Sümerlerden önce Mezopotamya’da insan ile doğa arasındaki ilişki giderek daha karmaşık bir hâle geliyordu. Nehirler, tarım, yerleşim, üretim ve toplumsal yaşam birbirinden ayrı alanlar olmaktan çıkıyor; insanın çevresini düzenleme biçimi değişiyordu. Samarra Kültürü, bu dönüşümün önemli aşamalarından birini temsil eder. Dicle havzasında şekillenen bu dünya, henüz şehirlerin, devletlerin ve yazının ortaya çıkmadığı bir dönemde, gelecekteki Mezopotamya uygarlıklarının bazı maddi ve toplumsal temellerinin nasıl oluştuğunu ortaya koyar.
Samarra’yı bilmek, salt bir arkeolojik kültürü bilmek ve anlamak değildir. Su ile insan arasındaki ilişkinin, tarımın, yerleşik hayatın, üretimin, zanaatın, ritüellerin ve topluluklar arası ilişkilerin nasıl yeni bir biçim kazandığını görmek ve değerlendirmektir. Bu nedenle Samarra’ya incelediğimizde karşımıza yalnızca boyalı seramikler ve kerpiç yapılar değil, insanın Mezopotamya’da doğayla kurduğu ilişkinin giderek örgütlendiği tarihsel bir eşik çıkar. Dicle’nin kıyısında yaşayan bir topluluk için su, salt hayatın kaynağı değildi. Su kimi zaman bereket, kimi zaman taşkın, kimi zaman tehdit, kimi zaman da toprağın üretkenliğini artırabilecek bir imkândı. İnsan ile nehir arasındaki ilişkinin niteliği değiştikçe, insanın toprağa, yerleşime ve kendi topluluğuna bakışı da değişmeye başladı. Samarra Kültürü’nü tarihsel olarak önemli kılan meselelerden biri tam da bu dönüşümün izlerini taşımasıdır.
Yaklaşık M.Ö. 7000 ortalarından itibaren Orta Mezopotamya’da belirginleşen Samarra geleneği, artık salt avcılık, yabani bitkilerin toplanması ve küçük ölçekli yerleşimlerden söz edemeyeceğimiz bir dönemi temsil eder. Tarım daha belirgin bir ekonomik faaliyet hâline gelmiş, hayvanların evcilleştirilmesi yaygınlaşmış, kerpiç mimari gelişmiş, seramik üretimi teknik ve estetik açıdan dikkat çekici bir seviyeye ulaşmış, bazı yerleşimlerde daha karmaşık yapılar ortaya çıkmış ve topluluklar arasındaki maddi ilişkiler genişlemiştir.
- Cevat Düşün yazdı: Sümerler
- Cevat Düşün yazdı | Sümerler öncesi Mezopotamya (1): Erken hanedanlık dönemi ve Sümerlerin ortaya çıkışı
- Sümerler öncesi Mezopotamya (2): Cemdet Nasr kültürü
- Cevat Düşün yazdı | Sümerler öncesi Mezopotamya (3): Erken Uruk döneminden geç Uruk dönemine
- Cevat Düşün yazdı | Sümerler öncesi Mezopotamya (4): Ubeyd kültürü
- Cevat Düşün yazdı – Sümerler Öncesi Mezopotamya (5): Halaf Kültürü
Öte yandan Samarra’yı önemli yapan şey bunların herhangi birinin tek başına ortaya çıkması değildir. Önemli olan, su, tarım, yerleşim, üretim, zanaat, ritüel ve toplumsal örgütlenmenin aynı tarihsel süreç içerisinde birbirini etkilemeye başlamasıdır.
Samarra insanı henüz şehirli değildi. Henüz devlet yoktu, yazı yoktu, saray yoktu, krallık yoktu.
Buna rağmen daha sonraki Mezopotamya toplumlarını karakterize edecek bazı temel sorunlar şimdiden ortaya çıkmaya başlamıştı: Su nasıl kullanılacak?
Toprak nasıl işlenecek?
Ürün nasıl korunacak?
İnsanlar nasıl bir arada yaşayacak?
Ev ve topluluk arasındaki ilişki nasıl kurulacak?
Ölüler nasıl hatırlanacak?
Üretim nasıl örgütlenecek?
Bunlar salt ekonomik sorular değildi. Bununla beraber toplumsal ve kültürel sorulardı. Bu nedenle Samarra Kültürü’nü salt “boyalı seramikleriyle tanınan bir Neolitik kültür” olarak ele almak yetersiz kalır. Samarra, Mezopotamya’da insanın doğal çevreyle kurduğu ilişkinin giderek daha planlı ve örgütlü hâle gelmeye başladığı tarihsel eşiklerden biridir. Samarra dünyası tek bir merkezden ibaret değildi. Dicle havzasından Kuzey Mezopotamya’ya, bugünkü Irak’tan Güneydoğu Anadolu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada farklı topluluklar arasında temaslar yaşanıyordu. Samarra seramiklerinin farklı yerleşimlerde görülmesi, obsidyen gibi hammaddelerin uzak mesafeler boyunca dolaşması ve mimari ile üretim geleneklerindeki benzerlikler, bu dünyanın birbirinden tamamen kopuk köylerden oluşmadığını gösteriyor.
Burada kuşkusuz karşımıza çıkan Mezopotamya henüz kentlerin Mezopotamya’sı değildir. Fakat köy de artık eski köy değildir. İşte Samarra Kültürü’nün tarihsel anlamı biraz da burada ortaya çıkar. İnsanların yerleşik yaşama geçmesinden sonra başlayan uzun toplumsal dönüşüm, Samarra döneminde yeni bir aşamaya ulaşır. Tarım salt beslenme biçimini değil, zamanı ve emeği de düzenlemeye başlar. Su salt içme ve kullanma ihtiyacını değil, üretimin geleceğini belirleyen bir unsur hâline gelir. Ev salt barınak olmaktan çıkar, üretimin, depolamanın ve toplumsal yaşamın merkezi hâline gelir. Seramik ise gündelik kullanım nesnesi olmanın ötesinde, ortak bir estetik dünyanın taşıyıcısına dönüşür. Dolayısıyla Samarra’ya baktığımızda henüz ortada bir uygarlık devleti görmeyiz. Fakat uygarlığa giden yolu hazırlayan toplumsal mekanizmaların giderek görünür hâle geldiği bir dünya görürüz.
Dicle vadisinde yeni bir yaşam
Samarra geleneğinin en önemli merkezlerinden biri, bugünkü Irak’ta Bağdat’ın kuzeyinde, Dicle’nin batı kıyısında bulunan Tell es-Sawwan yerleşmesidir. Buradaki kazılar, Samarra kültürünün kavranması açısından son derece önemlidir. Yerleşimde Hassuna, Samarra ve daha sonraki Halaf dönemleriyle ilişkilendirilen tabakaların bulunması, bu kültürlerin birbirinden tamamen kopuk olmadığını göstermektedir. Samarra kültürünün izleri salt Tell es-Sawwan ile sınırlı değildir. Choga Mami, Baghouz ve başka merkezlerin yanı sıra Güneydoğu Anadolu’daki Hakemi Use gibi yerleşimlerde de Samarra geleneğiyle bağlantılı seramikler bulunmuştur. Hakemi Use özellikle önemlidir. Diyarbakır bölgesinde, Dicle vadisinde yer alan bu yerleşim, Hassuna-Samarra seramik geleneğinin daha kuzeyde de bulunduğunu göstermektedir. Böylece Samarra dünyasının salt bugünkü Irak sınırları içerisinde düşünülmemesi gerektiği kavranmaktadır. Burada tek merkezli bir kültür değil, farklı yerleşimler arasında temasların bulunduğu geniş bir Mezopotamya etkileşim alanı çıkar.
Samarra’yı kavramak için Hassuna ile ilişkisine de bakmak gerekir. Hassuna döneminde Kuzey Mezopotamya’da yerleşik köy yaşamı, tarım, hayvancılık, seramik üretimi ve depolama gibi faaliyetler gelişmişti. Samarra ise bu dünyanın dışında aniden ortaya çıkan tamamen yabancı bir kültür değildir. Aralarında hem devamlılık hem de farklılaşma vardır. Özellikle Orta Mezopotamya’da, kuraklığın daha belirgin olduğu bölgelerde tarımın sürdürülebilmesi için suyun daha etkin kullanılmasına yönelik deneyimler önem kazanmaya başlamıştır. Bu noktada Samarra’nın tarihsel önemini biraz daha iyi kavrayabiliriz. Tarım artık salt toprağın işlenmesi meselesi değildir; suyun da yönetilmesi gereken bir üretim biçimine dönüşmektedir. Henüz Sümer dönemindeki büyük sulama kanallarından söz etmiyoruz. Büyük devletlerin örgütlediği devasa hidrolik sistemler henüz o dönemde ortada yoktur. Fakat nehir, taşkın ve tarım arasındaki ilişkinin daha bilinçli biçimde düzenlenmeye başladığını görüyoruz. Samarra dünyasında tarımın temel ürünleri arasında tahıllar önemli bir yere sahipti. Bunun yanında hayvancılık, avcılık ve yabani kaynakların kullanımı da devam ediyordu.
Tarımın gelişmesi insanın zamanla kurduğu ilişkiyi de değiştirdi. Tohumun ne zaman ekileceğini bilmek gerekir. Hasadı beklemek gerekir. Ürünü korumak gerekir. Bir sonraki yıl için tohum ayırmak gerekir. Hayvanları beslemek gerekir. Dolayısıyla tarım, insanın salt yiyecek üretme biçimini değil, zamanı düzenleme biçimini de değiştirdi. Avcı-toplayıcı yaşamda hareketlilik önemliyken, yerleşik tarım toplumunda beklemek, planlamak, depolamak ve geleceği düşünmek giderek daha önemli hâle geldi. Bu anlamda tarım, salt ekonomik bir devrim değildi. Bununla beraber toplumsal bir zaman düzeniydi.
Samarra döneminin dikkat çekici özelliklerinden biri de mimaridir. Tell es-Sawwan’da çok odalı, kerpiçten yapılmış ve daha karmaşık planlara sahip yapılar ortaya çıkmıştır. Bu yapılar, insanların giderek daha organize yerleşimlerde yaşamaya başladığını gösterir. Ev artık salt insanların geceyi geçirdiği bir barınak değildir. Ev; üretim alanıdır, depolama alanıdır, aile yaşamının merkezidir ve toplumsal ilişkilerin kurulduğu mekândır.
Tarım toplumunda ürünün saklanması büyük önem taşıdığı için depolama mekânları da önem kazanır. Bir ürünün hasat edildiği anda tüketilmemesi gerekir. Kötü hasat ihtimali vardır. Kış vardır. Tohumluk ayrılması gerekir. Hayvanların beslenmesi gerekir. Bu nedenle depolama, yerleşik toplumun ekonomik güvenliğinin temel unsurlarından biridir. Böylece ev ile ekonomi arasındaki sınır da giderek belirsizleşir. Samarra Kültürü denildiğinde en fazla dikkat çeken unsur kuşkusuz boyalı seramiklerdir.
Geometrik çizgiler, üçgenler, taralı yüzeyler, bantlar ve çeşitli tekrar eden motifler Samarra seramiğinin karakteristik özellikleri arasındadır. Bu seramikler salt gündelik kullanım nesneleri değildir. Bununla beraber dönemin estetik anlayışını da görünür hâle getirir.
Bir seramiğin üretilmesi ciddi teknik bilgi gerektirir. Kil seçilir. Şekillendirilir. Kuruması beklenir. Pişirilir. Yüzeyi hazırlanır. Boyanır. Motif uygulanır. Bütün bunlar belirli bir zanaat bilgisinin oluştuğunu gösterir. Daha da önemlisi, Samarra seramiklerinin farklı yerleşimlerde bulunması, bu toplulukların birbirinden tamamen kopuk olmadığını düşündürmektedir.
İnsanlar, nesneler, teknikler ve fikirler hareket ediyordu. Samarra seramiklerindeki geometrik motifler bugün bize son derece estetik görünür. Fakat bu motiflerin ne anlama geldiğini kesin olarak bilmiyoruz. Bir üçgeni dağ olarak yorumlayabiliriz. Bir dalga biçimini suyla ilişkilendirebiliriz. Bir başka motifi güneş veya bitki olarak düşünebiliriz. Fakat bunlar kanıtlanmadığı sürece yorum olarak kalır. Bu nedenle tarih öncesi toplumları değerlendirirken önemli bir metodolojik ilkeye dikkat etmek gerekir: Gördüğümüz sembol ile o sembolün anlamı aynı şey değildir.
Arkeoloji bize nesneyi gösterebilir. Fakat nesnenin üreticisinin zihnindeki anlamı her zaman gösteremez. Samarra seramikleri bize estetik bir dünya hakkında güçlü bilgiler verir; o dünyanın sembolik dilinin tamamını ise henüz okuyamayız.
Ölüm, beden ve uzak coğrafyalar
Tell es-Sawwan’ın en dikkat çekici buluntularından biri mezarlardır. Özellikle çocuklara ait mezarlarda çeşitli mezar eşyalarının bulunması, ölümün belirli ritüeller çerçevesinde ele alındığını düşündürmektedir. Alabaster kaplar ve insan figürinleri bu buluntular arasında dikkat çeker. Burada da ihtiyatlı olmak gerekir. Bir mezara eşya bırakılması, toplumun ölümle ilgili belirli düşüncelere sahip olduğunu gösterebilir. Fakat bundan doğrudan “şu dine inanıyorlardı” sonucunu çıkaramayız. Aynı durum figürinler için de geçerlidir. Özellikle kadın figürinleri uzun süre “ana tanrıça” veya “bereket tanrıçası” biçiminde yorumlanmıştır. Fakat modern arkeoloji bu konuda daha temkinlidir. Bir kadın figürini; ritüel nesnesi, oyuncak, kimlik göstergesi, ataları temsil eden bir nesne veya bugün anlamını bilmediğimiz başka bir kullanım nesnesi olabilir. Dolayısıyla Samarra insanının düşünce dünyasını kavramaya çalışırken, arkeolojik verinin izin verdiği ölçünün dışına çıkmamak gerekir. Samarra dünyasının başka bölgelerle ilişkisini gösteren önemli buluntulardan biri de obsidyendir.
Özellikle Hakemi Use’daki taş aletler arasında obsidyenin yüksek oranda kullanıldığı görülmektedir. Obsidyen kaynakları sınırlı bölgelerde bulunduğundan, bu hammaddenin farklı yerleşimlere ulaşması insanların salt kendi köylerinin çevresinde yaşamadığını göstermektedir. Doğu Anadolu ve Van Gölü çevresi Yakın Doğu’nun önemli obsidyen kaynakları arasındadır. Dolayısıyla Mezopotamya’nın kuzeyi ve Mezopotamya’nın güneyi arasında malzeme hareketliliği vardı. Buna “ticaret” demek mümkündür, fakat modern anlamdaki pazar ekonomisini düşünmemek gerekir. Hediyeleşme, değiş tokuş, karşılıklı ilişkiler ve topluluklar arası hareketlilik de bu ağların parçası olabilir.
Önemli olan şudur: Samarra dünyası kapalı bir köyler dünyası değildi. İnsanlar birbirleriyle temas ediyordu. Samarra döneminde henüz şehirlerden söz etmiyoruz. Saray yoktu. Devlet bürokrasisi yoktu. Yazı yoktu. Krallık yoktu. Anıtsal tapınaklar yoktu. Fakat bu durum Samarra toplumlarının basit veya örgütsüz olduğu anlamına gelmez.Tam tersine, daha sonraki kent toplumlarının ortaya çıkmasını mümkün kılacak bazı süreçlerin temelleri bu dönemde görülmeye başlar.
Tarım üretimi artar.
Depolama önem kazanır.
Yerleşimler büyür.
İş bölümü çeşitlenir.
Seramik üretimi gelişir.
Uzak mesafeli bağlantılar güçlenir.
Ritüel pratikler belirginleşir.
Bütün bunlar zaman içerisinde çok daha karmaşık toplumsal yapıların oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Bu nedenle Samarra’yı bir “uygarlık” olarak adlandırmak yerine, uygarlığa giden uzun tarihsel dönüşümün önemli aşamalarından biri olarak görmek daha doğru olur.
Samarra’dan sonra Mezopotamya’nın özellikle kuzey kesimlerinde Halaf Kültürü belirginleşmeye başlar. Burada da “Samarra bitti, Halaf başladı” şeklinde keskin bir sınır çizmek yanıltıcı olur. Tarih öncesi kültürler günümüz modern devletler gibi doğup ölmezler.
İnsanlar yaşamaya devam eder.
Bazı gelenekler kaybolur.
Bazıları dönüşerek sürer.
Yeni seramik biçimleri ortaya çıkar.
Yeni yerleşimler kurulur.
Eski teknolojiler yeni tekniklerle birleşir.
İnsan toplulukları yer değiştirir.
Dolayısıyla Hassuna, Samarra ve Halaf arasında devamlılık, temas ve dönüşüm vardır. Bu süreç, Mezopotamya’nın daha sonraki kültürel zenginliğinin oluşmasında önemli rol oynar.
Sonuç: Sümerlerden önceki dünya
Samarra Kültürü’nü salt güzel boyalı seramiklerden ibaret görmek, bu dönemin tarihsel önemini küçültmek olur. Samarra dünyasında insan ile nehir arasındaki ilişki değişiyordu. İnsan toprağı daha düzenli biçimde kullanıyordu. Tarım üretimi zamanın örgütlenmesini değiştiriyordu. Depolama geleceği düşünmenin maddi koşullarını oluşturuyordu. Kerpiç mimari yerleşik hayatı daha karmaşık hâle getiriyordu. Seramik üretimi teknik bilgiyle estetik anlayışı birleştiriyordu. Obsidyen gibi hammaddeler uzak coğrafyalar arasındaki ilişkileri gösteriyordu. Mezarlar ve figürinler ise insanların salt maddi dünyayla değil, ölüm, beden ve ritüel gibi daha soyut alanlarla da ilişkiler kurduğunu düşündürüyordu. Bütün bunların henüz şehir, devlet veya yazı olmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Fakat tarih zaten salt şehirlerden ve devletlerden oluşmaz.
Bir uygarlığın tarihi, o uygarlığın ortaya çıktığı gün başlamaz. Onu mümkün kılan binlerce yıllık deneyim, çoğu zaman yazının olmadığı çağlarda birikir. Samarra insanı Sümer değildi. Fakat Sümer kentlerinin ortaya çıkacağı Mezopotamya’nın çok daha eski tarihsel dünyasının parçasıydı. Dicle’nin suyu, tarlaların emeği, kerpiç evler, depolanan tahıllar, boyalı kaplar, mezarlar, figürinler ve uzak bölgelerden gelen obsidyenler bize aynı şeyi söylüyor: Mezopotamya’nın büyük uygarlıkları bir anda ortaya çıkmadı. Samarra tarihi, binlerce yıl boyunca köylerde, tarlalarda, nehir kıyılarında ve insanların gündelik hayatlarında biriken küçük dönüşümlerin tarihidir…














