İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la yaptığı “Transatlantik” programının bu bölümünde Berlin seçimleri, Avrupa’da yükselen sağ popülizm, göçmen siyaseti ve Ortadoğu’daki güç dengeleri ele alındı.
Gönül Tol, Berlin seçimlerinde Die Linke’nin (Sol Parti) başarısının yalnızca Elif Eralp’in kişisel performansıyla ya da radikal solun yükselişiyle açıklanamayacağını söyledi. Tol’a göre konut ve kira krizi, seçmen davranışını etkileyen en önemli başlıklardan biri oldu.
Eralp’in kampanyasını konut sorununa odakladığını belirten Tol, 2021’de yapılan ve büyük emlak şirketlerinin elindeki yaklaşık 220 bin konutun kamulaştırılmasını öngören referandumun uygulanmasını savunmasının kampanyanın güçlü unsurlarından biri olduğunu belirtti.
Tol, Die Linke’nin seçmen tabanının da değiştiğini belirterek, partinin eskiden daha çok Doğu Almanya kökenli ve yaşlı seçmenlerle özdeşleşirken Berlin gibi büyük kentlerde genç, kentli ve göçmen kökenli seçmenlerden daha fazla destek aldığını söyledi. Parti içindeki genç üyelerin kapı kapı çalışma yürüttüğünü belirten Tol, saha örgütlenmesinin seçim başarısındaki rolüne dikkat çekti.
Ömer Taşpınar ise Avrupa’da göçmen karşıtlığının yeni bir olgu olmadığını, ancak son dönemde sağ popülist partilerin geleneksel olarak sol partilere oy veren işçi kesimlerinden de destek alabildiğini söyledi. Taşpınar, sol partilerin mavi yakalı ve daha düşük eğitimli kesimlerle yeterince iletişim kuramamasının sağ popülizmin güçlenmesine katkıda bulunduğunu savundu.

Husiler-Suudi Arabistan gerilimi: “Ortadoğu’da gri bir tablo var”
Programın ikinci bölümünde Yemen’de Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim konuşuldu. Gönül Tol, Husilerin taleplerinin yalnızca Suudi Arabistan’ın Yemen’deki askeri müdahalesini sona erdirmesinden ibaret olmadığını; Hudeyde Limanı ve Sana Havalimanı üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, savaş zararları için tazminat ve Riyad’ın Husileri doğrudan muhatap kabul etmesi gibi taleplerin de bulunduğunu aktardı.
Tol, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a doğrudan askeri müdahaleden ziyade eğitim, istihbarat paylaşımı veya insansız hava araçlarına karşı savunma kapasitesi gibi alanlarda destek verebileceğini söyledi. Türkiye’nin Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki çıkarları nedeniyle Husilerle doğrudan çatışmaya girmesinin riskli olacağını belirtti.
Ömer Taşpınar ise Suudi Arabistan’ın Husilerin saldırıları karşısında yeniden ABD’ye yönelmesinin, Ortadoğu’da ABD sonrası yeni bir güvenlik düzeninin henüz oluşmadığını gösterdiğini söyledi. Taşpınar, bölgedeki tablonun ABD’nin tamamen devreden çıktığı ya da hâlâ her istediğini yaptırabildiği şeklinde iki uçlu okunamayacağını belirterek, “gri” bir dönem yaşandığını aktardı.
Taşpınar, İran’ın bölgesel pazarlık gücünün arttığını, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin ise daha kırılgan bir konuma geldiğini söyledi. Ortadoğu’daki dengelerin henüz netleşmediğini belirten Taşpınar, Türkiye’nin de bölgesel etkisinin arttığını ancak güvenlik garantileri verecek düzeyde bir kapasiteye ulaşmadığını belirtti.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la, biraz Avrupa, bolca Ortadoğu konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. Geçenlerde, Almanya’da aşırı sağın yükselişini konuşmuştuk ve hâlâ yükselmeye devam ediyor. Ama Berlin’de Die Linke (Sol Parti) birinci parti oldu ve başında da bir Türk olan Elif Eralp var. Elif Eralp, 12 Eylül darbesiyle beraber ülkeyi terk etmiş sosyalist bir karı kocanın kızı. Zaten Almanya’ya döner dönmez doğmuş; galiba ülkeyi terk ettiklerinde annesi hamileymiş. Tabii orada işin birçok boyutu var. Bir boyutu, Berlin’de oylarını artıran aşırı sağın yükselişi, merkez partilerin zayıflaması, Yeşiller’in de gerilemesi, ki bu Almanya için çok önemli. Bir de tabii solun Berlin’de de olsa çıkışı ve solun çıkışının, kimlik siyaseti üzerinden değil, somut sorunlar, özellikle konut meselesi üzerinden yürümesi… Ben bu sabah ‘’Hani sol bitmişti?’’ başlığıyla bir yayın yaptım. Berlin’deki bu seçim, akla New York belediye başkanlığını kazanan Zohran Mamdani’yi getiriyor. Mamdani de göçmen bir aileden, solcu. New York ve Berlin, tarihi anlamda da dünyanın en önemli şehirleri sonuçta. Die Linke Partisi’nin oradaki başarısı bütün Almanya’yı temsil etmiyor olabilir ama Berlin’in simgesel önemi de çok fazla. Tıpkı New York’ta olduğu gibi, burada da bir göçmen ailenin olması ve bu göçmenin annesinin karnında da olsa Türkiye’den gitmiş olması önemli. Seninle başlayalım Gönül.
Gönül Tol: Söylediklerine katılıyorum Ruşen. Berlin seçimlerinde Elif Eralp’in ve Die Linke’nin başarısını yalnızca Eralp’in kişisel başarısı -tabii ki o da etkili oldu. Elif Eralp çok başarılı bir kampanya yürüttü- ya da radikal solun yükselişi olarak okumak bence eksik kalır. Aslında tam da senin söylediğin gibi, Berlin’deki konut ve kira krizinden, Die Linke’nin seçmen tabanındaki dönüşüme, genç ve göçmen kökenli Elif Eralp gibi seçmenlerin mobilizasyonundan, merkez partilere duyulan hoşnutsuzluğa kadar birkaç dinamiğin bir araya gelmesinin sonucu.
Birincisi ve en önemli faktör, konut ve kira krizi. Berlin’deki seçmenin en büyük sorunlarından biri konut bulmak ve giderek artan kiralar. Elif Eralp’in partisi de kampanyasını tam olarak bu mesele üzerine kurdu. Eralp, büyük emlâk şirketlerinin elindeki yaklaşık 220 bin konutun kamulaştırılması yönünde, 2021’deki referandumun uygulanmasını savundu kampanyasında. Seçime yaklaşırken de bu pozisyonunu yumuşatmak yerine tam tersine, daha güçlü biçimde bunu sahiplendi. Dolayısıyla Elif Eralp seçmene, kimlikten ziyade önemli bir soruna somut bir çözüm sundu. Bence kampanyasının en güçlü ayağı buydu. Yaklaşımı, ‘’Berlin’de barınmak gittikçe daha pahalıya geliyor, devlet buna çok daha güçlü biçimde mücadele etmeli’’ söylemiydi ve bu şekilde seçmeni mobilize etti. Senin dediğin gibi, bu açıdan Elif Eralp’in seçim kampanyasıyla, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin seçim kampanyası arasında ciddi bir paralellik var. Benzerlik, iki ismin sadece göçmen kökenli ya da solda yer alması değil, aynı zamanda her ikisinin de hayat pahalılığı gibi soyut bir sorunu seçmenin günlük hayatına doğrudan dokunan konut ve kira meselesi üzerinden siyasallaştırmayı başarmış olmaları.
Bir diğeri, Die Linke’nin seçmen tabanı ciddi biçimde değişiyor ve bunda da partinin başarısının önemli bir payı var. Aslında seçimin daha önemli hikâyelerinden bir tanesi bu. Eskiden bu parti büyük ölçüde Doğu Almanya kökenli ve yaşlı seçmenlere dayanan bir parti olarak görülüyordu. Bugün ise özellikle Berlin gibi büyük şehirlerde, daha fazla genç, daha fazla kentli ve kültürel olarak ilerici bir seçmen kitlesine dayanıyor. Partinin üye sayısında çok ciddi bir artış görüyorsunuz. Bu da tam olarak bu dönüşümün bir parçası. Yeni ve genç üyeler yalnızca partiye kaydolmakla kalmıyor, aynı zamanda sokakta kapı kapı dolaşarak seçmeni çok ciddi mobilize ediyorlar. Dolayısıyla, Berlin’de gördüğümüz seçim sonucu, eski Doğu Alman solunun siyasete geri dönüşünden çok, partinin, kendisini yeni bir kentli sol hareket olarak yeniden inşa etmesinin bir sonucu.
Tabii söylediğin gibi, Elif Eralp faktörü, onun kimliği ve arka planı çok önemli. 12 Eylül darbesinin ardından, Türkiye’den Almanya’ya giden solcu bir ailenin çocuğu, göçmen ve mülteci hakları konusunda çok aktivist bir arka planı var. Dolayısıyla bunu biraz da Elif Eralp fenomeni olarak okuyanlar var, bence, o kısmen doğru. Ama daha önemlisi, Tıpkı Mamdani’de olduğu gibi, bu partinin başarısının arkasında ciddi bir saha örgütlenmesi var. Genç üyeleri mobilize ederek kapı kapı dolaşmak ve seçmene partinin mesajını çok daha anlaşılır, somut bir şekilde anlatabilmek, partinin başarısında önemli bir rol oynadı.
Tabii merkez partilerin, yani şu anda koalisyon hükümeti olan Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların bir yönetememe sorunu da var. Bir reform ajandaları vardı ve bu reform ajandaları seçmen nezdinde çok tepkiyle karşılandı. AfD’nin başarısında da gördüğümüz gibi, merkez partilere artan bir güvensizlik söz konusu. Burada özellikle Alman Şansölyesi Merz’in başı biraz dertte çünkü partisi gerçekten çok büyük bir hezimete uğradı ve parti içinde bir liderlik değişimi gerektiğine dair tartışmalar var. Fakat problem, Merz’in yerine kimin geleceği konusunda bir uzlaşı olmaması. Ama bu uzlaşıya da varılabilir. Dolayısıyla aslında burada Elif Eralp’in partisinin başarı kazanmasında, Hristiyan Demokratların ve merkez partilerin bir başarısızlığı da söz konusu.
Ruşen Çakır: Ömer, şunu sormak istiyorum; sağ popülizm, popülist hareketler, aşırı sağ hareketler, artık her şey birbirine girdi ve bunların kendilerini benzettiği merkez partilerin temel tartışma ya da temel konularından birisi sığınmacılar, mülteciler meselesi ve buna karşılık, ülkeden çıkartmak vs. Sizin orada da benzer şekilde yaşanıyor bunlar; yani yeni gelenleri ülkeye sokmama, var olanların çıkartılması gibi bir durum yaşanıyor.
Ama öte yandan, bakıyoruz ki New York’ta da bir göçmen, üstelik göçmen kimliğini de saklamayıp tam tersine gösteren bir kişi var. Ayrıca Elif Eralp, bir hukukçu olarak özellikle mültecilik konusunda uzmanlaşmış, o konularda bayağı çalışmış bir isim. Batı Avrupa’da ve belki de Kuzey Amerika’da eksen buraya doğru iyice kayıyor mu, ne dersin? Bu göçmen meselesi birçok şeyi belirleyen bir husus hâline geldi sanki. İlk başlarda, ‘’milletin gönlünü almak için ucuz popülizm yapmak için kullanıyorlar’’ söyleminden, çok sahici bir siyasi perspektife dönüştü, yanılıyor muyum?
Ömer Taşpınar: Yanılmıyorsun ama bu yeni değil Ruşen. Göçmen meselesi Avrupa’da yaklaşık 40, 50 yıldan beri tartışılan bir şey. Almanya örneğinde, göçmenler 1950’lerin sonunda gelmeye başladı ve Gastarbeiter (misafir işçi) olarak tanımlanıyorlardı. 1970’lerin sonunda, yani 20 yıl sonra, Almanya’da göçmen karşıtı bir hava doğmaya başladı. 1980’lere geldiğimizde, Fransa’da da Le Pen’in yükselişi, Almanya’da, Nazi geçmişi nedeniyle üstü kapalı olsa da, Neonazi kimliğine biraz daha yakın aşırı sağ grupların oluşması, İngiltere’de ve Hollanda’da da başlayan bir yabancı ve göçmen düşmanlığı hep vardı. Bunların temelinde niye göçmen düşmanlığı var dediğimizde, iki üç tane ana mesele çıkıyor ortaya. Bir tanesi ekonomik sorunlar, işsizlik artışı. Avrupa’da 1970’lerden itibaren petrol krizi, enflasyon, sonra işsizlik oldu, 1980’lere geldiğimizde, Avrupa’nın, ekonomik olarak rahatlayamaması, II. Dünya Savaşı sonrası o büyük kalkınma hızlarına tekrar ulaşamaması, genç işsizliğinin artması, bunlara ilaveten, göçmen nüfusundaki işsizlik nedeniyle, işin temelinde ciddi bir ekonomik mesele var. Ama bunlar yeni konular değil. Bir de arkasından, bu göçmenlerin Müslüman olmaları nedeniyle İslamcılığa kayıp kaymayacağı, bir radikalizm korkusu, paralel toplumlar korkusu var. Ama dediğim gibi, bütün bunlar yeni değil.
Ortada yeni olan bence ilginç bir durum var; Avrupa’da son dönemlerde, aşırı sağ popülist partiler, normalde sol partiye oy veren işçi kesiminden ciddi oy topluyorlar. Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da da işçi sınıfının sol partilere oy vermesi gerekirken, bu sağ popülist partilere doğru gittiğini görüyoruz. Çünkü sol, Avrupa’da da dünya genelinde de mavi yakalı ve daha az eğitimli kesimle pek diyalog kuramaz hâle geldi. Bu diyalog kuramama halinden yararlanan sağ popülist partiler var. Ekonomik sorunları mavi yakalıların, işsizlerin, daha az eğitimli kesimlerin anlayacağı basit formüllerle açıklıyorlar: “İşsizlik mi var? Neden işsizlik var? Çünkü çok fazla ülkemizde göçmen var, bu göçmenleri yollarsak işsizlik meselesi de biter. Ülkemizde terörizm mi var? Ülkemizin hayat tarzı mı değişiyor? Bu ülkede artık yabancı unsurlar nedeniyle rahat edemiyor muyuz? Bütün bunlar göçmenler nedeniyle” dediğinde, buna eğilimli olabilecek bir kesim var. Bu kesim maalesef biraz daha az eğitimli, mavi yakalı, genelde gelir dağılımı bozukluğundan zarar gören ve küreselleşmeye karşı çıkan, aynı zamanda milliyetçi mesajlara da yatkın bir kesim.
Mesela Londra’dan örnek verelim. Nasıl oluyor da böyle bir ortamda Londra gibi bir şehirde Pakistan asıllı Sadiq Khan seçimleri kazanıyor? 2016’da kazandı, 2021’de kazandı, sonra tekrar kazandı. Yani 10 yıldır, Avrupa’nın en büyük şehri sayabileceğimiz Londra’yı bir Müslüman belediye başkanı yönetiyor. Berlin’de Elif Eralp olabilir. Seçimleri kazandı fakat henüz belediye başkanı olmadı. Ama koalisyon çerçevesinde olma ihtimali yüksek. Fransa’ya baktığımızda, yine Müslüman kimliği olan ama genelde sola yakın isimler yüksek oy aldı. Bunlardan birisi Rachida Dati. Kazanamadı ama Paris’te de bir belediye başkanı olabilir. Rotterdam’da Fas asıllı bir belediye başkanı var. Bütün bu şehirlerin özelliği nedir? Bu şehirlerde eğitimli insanlar var. Bu eğitimli insanlar, kozmopolit insanlar aynı zamanda. Bu şehirler ülke genelinden biraz daha kopuk yaşayan şehirler. Londra artık İngiltere’yi temsil edemiyor. Mesela Londra oy verseydi Brexit olmazdı. Paris tam olarak Fransa’yı temsil edemiyor, Berlin Almanya’yı temsil edemiyor. Bu şehirlerde belirli mikro kozmoslar oluşuyor. Son derece yüksek eğitimli, kalifiye, çok kültürlü, kozmopolit insanlar bir araya geliyorlar ve bu insanların oy verme potansiyeli daha çok sol partilere veya çok kültürlülüğü, kozmopolitizmi savunan partilere yöneliyor. Ekonomik açıdan da baktığımızda, gelir dağılımı bozukluğu konusu ve sizin konuştuğunuz konut meselesi gibi bu tür spesifik konular üzerinden oy verecek kesimler de var. New York’ta da aynı şey yaşanıyor. New York’ta da çok ciddi bir konut meselesi var ve eğitim seviyesi son derece yüksek, normalde Amerika dinamiklerini yansıtmayan bir New York ortaya çıkıyor. O yüzden bu büyük metropollerdeki kozmopolit, eğitimli kesimlerin, sağa değil, sola gittiğini düşünüyoruz. Amerika genelinde de kırmızı eyaletlerin büyük şehirlerinde, başkentlerinde, Demokrat Parti’nin daha başarılı olduğunu görüyoruz.
Dünya genelinde artık sınıftan çok, eğitimli-eğitimsiz meselesi daha önem kazanmaya başladı. Eğitimliler, giderek bu sağ popülist partilere mesafe koyuyorlar ama onların oy verdiği sol partiler de aslında işçi sınıfıyla bir diyalog kuramıyor. Almanya’da gördüğümüz tahmin ediyorum ki budur. Sağ popülist partilerin göçmen karşıtı ve ekonomi konusundaki popülist söylemleri ülke genelinde daha çok prim görüyor. Eğitimliler tabii kül yutmuyorlar bunların gerçek meseleler olmadığını biliyorlar. Ama eğitimliler de geniş tabana yayılmış işçi tabanıyla, çalışanlarla ve mavi yakalılarla iletişim halinde değiller. Şehirler giderek pahalılaştığı için, etrafındaki banliyölerde ve daha kasabavari yerlerde güçlenen, popülist partiler oluyor. Paris’in banliyölerinde, Marsilya’nın banliyölerinde Marine Le Pen’in partisi güçleniyor. Yani çeperde ve kasaba bölgelerinde güçlenen popülist bir durum var.
Önümüzdeki yıl Fransa’da seçimler yapılacak ve orada ilginç bir durum ortaya çıktı: Jean-Luc Mélenchon’un partisi ‘’Boyun Eğmeyen Fransa,’’ çok yüksek götürüyor oy oranını. Fransa’daki dinamik, Le Pen’le bir bakıma aşırı solla aşırı sağın rekabeti haline geldi. Orada Mélenchon’un aşırı sol partisi, arkasına çok ciddi Müslüman kesimleri almış ve İslamofobiye karşı sol bir söylem geliştirmiş durumda. Öyle ki artık Fransa merkezinde sağ partiler İslam’dan bahsederken “İslamogoşizm” diyorlar, yani sol İslamcılık ve bunları neredeyse İslamcı olmakla suçluyorlar. Çok ilginç, Fransa’da solun İslam’ı ve Müslümanları kucaklaması ve bir nevi faşizm olarak nitelendirerek İslamofobiyi yeni faşizmle mücadele başlığı altında propaganda içinde götürmelerinin söz konusu olduğu bir durum var. Bakalım Almanya’da bu sol partiler, Müslüman kesimi, Türkleri, Faslıları, Mısırlıları bu derecede kucaklayabilecekler mi? Almanya o derecede İslam üzerinden gidebilecek bir tartışmaya hâkim mi, henüz ondan emin değilim..
Ruşen Çakır: Peki, şimdi Ortadoğu’ya gelelim. İran-İsrail-ABD Savaşı’nda pek fazla ses yok ama öne çıkan husus Yemen’de Husilerle Suudi Arabistan arasındaki çatışma. İşin içerisine bir şekilde Mekke Anlaşması nedeniyle Türkiye’nin ve Pakistan’ın dahil olması söz konusu. Öte yandan Suudi Arabistan, ABD’nin de bu konuda devreye girmesini istiyor ve Trump arada sırada bu konuyla ilgili böyle esrarengiz birtakım cümleler kuruyor. En son, İran’ı ülke olarak yok etmekten bahsetti, çünkü Husi derken, esas olarak olayın İran olduğunu düşünüyorlar ki çok da haksız değiller herhalde. Gönül, ne dersin? Giderek büyüyecek bir kriz mi bu? Çünkü Türkiye ve Pakistan arasındaki Mekke Anlaşması konusunda Hakan Fidan net olarak Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın yanında olacağını söyledi. Nasıl gelişebilir süreç?
Gönül Tol: O konuya geçmeden önce Elif Eralp ile ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Ben doktora tezimi Almanya ve Hollanda’daki Türk toplumu- Milli Görüş üzerine yazdım. 2000’li yılların başlarında saha çalışması yaparken, bu çalışmanın bir parçası olarak Türklerin nasıl resmedildiğini anlayabilmek için Alman ders kitaplarını inceliyordum. 2003-2004 yıllarından bahsediyorum. Türkler hâlâ bir misafir işçi olarak, yani Gastarbeiter olarak resmediliyordu. Bugün geldiğimiz noktada Berlin’in Türkiye kökenli bir belediye başkanı adayı olabilmesi, Alman siyasetindeki dönüşümü göstermesi açısından da çok önemli.
Husiler meselesine gelince; evet, tabii ki Husiler İran’a yakın bir grup ama Suudilerle içine girdikleri çatışma, sadece 28 Şubat’ta İran’a karşı başlatılmış bir savaştan ibaret değil. Husilerin çok daha geniş bir ajandası var, Suudilerle çözmek istedikleri kendi meseleleri var. Bugün bölgede olanlara baktığımızda, Suudi Arabistan’ın eli çok sıkışmış durumda. Bu konuyu birazdan açacağım ama bir de Hakan Fidan’a gelmek istiyorum. Hakan Fidan bugün ya da zannediyorum dün, New York’ta bir konuşma yaptı. Kendisine, “Mekke Anlaşması diyordunuz, NATO’daki gibi bir otomatik savunmadan bahsediyordunuz. ‘Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış bir saldırı olarak kabul edilecek ve otomatik olarak bir savunma mekanizması oluşacak’ diyordunuz, fakat Suudilere yapılan saldırılarda bunu görmedik” gibi bir soru geldi ve Hakan Fidan “Evet, teknik olarak NATO’nun 5. maddesi gibi bir madde var Mekke Anlaşması’nda” dedi, ki ben bunu bu programda ve başka programlarda söylemiştim hep. Ben bu “teknik olarak” sözünü çok önemsemiştim, çünkü teknik olarak dediği şey, NATO’nun tarihine baktığımızda sadece bir kez 5. madde işletilmiş, o da 11 Eylül saldırılarında. Hakan Fidan’ın buna atıfta bulunması bana “Evet, biz bunu kâğıt üzerinde yazacağız. Fakat bu, Suudi Arabistan ya da Pakistan her saldırıya maruz kaldığında Türkiye onun savunmasına gidecek anlamına gelmiyor” diye söylemeye çalışıyor gibi gelmişti. Nitekim New York’ta kendisine bu konuda sorulan soruya yönelik Jim Jeffrey’e döndü (Biliyorsun Jim Jeffrey büyükelçi, hem de Suriye dosyasından sorumluydu) ve “Siz kaç yıldır bu meseleleri 50 yıldır takip ediyorsunuz. NATO’nun 5. maddesi kaç kez kullanıldı, kaç kez işletildi? Bir kez işletildi” diye yine aynı yanıtı verdi.
Bu bana şunu söylüyor aslına bakarsanız. Bu siyasi bir sinyalleme çalışması aslında. Yani Amerika’ya sinyal veriyorsun, bölgede İsrail’e, İran’a mesaj veriyorsun. Nedir mesaj? Bir caydırıcılık oluşturmak. NATO’nun 5. maddesi gibi bir maddeyi Mekke Anlaşması’nın metnine dahil ederek bir mesaj veriyorsunuz ve caydırıcılığı artırmaya çalışıyorsunuz. Ama bu, pratikte Suudiler veya Pakistan her saldırıya maruz kaldığında, Türkiye yardımına koşacak anlamına gelmiyor. Bunu da bir tarafa koyalım.
Husiler ve Suudi Arabistan konusuna gelince; ben Türkiye’nin, sadece teknik ya da istihbarat desteği dışında Suudilere büyük bir destek vereceğini düşünmüyorum çünkü Türkiye açısından bu riskli. Husiler çok net “Her kim buna müdahil olursa biz ona karşı bir cephe açmaya hazırız” dediler. Bundan Türkiye ve Pakistan kastediliyordu. Dolayısıyla, asker göndermek ya da çok daha ciddi bir şekilde operasyonel olarak Husilere karşı Suudi savaşına müdahil olmak, Türkiye açısından çok riskli. Kızıldeniz’de Türkiye’nin çok ciddi çıkarları var, Afrika Boynuzu dediğimiz bölgede Türkiye’nin ciddi çıkarları var. O bölgede Türkiye açısından ciddi bir diplomatik, askeri, politik, ekonomik angajman söz konusu. O yüzden Husilerin Türkiye’ye yanıt olarak misilleme olarak saldırması, Türkiye’yi çok zor durumda bırakır. O nedenle Suudilere sadece belki eğitim desteği ya da anti-drone kapasitesi vesaire gibi konularda destek verilebilir, istihbarat paylaşımı yapılabilir. Ama onun ötesinde, ben Türkiye’nin askeri olarak müdahil olacağını düşünmüyorum. Bu da Suudi Arabistan’ı çok zor bir noktada bırakıyor. Ne Amerika yardımına geliyor —ki geçenlerde bir gazete, Muhammed bin Salman’ın Trump’ı arayıp “Husilere karşı bize destek olun” dediğini söyledi. Trump önce askeri olarak bir Suudi Arabistan’ın yanında durmak için bir karar alıyor, fakat 24 saat sonra bu karardan vazgeçiyor. Dolayısıyla Amerika da Suudilerin yanında değil.
2015-2022 arasında Husilere karşı bir koalisyon söz konusuydu, Suudiler başını çekiyordu. O zaman Birleşik Arap Emirlikleri Suudi Arabistan’ın yanındaydı, bir Arap koalisyonu vardı. Bugün Birleşik Arap Emirlikleri de Suudi Arabistan’ın yanında değil. Dolayısıyla Suudiler yalnız kalmış durumda. İngiltere bir defansif destek vereceğini söylüyor ama Suudi Arabistan askeri olarak büyük ölçüde kendi başının çaresine bakmak zorunda. Bu da bana şunu söylüyor: Bir noktada Muhammed bin Salman bu çatışmanın tansiyonunu düşürmek zorunda. Husiler Suudi Arabistan’ın zor durumda olduğunu görüyor ve artık daha önceki taleplerinden çok daha geniş bir talep listesi var. Eylül ayında çok hızlı ilerledi Husiler; Kızıldeniz kıyısındaki ve Babülmendep çevresindeki konumlarını çok ciddi biçimde güçlendirdiler. Husilerin, bu kazanımları Riyad’dan çok daha geniş siyasi tavizler koparmak için kullanacağını söyleyebiliriz. Husiler açısından mesele artık sadece ‘’Suudiler Yemen’den çekilsin’’ değil, çok daha geniş talepleri var.
Nedir bu talepler? Suudilerin saldırılarını tamamen durdurmasını, Yemen’deki Suudi Arabistan askeri müdahalesinin sona ermesini istiyorlar. Husi lideri Abdülmelik Husi, 17 Eylül’de yaptığı bir açıklamada bunu söyledi. Hudeyde Limanı üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını istiyorlar ve San’a Havalimanı’nın tamamen açılmasını istiyorlar. Şu anda orada bir Suudi ablukası söz konusu; bu ablukanın sona erdirilmesini istiyorlar. Kendi kontrolü altındaki bölgelerdeki kamu çalışanlarının maaşlarının ödenmesini istiyorlar. Savaş zararları için tazminat talep ediyorlar ve bu arada yeniden inşa için finansman sağlanmasını istiyorlar. Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetine verdiği desteğin azaltılmasını istiyorlar ve daha da önemlisi Suudi Arabistan’ın Husileri doğrudan muhatap kabul etmesini istiyorlar. Bu, siyasi açıdan çok önemli çünkü Husiler uzun süredir Suudi Arabistan’ı yalnızca arabulucu olarak değil, savaşın bir tarafı olarak görüyor ve Riyad’la doğrudan bir anlaşma yapmak istiyorlar. Geçmiş müzakerelerde, bu anlaşmanın kiminle imzalanacağı konusu temel anlaşmazlık konularından biriydi. Bugün gelinen noktada, Suudi Arabistan’dan bir tanınma talep ediyorlar aslında.
Bunlar çok güçlü talepler tabii. Muhammed bin Salman’ın bir opsiyonu var mı? Hem bu kadar askeri olarak izole olmuşken, hiç kimse yardımına gelmezken, hem de Husiler hem Riyad’a ve petrol enerji altyapısına saldırmışken, bu, çok kritik Suudi Arabistan açısından. Bu arada çok uzun zamandır ilk kez Riyad’a doğrudan Husi saldırısını görüyoruz. Hürmüz’deki kısıtlamaların ardından Kızıldeniz’deki enerji altyapısı Suudi Arabistan’ın ekonomisi açısından çok kritik durumdaydı, şimdi oraya bir saldırı söz konusu. Dolayısıyla Husiler bütünüyle ekonomik olarak, askeri olarak Suudi Arabistan’ı sıkıştırdı. Muhammed bin Salman bu cendereden nasıl çıkacak? Bence hem Husilerle hem İran’la bir çeşit uzlaşıya varmak zorunda.
Şunu da ekleyerek kapatayım: İran konusunda, dediğim gibi Husilerin çok daha büyük bir vizyonu var, mesele onlar için sadece İran’a yapılan saldırıya bir misilleme değil, o yüzden İran’la bir uzlaşıya varmak bu Husi meselesinin çözümünde önemli olabilir, ama bütünüyle Husi meselesini de çözecek bir şey değil. Fakat yine de Muhammed bin Salman hem Husilerle bu tansiyonu düşürmek için taviz vermek zorunda kalabilir hem de İran’la bir uzlaşıya varmak zorunda kalabilir. Mesela New York’ta görüşmeler oluyor, bunlar çok önemli. Trump’la Körfez ülkeleri bir görüşme gerçekleştirecek, orada söylenen şey şu: Enver Gargaş, Birleşik Arap Emirlikleri lideri Muhammed bin Zayed’in danışmanı, önemli bir isim. Kendisi çok net olarak “Artık bizim İran’la yeni bir uzlaşıya varmamız gerekiyor” dedi. Katar Başbakanı benzer bir mesaj verdi, “Öyle bir güvenlik mekanizması kuralım ki bunun içerisine İran da dahil olsun” dedi. Suudi yetkililer de benzer mesajları veriyorlar. Dolayısıyla, Husi meselesinin çözümü için paralel iki şey gerekiyor: Hem Husilere taviz vermek hem de İran’la diğer Körfez ülkelerini ve hatta bütün Arap dünyasını kapsayan yeni bir uzlaşı gerekiyor.
Ruşen Çakır: Ömer, seninle devam edelim aynı konuda. Artık yavaş yavaş Yemen meselesi her şeyin yerini alıyor değil mi?
Ömer Taşpınar: ‘’Artık Amerika’nın etkili olmadığı bir Ortadoğu’yla karşı karşıyayız, post-Amerika Ortadoğu dinamikleri ortaya çıkıyor” diye bir söylem vardı ve bu Mekke Anlaşması bunun önemli bir göstergesi olarak ele alınıyordu. Artık Amerika’nın yapamadığı bazı şeyleri bölgedeki ittifakların kendileri güvenlik anlaşmaları, güvenlik mimarisi kurarak yapacaklar şeklinde ve bunun hemen test edildiği bir durum oldu bu. Normal şartlarda Husilerin Yemen’de yaptıkları test etmezdi bu anlaşmayı. Bu anlaşmayı test edecek şey Riyad’a, Riyad yakınlarına füze düşmesi. Riyad yakınlarına ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına Husilerin saldırması. Suudi Arabistan’a ciddi bir Husi saldırısı var ve başkenti, enerji altyapılarını hedefliyorlar. Eğer bu bir güvenlik anlaşmasıysa, işin içinde 5. madde varsa, Pakistan ve Türkiye ne yapıyor? Gönül’ün anlattıklarını tekrar etmeye gerek yok. Bu ne anlama geliyor? Suudi Arabistan Amerika’ya dönmek zorunda kaldı, kesinlikle Türkiye ve Pakistan’dan bir şey bekleyemedi. Bir kere, kendisinin hava kuvvetlerinin Husilerle başa çıkamıyor olması da önemli bir gösterge. Bu ülkenin ne kadar zengin olduğunu biliyoruz, ellerinde son teknolojiler var. Zaten Pakistanlı generaller ve Amerika eğitiyor ama Suudi Arabistan kendisini savunmaktan aciz şu anda ve hemen Amerika’ya yardıma gidiyor. Peki nerede o zaman Amerika’nın ötesine geçmiş, post-Amerikan Ortadoğu? Peki bu benim söylediğim şey, Amerika Ortadoğu’da hâlâ çok güçlü anlamına mı geliyor? Amerika’dan hâlâ yardım talep etmesi, Amerika’nın bu bölgede hâlâ en önemli güç olduğunu mu gösteriyor? Hem öyle hem değil, çünkü Amerika’nın bu bölgede ne kadar güçlü olduğunu da İran’la baş edememesinde gördük. İran’la savaşında Amerika istediklerini elde etti mi? Hayır, bana göre bir hezimetle karşı karşıya. Dolayısıyla ortada çok gri bir durum söz konusu ve bu gri durumlar keskin analizler yapmamıza izin vermiyor. Ne tam olarak Amerika’nın devreden çıktığı, Amerika’nın güçsüz olduğu ne de Amerika’nın her istediğini bir şekilde yaptırabildiği bir durumdayız.
Öyle bir yerdeyiz ki artık, tabii ki Amerika test ediliyor. İran bunu ciddi bir başarıyla yaşadı ve ayakta kaldı ve bugün hâlâ Amerika’ya bazı şeyleri empoze edebiliyor. Husiler güçlenmiş durumda. Suudi Arabistan İran’la savaş nedeniyle çok zayıflamış durumda, Körfez’deki Arap ülkeleri zayıflamış durumdalar ve İran’la bir anlaşma yapmak istiyorlar. Yani Amerika’nın zayıfladığı bir yerdeyiz, ama hala Amerika’ya da muhtaç olunan bir yerdeyiz Ortadoğu’da. Yani bir geçiş dönemi bu Ortadoğu’da. Amerika’sız bir Ortadoğu’ya geçmek istiyorlarsa daha orada hiç değiliz. Türkiye’nin, Pakistan’ın verebileceği güvenlik garantileri yok burada, Amerika’nın verebileceği güvenlik garantileri var ve bu güvenlik garantileri de belirli hesaplara bağlı.
Husiler Riyad’a karşı böyle provokatif şeyler yaptıklarında, ‘’acaba Amerika bize saldıracak mı?’’ diye Amerika’yı da test ediyorlar bence. Normalde Amerika’nın hemen misilleme yapmasını beklerler. Ama Amerika’nın misilleme yapmıyor olması, Amerika’nın yeni bir cephe açmak istemediğini gösteriyor. İran’la savaşırken bir de Husilerle yeni bir cephe açıp bu Babülmendep Körfezi’nin de bütünüyle kapanmasını, orada daha büyük bir sorun çıkmasını, petrol fiyatlarının daha da artmasını istemiyor. Dolayısıyla Husilerin eli güçlenmiş durumda. Gönül’ün anlattığı gibi çok yüksek taleplerle geliyorlar, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Katar’ın, Kuveyt’in, bütün Arap Körfez ülkelerinin gücü azalmış durumda, buna karşılık, İran’ın gücü artmış durumda. İran, her ne kadar ekonomik olarak zayıf durumda olsa da bugün çok güçlü bir yerde, çünkü pazarlık edebiliyor, Amerika’yla pazarlığı istediği seviyede tutabiliyor.
Bütün bunlar, Ortadoğu’da net bir resmin çıkması için henüz çok erken olduğunu gösteriyor. İran’ın ivme kazandığı, İran’ın güçlendiği bir yerdeyiz. İsrail seçimleri çok önemli, İsrail’in ne olacağı, İsrail’in bu savaşla ilgili nasıl bir muhasebe yapacağı çok önemli. Çünkü normalde İsrail’in çok güçlendiğini söylüyorduk. İsrail’in çok güçlendiği bir yerde İran’ın zayıflaması gerekiyordu. Ama sanki, İsrail’in güçlendiği fakat İran’a gücünün yetmediği bir yerdeyiz. İsrail buradan nasıl çıkacak, o çok önemli. Türkiye’nin güçlendiği bir Ortadoğu diyoruz, Türkiye ve Suriye güçlenmiş durumda, ama eli kolu Körfez’e, Kızıldeniz’e ulaşacak kadar da güçlenmiş değil. Güvenlik garantileri verecek kadar güçlü bir ülke değil, kendi içinde hâlâ ciddi ekonomik sorunları olan bir ülke. Yani bu gri tabloyu iyi analiz edip, keskin, büyük genellemeler yapmamak gerekiyor diyerek bitireyim.
Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar, çok sağ olun. Yine çok doyurucu bir yayın oldu Ömer Taşpınar’a ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.







