir ve AKP’den seçilmişti Üsküdar’a, ama sonra istifa etti. Bir dönem bağımsız kaldı. Sonra CHP’ye geçti. An itibariyle YENİ Parti’ye yakındı diye biliyorum. Sonuçta, o kişilerin istifası ve üstüne dört CHP’li üye AKP’ye transfer oldu. Bu dört üyenin bir tanesi, DEM Parti ile kent uzlaşısı kapsamında giren birisiymiş. Oğlunun yurt dışında olduğu ve hakkında soruşturma olduğu yazıldı. Diğer üçü de yıllarca CHP’de siyaset yapmış değişik kademelerde kişilermiş. Yani dört kişiyi alıp, üstüne de üç kişiyi gözaltına atınca seçimi kazanacak gibi gözüküyor iktidar.
Kemal Can: Zaten ucu ucuna bir seçim.
Ruşen Çakır: Evet ve Kılıçdaroğlu isyan etti. Müslim Sarı da gelmiş. Olayı kontrol etmeye çalışıyorlar. Ama bu ilk olay değil biliyorsun. Daha önce Menderes’te oldu böyle bir olay. Şimdi Adana Yüreğir’de de benzer bir şey oluyor. AKP, seçilemediği yeri yargı üzerinden ki yargı tek başına yetmiyor, transfer üzerinden ele geçirme operasyonu. Mesela Beykoz’da belediye başkanı içeri girdikten sonra yerine CHP’den seçilen kişiyi transfer etmişlerdi biliyorsun. En son Çekmeköy’de ve Tuzla’da da oldu. Doğrudan belediye başkanlarını transfer etme de var zaten. Afyon, Aydın, başka örnekler de var. CHP’den seçilmiş belediye başkanlarını ki sadece CHP’den değil Yeniden Refah ve İYİ Parti’den de bayağı belediye başkanı transfer ettiler. Ama Üsküdar’da olduğu gibi, olayı daha çok CHP’li belediyelere yapıyorlar ve yaptıkları da yanlarına kâr kalıyor. Yarın AKP’nin adayı seçilirse, büyük bir ihtimalle bunu demokrasinin, milli iradenin zaferi gibi sunacaklar. Eller kaldırılacak, zafer konuşmaları yapılacak, filan. İnsan, niye bu seçim yapılıyor diye düşünüyor. Üsküdar Erdoğan’ın semti; onun için çok önemli bir yerdi. Yıllar sonra düştü. Bir kadın belediye başkanı, Sinem Dedetaş kazandı Üsküdar’ı ve sabahın köründe Sinem Dedetaş’ı evinden basıp aldılar, tutukladılar. Olayın kendisi zaten her şeyi anlatıyor, öyle değil mi?
Kemal Can: Sen bir sürü örnek saydın ama Üsküdar vakası, her şeyin çok açık seçik ortada olduğu, herkesin, özellikle AKP’lilerin de anlatırlarken utanmaları gereken sakil bir hadise. Ama işin başına gelelim. Yine aynı şeyi söylemek zorundayız. Bu, aşağıdan yukarıya doğru ilerleyen bir bozulma değil, yukarıdan aşağıya doğru yayılan bir bozulma. 2019 İstanbul seçimini hatırla. Bu ülkenin yargısı, Yüksek Seçim Kurulu, aynı zarfa girmiş iki pusuladan birini geçersiz sayıp diğerini geçerli sayıp seçimi yenileme kararı aldı. Ve üstelik daha sonra, ‘’bunun arkasında komplolar var, şunlar var, bunlar var,’’ ‘’Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şey oldu’’ dendi. Sandık kurullarına soruşturmalar açtılar filan. Hiçbirinden bir şey çıkmadı. Bu hadise birlikte artık her şeyin mübâh, mümkün olabildiği bir düzene geçildi zaten. Geçen haftalarda çokça konuştuk, milletvekili transferleri, önümüzdeki günlerde Mecliste göreceğimiz pek çok hadise, seçimle alınmış sonuçların artık bir anlam ifade etmediği, seçim matematiği üzerinden siyasetin biçimlenmediği bir hadise yaşıyoruz. Üsküdar, bunun çarpıcı bir örneği. Bir şeyleri kitabına uydurmak, hiç olmazsa makul, izah edilebilir, kabul edilebilir bir şekilde yapmaya çalışmak gibi bir ihtiyacın bile olmadığını, her şeyi en kaba, en sakil haliyle yapmakta bir beis görülmediğini gösteriyor. Bu, vaka olarak kendi başına içinde her şey var; şantaj var, vaat var, gözaltına alıp oylamada oy kullanmasını engellemek var, zaten yapılmış seçimi itirazla yeniletmek var. Şu son birkaç yılda, siyasete siyaset dışı araçlarla müdahalenin her türünün burada örnek olarak karşılığı var. Büyük ihtimalle seçimi alırlar. Daha sonra başka belediyeleri de bu yöntemlerle alabilirler.
Zaten bu iş yol oldu. Yani artık muhtemelen birtakım illerin belediye başkanları, çeşitli il, ilçe belediyelerinde bu tür faaliyetlerin peşini sürüyor. Bunların çok birşeye yaradığı da yok. Bu transferlerle bu belediyeleri aldıkları için birdenbire Üsküdar’daki oy dengesi filan değişmiyor ya da transfer ettikleri belediye başkanları onlara çuval çuval oy getirmiyor. Ama zaten bunun peşinde değiller. Bunu yapabiliyor olduklarını ve bunun önünde engelin olmadığını gösteriyorlar ve sürekli karşı tarafı bu anlamda bozmaya yarıyor. ‘’Kazanacak adaylar, yani siyasetin profesyonellerinin neye göre hangi kategorilerle ve sürekli iktidar liyakatle eleştirilirken, hangi ilkesel unsurlara göre ya da hangi liyakat esaslarına göre belirleniyor?’’ kısmını iyi tartışmak lazım. Hadi diyelim ki açıklarından dolayı sıkıştırıldıkları için transfer oldular, teslim oldular, taraf değiştirdiler. Ama o zaman ‘’bu kadar çok açığı olan, ilk sıkıştırmada hemen teslim olmak zorunda olan bu kadar çok adayı nasıl buldunuz?’’ diye sorarlar. Bunların çoğunu ‘’kazanacak’’ aday diye, itiraz edenlerin karşısında savunduğunuzu da hatırlatırlar. Tamam, ‘’şu anda bunların zamanı değil’’ denilebilir. Haklılık payı da olabilir. Çünkü bir taarruz var. Ama bir yandan da insanın aklına böyle şeyler de geliyor açıkçası. Mesela İzmir yeniden gündeme gelmeye başladı. İzmir Belediye Başkanının, AKP milletvekilleri, il başkanlarıyla bir fotoğraf karesi çıktı. Bu bir süre daha gündemde kalacak. Önümüzdeki yıl da bunun örneklerini görebiliriz diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Sana iyi bir haber vereyim; Başaran Aksu tahliye olmuş.
Kemal Can: Çok güzel. Alınması bile yanlıştı, tahliye olmasına sevindim.
Ruşen Çakır: Önceki gün yaptığım sabah yayınımı ona ithaf ettim biliyorsun; hemşehriyiz biz onunla. O da Hopalı. ‘’Direnin’’ diye yeni açıklamalar yapıyordu. Herhalde bir sonraki gözaltı ve tutuklamaya kadar kendisini birazcık görürüz. Bu yıl ilk 8 ayda 12 kere gözaltına alınmış, iki kere tutuklanmış.
Kemal Can: Başaran bir mücadele insanı ve her alanda, yetişebildiği her yerde var olmaya çalışıyor. Tabii her başarının da bir cezası oluyor.
Ruşen Çakır: Evet. Şimdi son olarak, Alevilik meselesini biraz konuşalım. Öcalan’a atfedilen İdris-i Bitlisi-Yavuz Selim ittifakı göndermesi, Alevilerde rahatsızlık yarattı. Elli üç Alevi yurttaş ve aydın, bunu protesto eden bir bildiri kaleme aldı. Bildirinin yayımlanmasının ardından DEM Parti’den sert cevaplar geldi. Tuncer Bakırhan’ın cevabı akıl alır gibi değil. Orada özellikle HDP’den ve bir önceki partiden seçilmiş iki eski milletvekili var biliyorsun. Onlar için ‘’sokaktan aldık, milletvekili yaptık’’ gibi laflar etti. Sonra düzeltmeye çalışmış. Orada çok kritik bir husus var. Öcalan’ın söylediği şeylerden bir ‘’Sünni ittifak mı tasarlanıyor?’’ gibi bir hava var. Bir de tabii Yavuz Sultan Selim adını bir olumlu referans olarak duymak bile Alevilerde bir tepki yaratıyor.
Ben ‘’Aleviler çözüm sürecine nasıl bakıyor?’’ diye bir seriye başladım. Yarından itibaren Medyascope’ta yayımlanmaya başlayacak. Bazı Alevi kuruluşlarının önde gelen isimleriyle ve o bildiriye imza atanlardan da konuşacaklarım olacak. Aslında önemli bir tartışma. Konuklarımla onu da tartıştık. Şimdi bir yanda Aleviler, bir yanda Kürtler gibi bir hava yaratılmaya çalışılıyor ama hem Kürt hem Alevi olan çok sayıda insan var ve özellikle Kürt hareketi içerisinde çok etkili bir damar var. Kandil’e gittiğimde, her yerde, ölümleri yeni açıklanan Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan’ın fotoğrafları vardı. Biliyorsun ikisi de Alevi. Orada karşılaştığım PKK militanları içerisinde Dersimli birkaç kişi vardı. Çok daha fazla olduğunu biliyoruz. Bu acayip bir tartışma aslında. Yani Kürtler, Aleviler… Süreçte Aleviler nerede olacak? Bir de tabii bunun üstüne birileri balıklama atladı. Alevileri çok da sevdikleri, söylenemeyecek birileri de bunu alıp köpürtmeye çalışıyor. Ne dersin, bu tartışma sürer mi?
Kemal Can: Bence tartışma sürer. Çünkü olay böyle bir akademik, bir tarihi meselenin içyüzü tartışması olması yanında, güncel ve konjonktürel pek çok meseleyle doğrudan bağlı ve sadece birtakım tarihi referansları hangi bağlam içerisinde kullandığınız, o referansın gerçek hâlinden başka bir içerik kazandırıyor. Bu kaçınılmaz. Hem siz bu bunu böyle kullanıyorsunuz hem böyle anlaşılıyor. Meselenin ‘’Öcalan dedi-demedi’’ noktasına indirgenmesinin çok anlamlı bir tarafı yok. Çünkü bu son görüşmede böyle bir şey dememiş olsa bile, bu, hiç demediği anlamına gelmiyor. Çünkü bu, çeşitli biçimlerde çeşitli zeminlerde dile getirilmiş bir mesele. Ayrıca bu tarihi ittifaka referans veren bir de karşı taraf var. Yani Bahçeli’den başla, AKP’nin pek çok sözcüsüne kadar, bu tarihsel referansı, bugünün süreci açıklama argümanına dönüştüren çok sayıda açıklama var ve ısrarla bu devam ediliyor. Hatta bu daha ileri götürülüyor, İran meselesiyle de bağ kuruluyor.
Daha önce hatırlıyorsan Öcalan’ın İran’la ilgili söylediği Şia vurgulu başka sözleri de olmuştu. Dolayısıyla şimdi sadece ‘’o laf dendi-denmedi’’ üzerinden bir cevaplama girişimi çok anlamlı değil. Ve yine birtakım konjonktürel şartlar, biraz önce konuştuğumuz 2007’nin siyasi hatlarının tanzimi içerisinde, bölgesel dengeler içerisinde ve küresel denklemin paralelinde, bu mesele Türkiye’de yeni bir sıcak hat halinde canlı kalacak ne yazık ki. Böyle bir problem var. Bu sadece böyle geçici bir vehim, aşırı bir duyarlılıktan kaynaklanan bir şey değil. Biraz istenerek, bilerek, yani bu referansı kullanmadan da bir demokratik entegrasyondan bahsedilebilir.
Ama bu referansın iki tane önemli ayağı var. Hatırlarsan Bahçeli ilk çıkışının gerekçesini anlatırken şunu söylemişti: ‘’Biz bunu tarihte daha önce yaptık. Çok geniş formüller aramamıza gerek yok. Onlara bakarak ne yapacağımızı biliyoruz.’’ Şimdi burada iki önemli nokta karşımıza geliyor. Birincisi, Alevileri de ilgilendiren Yavuz Sultan Selim- İdris-i Bitlisi hadisesi. Diğeri de yine laik ve cumhuriyetçi çevrelerin alerjisini çeken cumhuriyet ideolojisinden başka bir toplumsal ve siyasal ilişki pratiğinin referans haline getirilmesi. Bu ikisi de bence önümüzdeki dönemin, 2027’deki siyaseti, Türkiye’yi ve bölgeyi şekillendirecek dizayn faaliyetinin sıcak hatlarından biri olacak ve bu tartışma böyle yatıştırılarak idare edilmeyecek. Bu, yanlış anlaşılmalarla ortaya çıkmış bir problem değil. Böyle anlaşılması istendiği için ortaya çıkmış problem. Hatırlarsan, 2013’te Gezi sırasında da o reaksiyonun büyük bir destek alması, hemen öncesinde, iktidarın üçüncü köprüye Yavuz Sultan Selim adını vermesiyle ilişkilendirilmişti. Yavuz Sultan Selim meselesi kendi başına bir yüksek alerji sebebi ve bu çok sık hatırlatılıyor. Yani böyle ağızdan kaçmıyor, kimse deşerek onu bulmuyor. Çıkartıp çıkartıp öne konuluyor.
Şimdi işin diğer kısmına gelelim. Tuncer Bakırhan hadisesi ile ilgili de iki laf etmek isterim. Ama Tuncer Bakırhan özelinde söylemiyorum. Genel olarak, sürecin bu çerçeve yasa çıkma aşamasında ortaya çıkan bir eğilimden bahsetmek istiyorum. Burada Kürt siyasi hareketi ya da DEM çevresinde, yüksek, kontrolsüz bir öfkenin, hep karşı tarafı eleştirmek için kullandıkları üstenciliğin hızla öne çıktığını görüyoruz; çok gergin ve çok agresif savunmalar. Üstelik savunma yaparken çok problemli saldırılar yapabiliyorlar. Mesela Meclis’te görüşme sırasında Yeni Partililere ‘’dokunulmazlığa oy verdiniz’’ sözleri. Hâlbuki öbür tarafta dokunulmazlığı getirmiş ve çıkartmışlar var. Siz çıkıp ‘YENİ Parti’ye ‘’Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ dediniz’’ diye çemkiriyorsunuz. Aynı şekilde, aydın olmanın ne olduğu ya da ‘’sokaktan alınmış, milletvekili yapılmış’’ sözlerinde yüksek bir agresyon var.
Sürece eleştirel yaklaşan pek çok kişi bunu iktidar diliyle özdeşleştirerek, susturma girişimi, bir iktidar kurma girişimi olarak okuyor ve böyle suçluyor ve böyle eleştiriyor. Bunun haklı tarafları olabilir ama ben bu kontrolsüz agresyonda başka bir şeyin işaretlerini görüyorum. O da, aslında kendi durumuyla ilgili rahatsızlığın dışa vurumu. Yani bu insanlar, DEM Parti sözcüleri, süreçle ilgili sıkıntılı, çok haklı eleştiriler, kendilerinin de kafasında dönen problemler karşısındaki suskunluğu ve bu tür eleştirilere cevabı çok yüksek reaksiyonlarla veriyorlar. Yani tâbir yerindeyse şeker hastası gibi öfke patlamalarıyla reaksiyon veriyorlar. Bu da aslında çok ciddi bir rahatsızlığı, aslında cevapsızlığı gösteriyor. Çünkü zayıf olduğunuzu bildiğiniz bir eleştiri karşısında yüksek reaksiyon vererek, kendinizi ikna etmeye çalışırsınız. Genellikle son zamanlarda bu görüntünün hâkim olduğunu, yani birilerini susturmak, onları hizaya sokmak, entelektüellere talimat vermekten çok, kendi durumlarıyla ilgili sıkıntıyı fazla dışa vurmaya başladıklarını düşünüyorum. Bu da zaten siyasi hamle imkanları son derece sınırlı, büyük ölçüde siyaset dışına çekilmiş duran önemli bir partiyi daha da zor duruma sokuyor. Ama bunun da pek yakın dönemde bir çaresi görünmüyor. Çünkü geçenlerde seninle konuştuğumuz gibi, ben bu yıl içerisinde, yani 2007’ye kadar, süreçle ilgili öyle herkesi memnun edecek gelişmeler olacağı kanaatinde değilim.
Ruşen Çakır: Evet. Bitirmeden güzel bir haber daha vereyim. Sendika Başkanı Gökay Çakır da tahliye olmuş. Onu da söyleyelim.
Kemal Can: Evet, bu da güzel bir haber. Bu arada hatırlatalım; savcı iddianamesinde Deniz Göktaş’a 11 yıl istemiş.
Ruşen Çakır: Toplam 12 yıl, 2 ay. Evet burada noktayı koyuyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








