Armağan Öztürk, Medyascope’ta yayımlanan “YENİ Parti niye kuruldu?” başlıklı yazısında, CHP’de yaşanan kopuşu yalnızca örgütsel bir ayrılık olarak değil, uzun yıllar birlikte siyaset yapan kadroların bir arada kalmayı başaramaması üzerinden değerlendiriyor. Öztürk, hukuki ve siyasi mücadele yolları henüz tükenmeden, olağan kurultaya yalnızca altı ay kalmışken yeni bir parti kurulmasını sorguluyor.
Bu değerlendirmede üzerinde durulması gereken haklı noktalar var. Muhalefetin parçalanmasının doğuracağı sonuçlar küçümsenemez. YENİ Parti’nin CHP’den hangi programatik ve ideolojik temelde ayrıldığını açıklaması gerekir. Sadece Erdoğan karşıtlığına, mağduriyet söylemine ve kurucu değerlere yaslanan bir hareketin neden “yeni” olduğu elbette sorgulanmalıdır.

Ancak bütün bunlar meselenin yalnızca bir tarafıdır. YENİ Parti’nin neden kurulduğunu tartışırken daha temel bir soruyu gözden kaçırmamak gerekir:
CHP neden bölündü ve milletvekillerinin üçte ikisini neden kaybetti?
Bu soru sorulmadan yapılacak her değerlendirme, ayrılığın sonuçlarını konuşur fakat nedenlerini yeterince açıklayamaz.
CHP’de yaşananları eski yol arkadaşlarının birbirleriyle anlaşamaması, öfkelerini kontrol edememesi veya aynı çatı altında siyaset yapmayı becerememesi üzerinden okumak mümkün. Fakat bu yaklaşım, siyasal ve hukuki bir krizi kişiler arası geçimsizliğe indirgeme tehlikesi taşıyor.
Karşımızda sıradan bir parti içi hizip çatışması yok. CHP’nin 2023 kurultayında delegelerin oyuyla seçilmiş yönetimi mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırıldı. Seçimi kaybeden eski yönetim yeniden göreve getirildi. Özgür Özel ve beraberindeki 90 milletvekilinin ayrılması da bu müdahalenin ardından gerçekleşti. Üstelik Özel yönetimi, CHP’yi 2024 yerel seçimlerinde uzun yıllar sonra ilk kez ülke genelinde birinci parti konumuna taşımıştı.
Dolayısıyla tartışılması gereken mesele yalnızca insanların neden bir arada kalamadığı değildir. Seçilmiş bir parti yönetiminin mahkeme eliyle görevden uzaklaştırılmasından sonra, o parti içinde özgür ve eşit bir siyasi rekabetin devam edip edemeyeceği de tartışılmalıdır.
Yargının siyasi partilerin iç işleyişi üzerindeki sınırı nerede başlar, nerede biter? Bir partinin yönetimini üyeler ve delegeler mi, mahkemeler mi belirlemelidir? Bir kurultayda usulsüzlük iddiası varsa bunun karşılığı bütün delege iradesini geçersiz saymak ve seçimi kaybeden yönetimi yeniden göreve getirmek midir?
Bu sorular cevaplandırılmadan, ayrılanlara “Neden altı ay daha beklemediniz?” diye sormak yeterli değildir.
Çünkü siyasette altı ay, yalnızca takvimdeki altı aydan ibaret değildir. Parti örgütünün yeniden düzenlenebileceği, delegelerin değiştirilebileceği, muhalif kadroların tasfiye edilebileceği ve siyasi dengelerin bütünüyle farklılaştırılabileceği uzun bir dönemdir. Olağan kurultayın yapılacak olması, adil ve özgür bir liderlik yarışının yapılacağını kendiliğinden garanti etmez.
Daha önemlisi, olağanüstü kurultay taleplerinin kabul edilmediği ve Özel ekibinin parti içinde siyaset yapma imkânının giderek daraldığı bir ortamda “biraz daha beklemek”, tarafsız bir çözüm değildir. Bu, yargı müdahalesiyle oluşturulan yeni durumu fiilen kabullenmek anlamına da gelebilir.

Butlan kararı kimin siyasi projesidir?
Mutlak butlan kararını yalnızca teknik bir hukuk işlemi olarak değerlendirmek mümkün değildir. Kararın verildiği siyasal ortam, müdahalenin hedefi ve ortaya çıkardığı sonuç birlikte ele alındığında karşımıza belirgin bir siyasi mühendislik tablosu çıkıyor.
AKP’yi 2024 yerel seçimlerinde geride bırakarak Türkiye’nin birinci partisi hâline gelen CHP, iktidar açısından giderek büyüyen bir tehdide dönüşmüştü. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar, parti yöneticileri hakkında yürütülen soruşturmalar ve nihayet kurultay iradesinin mahkeme kararıyla geçersiz kılınması birbirinden tamamen bağımsız gelişmeler olarak görülemez.
Bütün bu adımlar aynı siyasal sonucu üretti: İktidar karşısında güç kazanan muhalefet durduruldu, yönetim krizine sürüklendi ve sonunda bölündü.
Bu nedenle mutlak butlan kararını, Erdoğan iktidarının muhalefeti sandıkta yenmek yerine yargı ve devlet gücü aracılığıyla yeniden biçimlendirme siyasetinden ayrı düşünemeyiz. Erdoğan’ın doğrudan talimat verdiğini gösteren bir belge bulunmaması, ortaya çıkan siyasi tabloyu değerlendirmeye engel değildir. Siyasette bir müdahalenin niteliği yalnızca imzayı kimin attığıyla değil, hangi koşullarda gerçekleştiği, hangi amaca hizmet ettiği ve en fazla kimin işine yaradığıyla da anlaşılır.
Ortaya çıkan sonuç açıktır: Yerel seçimlerden birinci çıkan CHP’nin seçilmiş yönetimi uzaklaştırılmış, parti içindeki eski çatışmalar yeniden harekete geçirilmiş, Meclis grubu parçalanmış ve muhalefetin enerjisi iktidarla mücadele etmek yerine kendi iç hesaplaşmasına yönelmiştir.
Bu tablodan en fazla kazanç sağlayan siyasi aktör Erdoğan’dır.
Bu nedenle yaşananları yalnızca Kılıçdaroğlu ile Özel arasındaki liderlik mücadelesi olarak okumak büyük resmi kaçırmaktır. Butlan kararının ürettiği düzen, muhalefeti birleştirmeyi değil parçalamayı; CHP’yi iktidar alternatifi hâline getirmeyi değil, kendi tarihi ve kimliği üzerine tartışan etkisiz bir yapıya dönüştürmeyi amaçlayan siyasi mühendislik mantığı taşımaktadır.
Kılıçdaroğlu yönetiminin sorumluluğu da burada başlıyor. Bir siyasi mühendislik projesinin parçası olmak için mutlaka onun hazırlanmasına katılmak gerekmez. Ortaya çıkardığı imkânı kabul etmek ve bundan yararlanmak da o projenin sonuçlarına ortak olmak anlamına gelir.
Seçimle kaybedilen bir yönetimin yargı kararıyla geri alınması, iktidarın müdahalesine hukuki bir görüntü kazandırmış olabilir; fakat demokratik meşruiyet kazandırmaz. Hukukilik ile meşruiyet her zaman aynı şey değildir. Bir mahkeme kararı, seçmenin ve parti delegelerinin siyasi iradesinin yerini tutamaz.
CHP’de kalanlarla ayrılanların kullandığı dilin giderek sertleştiği açık. Bir zamanlar aynı parti çatısı altında siyaset yapan insanların birbirlerini “hain”, “işbirlikçi” veya “iktidarın aparatı” olmakla suçlaması yalnızca iki partiyi değil, bütün muhalefeti yaralayacaktır.
CHP’de kalmayı ahlaki bir suç gibi göstermek ne kadar yanlışsa, mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılan kadroları partiyi bölmekle suçlamak da o kadar kolaycıdır. İki tarafın birbirini siyasal olarak gayrimeşru ilan ettiği bir mücadeleden demokratik bir alternatif çıkmaz.
Fakat her iki tarafı eleştirmek, her iki tarafı aynı ölçüde sorumlu tutmak anlamına gelmez.
Bir tarafta kurultayda seçilmiş, ardından mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılmış bir yönetim, diğer tarafta seçimi kaybetmesine rağmen yargı kararıyla yeniden göreve gelmiş bir kadro bulunuyor. Bu iki siyasi konumu “eski yol arkadaşlarının anlaşmazlığı” başlığı altında eşitlemek, demokratik meşruiyet sorununu görünmez kılar.

CHP yönetiminin, milletvekillerinin üçte ikisinin ayrıldığı bir tabloda sadece gidenleri suçlaması da yeterli değildir. Böylesine büyük bir kopuş, yönetimde kalanların kendilerine dönüp bakmasını gerektirir. Bir parti yönetimi Meclis grubunun çoğunluğunu kaybetmişse, “Neden gittiler?” sorusunun yanında “Biz onları neden tutamadık?” sorusuna da cevap vermelidir.
CHP’nin tarihsel ağırlığı, kurucu kimliği ve Atatürk’le kurduğu bağ tartışılmaz. Bu miras, CHP’den ayrılan hareketler üzerinde her zaman güçlü bir çekim oluşturmuştur. Geçmişte yaşanan birçok kopuşun ardından yeniden birleşme arayışlarının ortaya çıkması da bunun göstergesidir.
Ancak “baba ocağı” benzetisi, bugünkü siyasal meşruiyet sorununu çözmez. Bir siyasi parti, yalnızca tarihsel geçmişi nedeniyle mevcut yönetiminin her koşulda meşru sayılmasını isteyemez. Kurucu miras, bugünkü yöneticilere parti üzerinde sınırsız bir mülkiyet hakkı vermez.
CHP, Atatürk’ün kurduğu parti olabilir. Fakat CHP aynı zamanda üyelerinin, delegelerinin ve seçmenlerinin iradesiyle yaşayan bir siyasi kurumdur. “Baba ocağına herkes geri döner” düşüncesi, partiyi demokratik bir örgütten çok değişmez bir aidiyet mekânı olarak tarif eder. Oysa siyasi partiler aile değildir. İnsanlar bir partiye doğmaz. İnsanlar bir partiye düşünceleri, talepleri ve siyasi tercihleri nedeniyle katılırlar.
Bu nedenle CHP’den ayrılmak başlı başına ihanet olmadığı gibi, CHP’de kalmak da başlı başına erdem değildir. Belirleyici olan hangi siyasi ilkenin savunulduğu ve hangi demokratik yöntemin benimsendiğidir.
YENİ Parti gerçekten yeni mi?
Bütün bunlar YENİ Parti’yi eleştiriden muaf tutmaz. Tam tersine, 91 milletvekiliyle Meclis’in ikinci büyük siyasi gücü hâline gelen bir parti artık yalnızca uğradığı haksızlığı anlatarak yol alamaz. Neden kurulduğunu açıklamanın ötesine geçerek ne yapmak istediğini ortaya koymak zorundadır.
“Atatürk’ün gerçek partisi biziz” demek yeni bir siyasi program değildir. Kuruluş gününü Lozan’ın yıl dönümüne denk getirmek, altı oku sahiplenmek ve kurucu değerlere bağlılık bildirmek tarihsel süreklilik açısından anlamlı olabilir. Ancak bunlar Türkiye’nin güncel sorunlarına kendiliğinden cevap vermez.
YENİ Parti’nin açıklaması gereken temel meseleler var:
- Ekonomik krize karşı hangi programı uygulayacak?
- Kürt meselesinde nasıl bir yol izleyecek?
- Laiklik anlayışı yasaklayıcı mı, özgürlükçü mü olacak?
- Avrupa Birliği, NATO ve bölgesel savaşlar konusunda nasıl bir dış politika önerecek?
- Yargı bağımsızlığını nasıl yeniden kuracak?
- Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yerine ne koyacak?
- Yoksulluk, işsizlik ve gelir adaletsizliği karşısında hangi somut politikaları geliştirecek?
Bu sorulara yeni ve inandırıcı cevaplar veremediği sürece YENİ Parti, yeni bir siyasi hareketten çok, mahkeme kararıyla elinden alınmış CHP’nin başka bir tabela altında devamı gibi görülecektir.
Erdoğan karşıtlığı da tek başına yeterli değildir. Ancak burada başka bir indirgemecilikten kaçınmak gerekir. Seçilmiş siyasetçilerin yargı yoluyla tasfiye edilmesine, belediye başkanlarının tutuklanmasına, siyasi rekabetin eşitsizleştirilmesine ve kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılmasına karşı çıkmak yalnızca “Anti-Erdoğanizm” değildir. Bu itiraz, demokratik düzenin korunmasıyla ilgilidir.
Sorun Erdoğan’a karşı çıkmak değildir, Erdoğan sonrasına ilişkin kapsamlı ve inandırıcı bir Türkiye tasavvuru ortaya koyamamaktır.
CHP, SHP ve DSP’nin birbirleriyle yarıştığı 1990’lı yıllar, bugünkü bölünmeyi anlamak için önemli bir tarihsel örnek sunuyor. Merkez solun parçalanması seçmenin enerjisini tüketmiş ve sağ partilere geniş bir alan açmıştı.
Ancak tarih aynı biçimde tekrarlanmak zorunda değildir. Bugün farklı bir siyasal sistem, farklı bir medya düzeni ve çok daha sert bir kutuplaşma var. YENİ Parti’nin ortaya çıkmasının muhalefeti zayıflatıp zayıflatmayacağını yalnızca parti sayısı belirlemeyecek.
YENİ Parti, CHP’nin mevcut seçmenini bölmekle yetinirse iktidarın işini kolaylaştırır. Buna karşılık CHP’nin ulaşamadığı kesimlere ulaşır, demokratik muhalefetin alanını genişletir ve seçimlerde işbirliğine açık bir çizgi izlerse farklı bir sonuç ortaya çıkabilir.
Aynı durum CHP için de geçerlidir. CHP, tarihsel mirasına yaslanarak kaybettiği seçmenlerin zorunlu olarak geri döneceğini düşünürse yanılabilir. Yargı kararıyla elde edilen yönetim yetkisi, seçmenin siyasi onayının yerini tutmaz.

Muhalefeti 1990’ların parçalanmış yapısına götürecek olan iki ayrı partinin varlığı değil, bu iki partinin iktidara karşı mücadele etmek yerine birbirlerini yok etmeye yönelmesidir.
YENİ Parti’nin neden kurulduğu elbette sorgulanmalıdır. Programı, kadroları, toplumsal karşılığı ve CHP’den farkı henüz yeterince belirgin değildir. Yalnızca mağduriyet üzerinden siyaset yaparsa kısa süre içinde kendi varlık nedenini tüketebilir.
Fakat soru yalnızca ayrılanlara yöneltilemez.
CHP yönetimi de neden seçimle değil mahkeme kararıyla göreve döndüğünü, olağanüstü kurultay yollarının neden işletilmediğini, milletvekillerinin üçte ikisini neden kaybettiğini ve seçmenin karşısına hangi siyasi meşruiyetle çıkacağını açıklamak zorundadır.
CHP’nin yaşadığı bölünmeyi yalnızca öfkeye, kişisel ihtiraslara veya birlikte yaşayamama sorununa bağlamak kolaydır. Zor olan, yargının siyasete müdahalesini, parti içi demokrasinin çöküşünü, Erdoğan iktidarının bu bölünmedeki rolünü ve yargı müdahalesinden yararlanmayı kabul eden anlayışı tartışmaktır.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca “YENİ Parti niye kuruldu?” değildir.
Daha yakıcı soru şudur:
Türkiye’nin en köklü siyasi partisi; seçilmiş yönetimini, Meclis grubunun büyük çoğunluğunu ve iktidar alternatifi olma iddiasını nasıl kaybetti?
Bu soruya dürüst bir cevap verilmeden ne CHP yeniden toparlanabilir ne de YENİ Parti gerçek anlamda yeni bir yol açabilir. Çünkü bazen ayrılanların neden gittiğini anlamak için kapıdan çıkanlara değil, onları o kapıya getiren koşullara bakmak gerekir.














