Nur Mehmet Güler yazdı: Nasıl bir demokrasi istiyoruz? -1

Çerçeve yasa eksik, yetersiz yanlarına rağmen birkaç gün içinde meclisten geçecek. Demokratik dönüşümün önündeki en büyük engellerden biri kalkmış olacak. Demokratik Cumhuriyet’i, nasıl bir demokrasi istediğimizi tartışmanın tam zamanı.

Peki seçimlerin olması, parlamenter sistemin güçlendirilmesi, anayasal kurumların işlemesi, yargının bağımsız olması demokratikleşme sorununu çözecek mi? Yoksa bunların ötesine geçen daha köklü arayışlara mı yönelmeliyiz?

Öncelikle demokrasi, belli prensiplerle tamamlanmış ve değişmez bir yönetim modeli değildir. Neredeyse her tarihsel dönemde yeniden tanımlanmış, sınırları toplumsal mücadelelerle genişlemiş ya da daralmış ve toplumun siyasal özne hâline gelmesiyle orantılı derinleşmiş dinamik bir sosyo-politik ilişki sürecidir.

Örneğin günümüzde “Batı demokrasisi” olarak tanımlanan siyasal modeli yalnızca burjuvazinin eseri olarak görmek büyük yanılgı olur. Avrupa’da demokratik kurumların gelişmesi, sermaye ile emek arasındaki tarihsel mücadelelerin, kadın hareketlerinin, ezilen halkların, toplumsal muhalefetin ve demokratik örgütlenmelerin ortak sonucudur. Hatta Avrupa’da yirminci yüzyılda liberal demokrasinin sınırlarını zorlayan “sosyal demokrasi”, kıta geneline yayılan sosyalist hareketlerin ve dolaylı olarak Ekim Devrimi ve sonuçlarının etkisiyle mümkün oldu.

Nasıl bir demokrasi
Nur Mehmet Güler yazdı: Nasıl bir demokrasi istiyoruz? -1

Yani esasında demokrasinin bugünkü kapsamı, burjuvazinin başlangıçta çizdiği sınırların aşılması ile ortaya çıktı.

Liberal demokrasiyi kapitalist toplumun ekonomik ve sınıfsal ilişkilerinden bağımsız ele almayan Marx ve Engels, burjuva demokrasisinin sınıfsal sınırlarını eleştirirken demokratik haklar için verilen mücadeleyi hiçbir zaman önemsiz görmediler. Aksine işçi sınıfının örgütlenmesi, siyasal deneyim kazanması, toplumsal meşruiyet oluşturması ve kendi bağımsız siyasal iradesini geliştirmesi bakımından vazgeçilmez bir mücadele alanı olarak değerlendirdiler.

Onlara göre, devlet ve hukuk tarafsız kurumlar değildi. Devleti belirli üretim ilişkileri ve sınıfsal dengeler içinde biçimlenen siyasal bir yapı olarak tanımladılar. Bu tanım demokrasi teorisine önemli bir katkı sağladı ancak devletin ekonomik, toplumsal ve kültürel yaşam üzerindeki etkisi aynı önemde ele alınmadı.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında dünyayı cehenneme çeviren büyük savaşlar, yükselen faşizm ve totaliter reel sosyalizm deneyimleri daha köklü demokrasi arayışlarını gündeme getirdi. Artık iktidarı üretim araçları üzerindeki mülkiyet ya da devletin zor aygıtları üzerinden açıklamak yetersizdi. Toplumsal egemenlik, “açık zor” araçları dışında kültür, eğitim, medya, gelenekler ve gündelik yaşam içinde rıza üretilerek de kuruluyordu.

İktidarı sadece güvenlik araçlarıyla sürdürmek giderek zorlaşıyordu. Elbette iktidarlar devleti, güvenlik aygıtlarını ve hukuku kullanmaya devam ettiler; fakat artık kalıcı egemenliklerini toplumun önemli bir bölümünün rızasını üreterek inşa etmek zorundaydılar. Okullar, medya, dinî kurumlar, kültür, aile, üniversiteler ve sivil toplum örgütleri bu rızanın üretildiği alanlardı. Gramsci’nin hegemonya olarak tanımladığı bu yapı sayesinde belirli bir toplumsal grup kendi çıkarlarını toplumun ortak çıkarıymış gibi sunabiliyor ve geniş kesimlerin onayını alabiliyordu.

Çok tanıdık gelen bu tablo bize demokrasinin sadece devlet kurumları ve seçim sonuçları üzerinden anlaşılamayacağını açıkça gösteriyor.

Kısacası seçimlerin düzenli olarak yapılması, toplumun özgür iradesinin kendiliğinden ortaya çıktığı anlamına gelmiyor. Siyasal tercihler, egemen kültür, medya düzeni, eğitim sistemi, ekonomik bağımlılıklar ve toplumsal korkular içinde biçimlendiriliyor. Yani özgür ve bilinçli bir kabul olması gereken “rıza” manipülasyonun, korkunun, bağımlılığın ve sürekli tekrarlanan söylemlerin ürünü olarak karşımıza çıkıyor.

Bu da gösteriyor ki, demokratik mücadele esasında siyasal iktidarın ele geçirilmesi ya da devlet kurumlarının değiştirilmesi ile sınırlandırılamaz. Toplumun düşünsel ve ahlaki dünyasında yeni bir demokratik zihniyet kurma mücadelesi olarak görülmelidir.

Adorno ve Horkheimer’ın “kültür endüstrisi” kavramı, sanatın, haberin, eğlencenin ve gündelik yaşamın piyasa mantığına tabi hâle gelmesini ifade ediyor. Kültürel ürünler farklılık ve özgürlük görüntüsü yaratırken toplumu benzer düşünce ve davranış kalıpları içine çekebilir. Birey, özgür yurttaş olmaktan çok edilgen bir tüketiciye dönüşebilir.

Bu koşullarda demokratik kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürürken eleştirel düşünme kapasitesi zayıflıyor. Toplum seçimlere katılıyor; fakat gündemin nasıl belirlendiğini, hangi seçeneklerin neden görünür hâle getirildiğini ve hangi düşüncelerin sistematik olarak dışlandığını sorgulamıyor.

Frankfurt Okulu’nun “araçsal akıl” eleştirisi de bu bakımdan önemlidir. Akıl, hakikati, adaleti ve ortak iyiyi arayan bir yeti olmaktan çıkarak belirlenmiş amaçlara ulaşmanın teknik aracına dönüştüğünde demokrasi de bir yönetim tekniğine indirgeniyor.

Böyle bir düzende seçimler yapılabilir, parlamentolar çalışabilir ve hukuki prosedürler sürdürülebilir. Ancak toplumun karar süreçlerine gerçek katılımı, eleştirel düşünme kapasitesi ve özgür iradesi giderek zayıflar.

Bugünün yapay zeka destekli dijital platformları, algoritmaları, sosyal medya ağları ve büyük veri sistemleri düşünüldüğünde bu tablo daha da yakıcı hâle geliyor. Artık yalnızca devletler ya da geleneksel medya değil, küresel teknoloji şirketleri de insanların neyi göreceğini, ne hakkında konuşacağını ve hangi siyasal tercihlere yöneleceğini etkileyebiliyor hatta belirliyor.

Bu durumda bir siyasal karar, sadece çoğunluk tarafından desteklendiği için demokratik ve meşru sayılamaz. Açık ki toplumsal rıza ve demokratik meşruiyet kaynağını sadece seçimler ve hukuki mevzuatlardan alamaz. Meşruiyet, özgür ve eşit yurttaşların baskıdan arınmış bir kamusal alanda düşüncelerini açıklayabilmeleri, birbirlerini dinleyebilmeleri ve ortak kararların oluşumuna katılabilmeleriyle ortaya çıkar (Habermas).

Bu yaklaşım, demokrasiyi yalnızca oyların sayılmasına dayanan niceliksel bir mekanizma olmaktan çıkarır. Demokratik kararın niteliği, o kararın hangi tartışma, katılım ve müzakere süreçlerinden geçtiğiyle ilgilidir.

Çoğunluk, azınlıkların temel haklarını ortadan kaldıramaz. Devlet, seçimlerden aldığı yetkiyi bizde ve dünyada birçok ülkede görüldüğü gibi sınırsız bir iktidar olarak kullanamaz.

Hukukun üstünlüğü, temel haklar, ifade özgürlüğü, çoğulcu medya ve bağımsız sivil toplum, demokratik meşruiyetin kurucu unsurları olmalıdır.

Habermas’ın “müzakereci demokrasi” yaklaşımı, çok kimlikli ve çok kültürlü toplumlar bakımından özellikle önemlidir. Ortak yaşam, farklı kimliklerin birbirlerini tanıdığı, eşit ve meşru muhataplar olarak kabul ettiği demokratik müzakere yoluyla kurulabilir.

Ancak burada müzakerenin gerçek anlamda özgür olabilmesi için tarafların birbirine yakın imkânlara sahip olması gerekir. Ekonomik eşitsizliklerin, devlet baskısının, medya tekellerinin ve tarihsel ayrımcılığın bulunduğu bir ortamda biçimsel olarak herkese söz hakkı vermek de yeterli değildir. Kaldı ki bizde o da yok.

Demokratik müzakere, aynı zamanda konuşma ve karar süreçlerine katılabilmenin maddi ve kurumsal koşullarını yaratmayı gerektirir.

Toplumcu demokrasi, demokrasiyi devletin kurumlarından önce toplumun kendi kendini örgütleme kapasitesi üzerinden ele alır. Bu yaklaşımın çıkış noktası, demokrasinin yalnızca devlet tarafından kurulamayacağıdır. Devletin demokratik reformlar yapması önemlidir; ancak toplum örgütsüz, edilgen ve siyasal kararların dışında kaldığı sürece demokratikleşme kurumsal sınırlar içinde kalır.

Toplumcu demokrasi, yurttaşların gündelik yaşamın ve ortak kararların aktif öznesi hâline gelmesini amaçlar. Yerel meclisler, kadın örgütlenmeleri, gençlik yapıları, kooperatifler, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri ve farklı kimliklerin öz örgütlenmeleri bu yaklaşımın temel toplumsal araçlarıdır.

Burada demokrasi, devletin topluma tanıdığı sınırlı bir katılım hakkı değil; toplumun kendi sorunları hakkında karar verebilme ve kendi yaşamını örgütleyebilme potansiyelidir.

Öcalan’ın demokratik ulus yaklaşımı da ulusu tek bir etnik kimlik, dil, kültür ya da inanç üzerinden tanımlayan klasik ulus-devlet anlayışından ayrılır. Demokratik ulus, ortak yaşamı farklılıkların ortadan kaldırılması üzerine değil, farklılıkların eşitliği ve gönüllü birlikteliği üzerine kurmayı amaçlar.

Bu yaklaşım, yurttaşlığı tek kimlikli bir aidiyet olmaktan çıkararak ortak siyasal yaşama katılım temelinde yeniden tanımlar. Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Süryani, Alevi, Sünni, Hristiyan veya başka kimliklere sahip yurttaşların kendi farklılıklarını koruyarak ortak bir siyasal topluluğun eşit üyeleri olabilmesini esas alır.

Toplumcu demokrasinin güçlü yanı, devlet reformuyla toplumsal örgütlenmeyi birbirinin
alternatifi olarak görmemesidir. Devletin hukuk, yurttaşlık ve yönetim anlayışının
demokratikleşmesi gerekir; fakat bu dönüşümü kalıcı hâle getirecek olan, örgütlü toplumun
sürekli katılımı ve demokratik denetimidir.Bu nedenle Demokratik Cumhuriyet, yalnızca
yukarıdan gerçekleştirilecek anayasal ve kurumsal düzenlemelerin değil, aşağıdan gelişen
demokratik toplum örgütlenmesinin de ortak siyasal zemini olarak düşünülmelidir.
Yazının ikinci bölümünde, yirmi birinci yüzyılda demokrasinin güncel sorunları ve ülkemizde
demokratik dönüşümün parametrelerini ele alacağım.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş