İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Hani sol bitmişti!” başlıklı yayınında Almanya’nın başkenti Berlin’deki eyalet seçimlerinde Die Linke’nin (Sol Parti) birinci çıkmasını değerlendirdi. Çakır, Türkiye kökenli Elif Eralp’in öne çıktığı seçim sonucunun, aşırı sağın yükselişte olduğu Almanya’da sol açısından önemli olduğunu söyledi.
Ruşen Çakır, Berlin’de Sol Parti’nin yüzde 25,7 oyla birinci çıktığını ve partinin başında Türkiye kökenli Elif Eralp’in bulunduğunu aktardı. Eralp’in anne ve babasının 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında Türkiye’den Almanya’ya gittiğini belirten Çakır, 1981 doğumlu Eralp’in Berlin eyalet seçimlerinde elde ettiği başarının önemine dikkat çekti.
Eralp’in koalisyon kurulması halinde eyalet başbakanı olabileceğini söyleyen Çakır, bunun hem Türkiye kökenli bir siyasetçinin başarısı hem de Almanya’da aşırı sağın yükselişi karşısında solun elde ettiği sonuç bakımından önemli olduğunu vurguladı.
“Sol öldü, bitti” tartışması

Çakır, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından sol ve sosyalist hareketlerin birçok ülkede eski güçlerini kaybettiğini ancak solun dünya genelinde varlığını sürdürdüğünü söyledi. New York’ta Zohran Mamdani’nin başarısını da örnek gösteren Çakır, Berlin ve New York’ta sol siyaseti savunan göçmen kökenli isimlerin öne çıkmasının dikkat çekici olduğunu belirtti.
Eralp’in hukuk eğitimi aldığını ve özellikle mülteci hakları konusunda uzmanlaştığını aktaran Çakır, Eralp’in ırkçılık ve göçmen karşıtlığına karşı çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Çakır, Berlin ve New York’taki sonuçların sol siyasetin dünya genelinde yeniden güçleneceği anlamına gelmediğini, ancak Eralp ve Mamdani gibi isimlerin rol model haline gelebileceğini kaydetti.
Çakır ayrıca Berlin’de gençlerin seçimlerde önemli bir rol oynadığını belirterek benzer bir durumun New York için de dile getirildiğini söyledi.
“Türkiye’de sosyalist solun cazibe merkezi yok”
Türkiye’deki sol siyasete ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Çakır, mevcut tablo karşısında iyimser olmadığını söyledi. Çakır, Türkiye’de solun güçlenmesi için YENİ Parti’ye bakanlar bulunduğunu ancak partinin daha merkezde konumlanmak istediğini ve buradan güçlü bir sol hareket çıkmasının kendisine mümkün görünmediğini belirtti.
Türkiye’de solun gençlerle ilişkisine de değinen Çakır, 1968 ve 1978 kuşaklarında gençlerin sol hareketlere katılımının yüksek olduğunu, 12 Eylül sonrasında ise bunun giderek azaldığını söyledi. Sosyalist sol içerisinde geçmişten gelen isimlerin hâlâ etkili pozisyonlarda bulunduğunu belirten Çakır, gençlerin önünün yeterince açılmadığını savundu.
Çakır ayrıca Türkiye’de sosyalist solun bir cazibe merkezine sahip olmadığını, Kürt hareketiyle kurulan ilişkide ciddi sorunlar bulunduğunu ve yeni çözüm süreciyle bu sorunların çözülmesi konusunda iyimser olmadığını söyledi.
Video deşifresi
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.
Almanya’dan seçimlerde genellikle kötü haberler geliyordu, ta ki pazar günü Berlin’de eyalet seçimlerinde Sol Parti’nin birinci çıkmasına kadar. Orada %25,7 oyla Die Linke, söyleyebildim umarım, birinci parti çıktı ve başında da, bizim bir kardeşimiz diyelim, Elif Eralp. Elif Eralp’in annesi ve babası Türkiye’de Sol Sosyalist Hareket içerisinden bir çift. 12 Eylül 1980 askerî darbesi ile ülkeyi terk ediyorlar ve Almanya’ya yerleşiyorlar. 1981’de de Elif Eralp doğuyor ve o kadın şimdi, 1981 doğumlu bu kadın, 45 yaşında Almanya’nın başkentinde eyalet seçiminde birinci parti çıkıyor. Eğer koalisyon için diğer partileri ikna edebilirse — Sosyal Demokratlar ve Yeşiller daha çok telaffuz ediliyor ama siyaset bu, hiçbir şey belli olmaz — orada başbakan olacak. Bu her anlamda çok sevindirici. Hem Türkiye’den böyle birisinin çıkmış olması tabii ki ama solun Almanya’da, özellikle aşırı sağın çok ciddi bir yükselişe geçtiği Almanya’da solun bu kadar kritik bir yerde bu başarıyı elde etmesi çok önemli. Buradan çıkartacak çok ders var.
Öncelikle şu tabii ki; “sol öldü bitti”, “sosyalizm öldü bitti”, bunu yıllardır duyuyoruz. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra duyuyoruz, duvarın yıkılmasından sonra duyuyoruz. Nitekim birçok yerde sol sosyalist hareketler, partiler eski güçlerinden çok uzağa düştüler. Adım adım bu oldu. Mesela Fransa’da Sosyalist Parti, Komünist Parti eski etkilerinin çok çok uzağındalar. Birçok yerde bu yaşanıyor ama her şeye rağmen dünyada sol varlığını sürdürüyor. Değişik yerlerde değişik şekillerde kendini gösterdiğini görüyoruz. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde 2023’te oranın Berlin’i diyelim, başkent olmasa da en önemli şehri New York’u da Zohran Mamdani kazandı. Zohran, o da bir göçmen aslında bakarsak ve solcu sosyalist birisi, tıpkı Elif Eralp gibi. Yani dünyanın iki büyük metropolünde, New York’ta ve Berlin’de, New York’ta öyle, Berlin’de de büyük bir ihtimalle iki solcu ve göçmen var. Bu çok önemli. Bu arada şunu özellikle söylemek lazım; Elif Eralp hukuk okumuş ve özellikle mülteci hakları konusunda uzmanlaşmış bir isim. Bu konuda ırkçılığa karşı, göçmen karşıtlığına karşı çok etkili birtakım çalışmalar yapmış birisi. Onu da özellikle vurgulamak lazım.
Bunlar istisna mı? Yani “zaten sol bitti, arada böyle şeyler oluyor, esas olarak bakmamız gereken popülist sağın, aşırı sağın yükselişi” diyenler tabii ki var ama önce New York, ardından Berlin’de bunların çıkmış olmasının çok ciddi bir değeri var. Buradan hareketle tüm dünyaya yayılacağını falan iddia ediyor değilim ama bu kişiler, Mamdani olsun, Elif Eralp olsun, çok popülerler ve çok fazla dünyanın her tarafında, Mamdani öyleydi, muhtemelen Elif Eralp de onun kadar olmasa da dünya çapında tanınacak ve bir anlamda rol model olacak. Almanya’da, Berlin’deki seçimlerde gençlerin çok önemli bir rol oynadığını duydum, okudum. Benzer bir şey New York için de söylenmişti ve bu arada biliyorsunuz Amerika’nın, ABD’nin birtakım eyaletlerinde Demokrat Parti içerisinde Mamdani gibi solu sahiplenen isimlerin ön seçimlerde başarılı olduklarını görüyoruz. Bakalım seçimlerde ne sonuç alacaklar.
Bunları kaydettikten sonra Türkiye’ye bakalım. Türkiye bunun neresinde? Maalesef çok uzağında. Şu anda birçok kişi sol denince YENİ Parti’ye bakıyor ve orada bir sol hareketin güçlenmesi için çalışanlar, bunu dile getirenler var ama çok mümkün gibi gelmiyor bana. Umarım yanılırım. Çünkü YENİ Parti’deki kişiler daha merkezde – ki aslında öyle bir merkez uzun zamandır pek kalmadı ama neyse –kalmak istiyorlar. Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun zaten böyle bir profil olduğunu biliyoruz. Özgür Özel daha sola yakın, solun içinde birisi gibi görünse de baktığımız zaman YENİ Parti’den bir sol, solculuk dile getirmesini beklemek çok gerçekçi değil. Buna yanaşmayacaklar ama dillendirmeseler bile birtakım bu tür çıkışlar yapabilirler soldan alınmış. Mesela Berlin’de özellikle konut meselesini çok ciddi bir şekilde gündeme getirmiş Sol Parti. Türkiye’de buna benzer çok konu var ama şu haliyle baktığımız zaman YENİ Parti mesela kendisine gelen saldırılarla, iktidardan gelen saldırılarla baş etmeye çalışmaktan, bu tür insanların sahici sorunlarına sahici çözüm önerileri getirmenin ötesinde, uzağında diyelim, zorlanıyorlar çünkü öncelikleri çok farklı.
Bu arada şunu söylemek lazım. Dünyanın bütün yerlerinde, bu saydığımız örneklerde de gençlik çok önemli. Solda gençlik çok önemli. Ama Türkiye’de gençler… Kendi deneyimimden hareketle bakacak olursam 68 kuşağını çocuk yaştayken izledim ama biliyorum, çok ciddi bir şekilde genç katılımı vardı solda. Benim kuşağımda, 78 kuşağında bu iyice arttı. Sonra 12 Eylül sonrasında bunun adım adım düştüğünü görüyorum ve bir de şöyle bir husus görüyorum: Sol sosyalist harekette hâlâ eskiden var olan birtakım insanlar çok daha etkili pozisyondalar ve gençlerin önünü açmıyorlar, diyeceğim. Biraz klasik bir laf olacak ama böyle ve zaten Türkiye’de sosyalist sol adına bir cazibe merkezi yok. Sosyalist solun Kürt hareketiyle kurduğu ilişkide çok ciddi sorunlar var ve yeni çözüm sürecinde bu sorunların çözülme ihtimalinin arttığını da açıkçası sanmıyorum. Dolayısıyla Türkiye için çok iyimser konuşmak benim açımdan fazla mümkün değil ama dünyanın merkezlerinde, New York’tan sonra mesela Berlin’de böyle bayrakların açılmış olması çok önemli ve kutlamalarda Tarkan’ın dinlenmiş olması mesela, bu da çok anlamlı.
Almanya’da, özellikle de Berlin’de çok ciddi bir Türkiye kökenli nüfus olduğunu biliyoruz. Ve Elif Eralp gibi orada gözünü açmış, doğmuş, büyümüş çok sayıda insan olduğunu biliyoruz. Bu kişilerin sola daha fazla ilgili olduklarını da biliyoruz. Çünkü onlar, özellikle sol hareketler daha göçmen yanlısı oluyorlar. Ama biliyoruz ki Avrupa’da Türk göçü ya da Türkiye’den giden göçlerde, özellikle yeni kuşaklarda aşırı sağa bile ilgi olabiliyor. Mesela Hollanda’daki yeni bakan olan kadın — şu anda adını hatırlayamadım ama — o da bir mültecinin, sol siyasi mülteci ailenin kızı ama hiç de öyle göçmen haklarını savunuyor gibi değil. Onu da özellikle vurgulamak lazım. Türkiye’den gidenler, özellikle onların yeni kuşaklarında sola bir ilgi var ama bunun Türkiye’ye yansımasını çok fazla göremiyoruz. Umarım bir gün bunları da görürüz. Çünkü Türkiye gibi zenginin daha zengin, yoksulun son hızla daha yoksul olduğu bir ülkede soldan başka bir çözüm olduğunu asla düşünmüyorum. Bütün bunun dışındaki hareketler, İslamcı, şucu bucu hareketlerin hepsi bir anlamda bu sistemin egemen güçler tarafından daha fazla, daha uzun ömürlü olmasına katkıda bulunuyorlar.
Bugünün ithafı bir Amerikalı yönetmene. Bunun iki nedeni var: Bir, geçen onun o muazzam filmini izlemeye başladım. Henüz bitiremedim çünkü 3 saati aşkın bir film. Hangi film? “Heaven’s Gate”. “Cennetin Kapısı” olarak çevrilebilir. Bu Michael Cimino’nun hayatındaki en kritik filmdi ve bu film battı. Nasıl battı? Yaklaşık 44 milyon dolarlık bütçeyle 3,5 milyonluk gişe hasılatı elde etti ve battı. Çok çarpıcı bir film. Kris Kristofferson, Christopher Walken, John Hurt ve Isabelle Huppert oynuyor o filmde. Bu filmin tarihi 1980. TRT‘de, hangi yıldı unuttum ama 80’lerin ortası olsa gerek, TRT 2 mi ne vardı o zamanlar, böyle sanat filmi gösteriyorlardı. Orada gece vakti bu film oynadı ama öncesinde sunum yapıyorlar. Orada spikerin Isabelle Huppert’i “İsabel Happırt” diye okuduğu hâlâ aklımdadır. Bir Fransız oyuncu olarak o filmde oynamıştı Isabelle Huppert. Çok ilginç bir film ama yorucu bir film, zor bir film. Ve orada kendisine 1982’de bir kuruluşun yaptığı şeyde en kötü yönetmen ödülü verilmişti Michael Cimino’ya. Ama onun öncesinde Oscar almıştı; tabii ki o muazzam film “The Deer Hunter” ile, “Avcı”. Çok çok muazzam bir filmdir. Hâlâ bir yerlerde bulunuyordur. Onu muhakkak izlemediyseniz izleyin. Bir dönem Vietnam filmleri de Amerikan sinemasında… Bir diğeri ‘‘Kıyamet’’, “Apocalypse Now”dır Coppola’nın. Peş peşe izlemiştik. Hangisi daha önceydi bilmiyorum ama bu film, 1978 yapımı “Avcı”yı biz lisedeyken izlemiştik. Müthiş bir oyuncu kadrosu; Robert De Niro, Christopher Walken, John Savage, John Cazale gibi isimlerle bir başyapıttır “Avcı”. Zaten Cimino deyince hep o akla gelir ama “Heaven’s Gate”in de çok acı bir sonu olduğunu, biraz hakkının yenildiğini söylemek lazım. Ve o nedenle United Artists şirketinin, yapım şirketinin battığı biliniyor, o kadar önemli. Daha sonra çektiği, Mickey Rourke’un oynadığı “Year of the Dragon” var, “Ejderhanın Yılı”. Bir de “Desperate Hours”, “Umutsuz Saatler” mi, nasıl çevirmek lazım bilemiyorum. Onlar da Mickey Rourke’nin oynadığı filmler. Son filmini 2007’de çekmiş ve 2016’da 77 yaşında hayatına veda etti Cimino. Kendisine Venedik’te 2012’de ve ölümünden bir yıl önce Locarno’da — bunlar dünyanın önde gelen film festivalleri — onur ödülü verildi. Gerçekten büyük bir yönetmendi ama o talihsizlik olmasa… Çok kafasına takmış o filmi. Senaryosunu da büyük ölçüde kendisi yazmış. Yerel toprak ağalarıyla Wyoming eyaletine yerleşmeye çalışan Avrupalı, çoğu Rusya’dan gelmiş göçmenler arasındaki çatışmaları anlatan uzun, epik bir film ama işte nasıl söyleyelim, bir yönetmenin hayatını da ve bir stüdyonun hayatını da olumsuz anlamda etkilemiş bir film. Evet, Cimino ile bitiriyoruz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







