Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye’de ne oluyor?

Rojava kaybedildi mi? Kürtler Şam’a teslim mi oldu?

Suriye’de büyük değişim yaşanıyor. Kürtler tarihsel bir eşikten geçiyor. SDG bağımsız askerî yapı olarak sona erdi. Kürtlerin askerî güçleri Suriye ordusuna katıldı. Özerk yönetimin kurumları devlet kurumlarıyla bütünleşiyor. Kürtçe eğitim devam edecek. Kürt siyasal ve askerî kadroları devletin farklı kademelerinde yer alacak.

ABD bunu “tarihî” bir gelişme olarak tanımladı. Fransa olumlu karşıladı. Türkiye, Suriye’nin birliğini güçlendireceğini söylüyor. İsrail pek hoşnut değil gibi. Kürtler arasında sevinç kadar kaygı da var. “Rojava kazanımları kaybedildi mi?”, “Kürtler Şam’a teslim mi oldu?”, “Kürtler ne kazandı ki?” En çok sorulan sorular bunlar.

Peki Suriye bundan sonra nasıl bir ülke olacak? Kürtler, Araplar, Aleviler, Dürziler, Türkmenler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer farklı yapılar nasıl birlikte yaşayacak? Yeni “ilişki niteliği” ne olacak? Baas rejimi benzeri tekçi, merkezi bir ulus devlet yapısı ya da Suriye’nin federe veya özerk alanlara ayrılması seçenek olarak ortadan kalktı mı? Kürtlerin burada etkisi, rolü ne olacak? Kendi geleceklerini belirleyebilecekler mi? Demokratik entegrasyon tartışmasının asıl ilgilendiği konular bunlardır.

Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye'de ne oluyor?
Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye’de ne oluyor?

10 Mart 2025’te Ahmed Şara ile Mazlum Abdi arasında sekiz maddelik bir mutabakat imzalandı. Bu metinde özetle, Kürtlerin siyasal süreçte ve devlet kurumlarında temsil edilmesi kabul ediliyor, Kürt toplumu Suriye’nin asli bir parçası olarak tanınıyor, vatandaşlık ve anayasal hakları güvence altına alınıyor, kuzeydoğu Suriye’deki sivil ve askerî kurumların, sınır kapılarının, havaalanlarının, petrol ve doğal gaz alanlarının devlet kurumlarıyla entegrasyonu öngörülüyordu. Tabii bu anlaşma hayata geçirilemedi. Bugüne kadar karşılıklı suçlamalar yapılsa da Mazlum Abdi, Dilbixwîn Dara’ya verdiği röportajda 10 Mart Anlaşması’nı uygulamak için yeterince çaba göstermemesini hayatındaki en büyük hata olarak tanımlıyor.

Evet, belki de zamanı gelmemişti ancak yaşayarak gördük ki bu gecikmenin bedeli ağır oldu. 6 Ocak 2026’da Halep’te başlayan çatışmalar hızla yayıldı. SDG geniş alanları kaybetti. Büyük savaş, kıyım ve katliam olasılığı, Türkiye’deki süreci de kökten bozacak tarihî riskler yaşandı. 29-30 Ocak’ta yeni bir anlaşmaya varıldı ve süreç yeniden siyasal zemine döndü. Ve 25 Ağustos’ta Mazlum Abdi, SDG’nin bağımsız askerî güç olarak misyonunun sona erdiğini açıkladı…

Tabii bu bir buçuk yıllık süreci sadece askerî güç dengeleri ile açıklayamayız. Suriye sürecinin bir arka planı var. Aralık 2024’te Ahmet El Şara’nın Suriye’nin başına getirilmesi, Türkiye’nin Suriye geçici yönetimi ile olan ilişkisi, Öcalan’ın Rojava ve SDG üzerindeki belirleyici etkisi, ayrıca İsrail’in bölge planları ve tabii ki ABD’nin Orta Doğu’da kurmaya çalıştığı yeni hegemonya ilişkilerini göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekiyor. Esasında bu güçlerin tümünün daha uzun süredir kurdukları stratejileri vardı zaten. Örneğin Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te açıkladığı metinde ayrı devlet, federasyon, idarî özerklik yerine demokratik toplum ve entegrasyonun esas alınacağı açıkça ifade ediliyordu. Yani Suriye ve Kürtler için düşündüğümüzde Kürtler kendi kimliğiyle var olacak, örgütlenecek, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamını geliştirecek, politik irade oluşturacak ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olacaktı. Sonra bu örgütlü Kürt toplumu ortak Suriye devletinin demokratik dönüşümüne katılacaktı. Türkiye’nin Suriye üzerindeki hesapları çok farklıydı başlangıçta; bir yeni Osmanlı hayali bile çok gündemde tutuldu. Halep’e bayrak asma, Şam’da cuma namazı kılma gibi… Ama Türkiye’de yürütülen süreç, Türkiye’yi Suriye’nin demokratik dönüşümü ve Kürtlerle entegrasyon süreci ile paralel bir noktaya getirdi. Bu elbette tarihî bir buluşmadır. İsrail’in bu sürece karşı olduğunu okumak zor değildir. Ama ABD’nin daha küresel perspektif içinde ele aldığı yeni bölgesel güvenlik ve egemonya sistemi, İsrail’in tamamen kendi güvenliğini esas alan agresif konjonktürel yaklaşımlarıyla yer yer çatışıyor. Entegrasyon “stratejisinin” dönemsel olarak ABD’nin bölge politikalarıyla çatışmaması, hatta birçok bakımdan aynı paralelde ilerlemesi büyük bir avantajdır. Bunu bir ABD projesi olarak okumak yanlıştır.

Tekrar Suriye’deki entegrasyon konusuna dönersek: Demokratik entegrasyon mevcut devlete teslim olmak ya da devlet değişmeden Kürtlerin o devletin içine alınması mıdır gerçekten?

Entegrasyon sırasında toplum da devlet de değişir, değişmek zorunda kalır. Demokratik cumhuriyet zaten bu dönüşümün sonucunda şekillenir. Ortada farklı bir “bütün” var olur artık: Birbirini kabul eden parçalar ve yeni bir ilişki ağı…

Geçici Şam yönetimi demokratik bir cumhuriyet değil; devlet yapısını, rejimini, yönetim biçimini tam tanımlamak bile sıkıntılı. Peki bu durumda Kürtler ne yapacak? Suriye’nin demokratikleşmesini mi bekleyecek? Açık ki demokratik cumhuriyet önceden hazırlanmış, tamamlanmış bir bina değil.

Kürtler, Aleviler, Sünniler, Dürziler, Süryaniler, Araplar, kadınlar ve diğer toplumsal güçler devletin kuruluşunun dışında beklerlerse devleti kim demokratikleştirecek? Demokratik entegrasyon demokratikleşmenin sonunda başlayan bir işlem değil ki; demokratikleşmenin kendisidir. Kürtlerin yaptığı da devletin dışında beklemek yerine devletin kuruluş sürecine girip dönüşümün aktif öznesi olmaktır.

Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye'de ne oluyor?
Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye’de ne oluyor?

En çok sorulan sorulardan biri “Rojava kaybedildi mi?” sorusudur. Bu soru anlaşılır. Rojava Kürtler açısından sıradan bir idarî bölge değildi. Uzun süre yok sayılan bir toplum ilk kez kendi kurumlarını oluşturdu, kendi dilini kamusal alana taşıdı, kendi yönetimini kurdu, kendi güvenliğini sağladı. Kadınlar politik ve askerî yaşamın güçlü özneleri hâline geldi. Kürtler kendi kendilerini yönetebileceklerini gösterdiler. Üstelik bu deneyim Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlarla sınırlı kalmadı; Rakka ve çevresindeki Arap nüfusla, Süryanilerle ve başka topluluklarla ortak yönetim modelleri de denendi. Bunların tamamı tarihsel kazanımlardır.

Burada kazanım kavramı önemli; gerçekten kazanım nedir? Bir kurumun adının sonsuza kadar aynı kalması, bayrağının hep aynı yerde dalgalanması, askerî yapısının biçimini değiştirmeden devam etmesi mi? Kürt halkının kendi geleceği üzerindeki karar gücünün artması ya da kalıcılaşması bunlarla sağlanabiliyor mu?

Bir olasılık ve seçenek olarak Kürtler Rojava sınırları içinde kalabilir, kendi alanlarını koruyabilir, ABD ile ilişkilerini sürdürebilir, Irak, Türkiye ve İran Kürtleriyle bağlarını geliştirebilirdi. Peki bunun güvencesi neydi? ABD mi, Şam’ın zayıflığı mı, Türkiye ile ilişkilerdeki geçici dengeler mi, uluslararası konjonktür mü? Çok iyi biliyoruz ki bunların hiçbiri kalıcı değildir. Dün İngiltere vardı, bugün ABD, yarın Çin ya da başka bir güç… Şam yönetimi bugün zayıf, yarın daha güçlü olabilir. Bunlar Orta Doğu realitesinde öngörülebilir şeyler.

Rojava’nın etrafına daha güçlü bir duvar örmek bir güvenlik stratejisi olabilir ama daha ileri bir strateji vardır: Şam’ı Kürtler için tehdit olmaktan çıkarmak. İşte demokratik entegrasyonun iddiası budur.

Kürtlerin güvencesi anayasa mı, federasyon mu, özerklik mi, silahlı güç mü, ABD mi? Elbette bunların tümünün farklı yeri ve anlamı vardır, önemsemek gerekiyor. Ama hiçbiri tek başına kalıcı güvence olarak görülemez. Anayasa otoriter bir devlet tarafından uygulanmayabilir. Federal statü merkezî devletle ağır bir güç mücadelesine dönüşebilir. Özerklik kuşatma altına alınabilir. Dış güç desteği değişebilir. Silahlı güç sürekli savaş hâlinde yaşayamaz. Kaldı ki demokratik toplumculuk barışı, barışçıl yöntemleri “stratejik” olarak esas alıyor; bu çok önemli bir ayrımdır.

Kalıcı güvence özgüçte aranmalıdır. Tabii özgüç silahtan ibaret değil. Örgütlü toplum, politik irade, dil, eğitim, ekonomik kapasite, yerel yönetimler, kadro birikimi, diplomasi ve savunma deneyimi; bunların tümü ve ilişkiselliği içinde toplamı özgüçtür. Birlikte yaşadığınız toplumlarla kurduğunuz demokratik ilişki de özgüçtür. Konjonktür alan açabilir. ABD süreci kolaylaştırabilir. Türkiye Şam üzerindeki etkisini kullanabilir. Fransa destek verebilir. Ama bunların hiçbiri kalıcı yapısal güvence değildir. Konjonktür fırsat yaratır ama esas olarak güvence özgüçten doğar.

Çok sık sorulan başka bir soru var: “Kürtlerin Suriye’yi demokratikleştirmek gibi bir görevi neden olsun?” Aynı soru Türkiye için de soruluyor. “Türklerin veya Arapların demokrasisi neden Kürtlerin sorunu olsun?” İlk bakışta makul görünebilir. Aslında mesele sadece ahlaki görev de değil. Kürtlerin başka halkları kurtarmak gibi omuzlarına yüklenmiş tarihî bir görev tanımı yapılamaz elbette. Asıl mesele kendi özgürlüklerinin koşullarıdır. Suriye demokratikleşmeden Suriye Kürtlerinin kalıcı özgürlüğü mümkün değildir.

Çünkü Kürtler bir adada yaşamıyor. Şam orada. Araplar, Aleviler, Dürziler orada. Türkiye, Irak ve İsrail bölgede. Bütün bu ilişkilerin ortasında yaşıyorlar. Kendi bölgenizde özgür olabilirsiniz ama sizi çevreleyen devlet ve toplumsal ilişkiler düşmanca ise o özgürlüğün büyük bölümünü kendinizi korumaya harcarsınız. Sürekli dış destek arar, sürekli savaş ihtimaline hazırlanırsınız. Böyle bir özgürlük dengelere bağlı ve kırılgan olur. O nedenle Suriye’nin demokratikleşmesi Kürtlerin başka halklar adına üstlendiği bir görev değil, kendi özgürlüklerinin yaşayacağı siyasal coğrafyayı demokratikleştirmeleridir.

Peki Kürtlerin buna gücü var mı? Tek başlarına elbette yok. Zaten mesele Suriye’yi Kürtlerin yönetmesi değil. Aslında beklenen Kürtlerin diğer halklara önderlik etmesi de değildir. Ama Kürtlerin önemli bir avantajı var: örgütlüdürler. Önemsenmesi gereken bir yönetim deneyimleri, askerî tecrübeleri, yerel yönetim birikimleri, kadroları, diplomasi deneyimleri, kadın örgütlenmeleri ve farklı halklarla birlikte yönetim denemeleri var. Bu nedenle Kürtler bütün Suriye’yi tek başına demokratikleştiremez ama demokratikleşmenin güçlü bir aktörü, hatta katalizörü olabilir.

Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye'de ne oluyor?
Nur Mehmet Güler yazdı: Suriye’de ne oluyor?

Öncülük kavramını da başkalarının adına karar veren bir liderlik değil; örgütlü gücüyle ortak değişimi hızlandıran bir toplumsal özne olarak görmek gerekir. Kürtlerin hakkı sadece Kürtlerin meselesi olmaktan çıktığında başka bir ilişki kuruluyor, zorunlu olarak. Alevilerin güvenliği yalnız Alevilerin meselesi olmaktan, Dürzilerin güvenliği yalnız Dürzilerin meselesi olmaktan çıktığında başka bir ilişki, bambaşka bir Suriye olasılığı ortaya çıkıyor. Kısaca, bir topluluğun özgürlüğü diğer topluluğun özgürlüğünün güvencesine dönüşüyor. Demokratik entegrasyonun temel prensiplerinden biri de budur.

İlginçtir, en acımasız eleştiriler bireysel düzeyde de olsa Kürtlerden geliyor. Evet, uzun süre devletsiz kalmış bir halk için kendi bayrağını görmek, kendi kurumunu görmek, Kürtçe tabelayı görmek ve kendisine ait olduğunu hissettiği bir coğrafyaya gitmek önemlidir. Bunlar küçümsenemez. Ama siyasetin uzun vadeli ölçüsü yalnız semboller olamaz. Kürdün onuru kendi diliyle yaşayabilmesidir. Kendi kimliğiyle var olabilmesi, örgütlenebilmesi, kendi yöneticilerini seçebilmesi, ekonomik kaynakları hakkında söz sahibi olabilmesi, çocuğunun hangi dilde eğitim göreceğine karar verebilmesi ve ülkenin anayasası hazırlanırken masada bulunabilmesidir. Onur, kendi geleceğinin öznesi olmaktır.

Bir halkı küçük bir alana kapatıp “Burada istediğinizi yapın ama ülkenin geri kalanına karışmayın” demek belki ilk bakışta özgürlük gibi görünebilir. Ama başka açıdan bakıldığında bu bir siyasal karantinadan farksızdır. Karantinayı özgürlük alanı olarak tanımlayabilir miyiz? Kürtlerin onuru sürekli bir dış gücün korumasına muhtaç yaşamak değildir. Her konjonktür değişiminde varlık korkusu yaşamak değildir. Kendi ortak geleceğinin belirleyicilerinden biri olmaktır.

Kendi kaderini tayin hakkını da bu perspektiften düşünmek gerekir. Bu hak yalnızca ayrı devlet kurma hakkına indirgenemez. Kendi kaderini tayin etmek her gün gerçekleşir. Hangi dilde yaşayacağını, çocuğunun eğitimini, yerel yönetimini, ekonomik kaynakların kullanımını, kültürel yaşamını ve güvenlik politikalarını belirlemek de kendi kaderini tayindir. Ülkenin geleceğinin belirlenmesine katılmak da öyledir. Bir halk kendi hayatını ilgilendiren kararların öznesiyse kendi kaderi üzerinde söz sahibidir. Bu nedenle demokratik entegrasyon kendi kaderini tayin hakkının reddi değil, başka bir biçimidir. Ulus devlet kurarak değil, yaşadığı siyasal bütünü dönüştürerek kendi kaderini tayin etmek olarak tanımlanabilir.

Suriye’deki entegrasyon bölge ülkelerini, özellikle Türkiye’yi, nasıl etkileyecek? Türkiye yıllarca Suriye sınırındaki örgütlü Kürt varlığını tehdit olarak gördü. PYD ve SDG’yi ulusal güvenlik problemi olarak tanımladı. Şimdi SDG birlikleri Suriye ordusuna katıldı. Eski PYD komutanları Suriye ordusunda görev alıyor. Sivil ve güvenlik kurumları devlet kurumlarıyla bütünleşiyor. Kürtçe eğitimin sürdürülmesi öngörülüyor. Müzakerelere yakın kaynaklar, Türkiye ve Irak sınırlarının güvenliğinde eski SDG birliklerinin görev üstleneceğini söylüyor.

Ortaya çok ilginç bir paradoks çıkıyor. Dün Türkiye’nin sınırında tehdit olarak gördüğü askerî kadrolar, yarın Türkiye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü desteklediği Suriye devletinin ordusu içinde aynı sınırın güvenliğinde görev yapabilir. Peki ne değişti? Kürtler aynı Kürtler. Coğrafya aynı. Sınır aynı. Değişen ilişkinin niteliğidir. Dün tehdit olarak görülen Kürtler bugün güvenliğin garantörü. Demek ki esas problem Kürtlerin varlığı değil, Kürtler ile Türkiye devleti arasındaki çatışmalı ilişkiydi. Yürürlükte olan düşmanlık hukukuydu. İlişkinin niteliği değişince, dostluk ve kardeşlik hukuku ön plana çıkınca tehdit olarak görülen toplumsal güç güvenceye dönüşebiliyor. Demek ki tehdidi ortadan kaldırmak için özneyi yok etmek gerekmiyor; tehdidi üreten ilişkiyi değiştirmek yeterli olabiliyor.

Türkiye ile Suriye’nin koşulları elbette aynı değil. Bu nedenle Türkiye’de demokratik entegrasyon Suriye’deki gibi gerçekleşemez. Türkiye’de mesele Kürt kurumlarını devlet kurumlarına bağlamak değildir. Esas mesele, Kürtlerin kolektif varlığının tanınması ve örgütlü politik toplum olarak demokratik cumhuriyetin kuruluşuna katılmasıdır. Türkiye’de Kürtler ve Türklerin toplumsal düzlemde paylaşımları, ortak değerleri, akrabalık ilişkileri, ekonomik ilişkileri çok iç içe geçmiş durumda. Evet, Kürtlerin ağırlıkta yaşadıkları coğrafyada ve genelde büyük bir sosyolojik tabanı, yarım yüzyıllık siyasal mücadele deneyimi, partileri, belediyeleri, dernekleri, kültürel kurumları ve geniş bir kadro birikimi vardır. Süreç daha uzun ve daha zor olabilir ama dönüşüm daha köklü olur. Esas etkisi önyargıları kırmak ve çıtayı rahat yükseltmek olacak diye düşünüyorum.

Türkiye ile Suriye’de yaşananlar elbette aynı süreç değiller ama paralel süreçlerdir ve birbirlerini doğrudan etkiliyorlar. Türkiye’de Öcalan’ın 27 Şubat çağrısıyla başlayan yeni süreç ağır ilerliyor. Suriye’de 10 Mart Anlaşması’yla başlayan süreç de sancılı ilerledi. Bunda SDG kadar Türkiye’nin o dönemdeki politikasının da rolü var. Ocak 2026’da büyük bir kırılma yaşandı, sonra tekrar müzakereye dönüldü. Burada Türkiye’nin Şam üzerindeki etkisi, Öcalan’ın Rojava’daki Kürt hareketi üzerindeki politik-stratejik etkisi ve ABD’nin Şam, Ankara ve Kürtlerle aynı anda ilişki kurabilen konumu belirli bir tarihsel anda kesişiyor. Ama bu aktörlerin amaçları aynı değildir; bunu bir kenara not etmek önemlidir. Mevcut konjonktürde bazı çıkarlar örtüşüyor. Bu kesişme entegrasyon sürecini hızlandırabilir. Ama tekrar vurgulamak gerekir: Bu bir avantajdır, güvence değildir.

Bir de İsrail faktörü var. İsrail’i dışarıda bırakarak bugünkü Suriye’yi analiz etmek mümkün değil. Şam ile İsrail arasında doğrudan güvenlik temasları var. Türkiye ile İsrail arasında ise Suriye’nin askerî yapılanması ve Türkiye’nin etkisi nedeniyle ciddi bir gerilim yaşanıyor. Bu nedenle yeni Suriye devletinin nasıl oluşacağı İsrail açısından da önemlidir.

Kürtlerin devlet yönetiminde güçlü biçimde yer alması burada yeni bir denge yaratabilir. Bunu “Kürtler İsrail’in güvencesidir” diye okumak yanlış olur. Daha doğru ifade şu olabilir: Çoğulcu bir Suriye, tek bir ideolojik veya bölgesel gücün kontrolüne girmiş Suriye’den daha öngörülebilir olabilir. Kürtlerin varlığı bu çoğulculuğun güçlü unsurlarından biri olabilir. Dürzilerin, Alevilerin ve Süryanilerin varlığı da öyle. Demokratik entegrasyon böylece iç düzen kadar Suriye’nin dış ilişkilerini de değiştirebilir.

Burada Ortadoğu’nun kronik bir sorunuyla karşılaşıyoruz. İçeride güvende olmayan toplumlar dışarıda hami arıyor. Kürtler ABD’ye, Dürziler İsrail’e, başka topluluklar İran’a, Türkiye’ye veya başka güçlere bakıyor. Sonra dış güçlerin rekabeti içerideki ayrılıkları daha da derinleştiriyor. Demokratik entegrasyon başarılı olursa bu denklemi tersine çevirebilir. Dürzi kendi güvenliği için İsrail’e ihtiyaç duymuyorsa, Kürt kendi varlığı için ABD askerî korumasına muhtaç değilse, Alevi can güvenliği için dışarıdan koruyucu aramıyorsa demokratik düzen işlemeye başlamış demektir. İç demokratik güvence arttıkça dış hamilik ihtiyacı azalır.

Kürtler dört devlet içerisinde yaşıyor. Bu durum yüz yıldır bir parçalanmışlık olarak görülüyor ve büyük acılara yol açtı. Ama demokratik bir bölgesel düzende bu gerçeklik başka bir anlama da gelebilir. Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtleri Türkiye-Suriye ilişkisini güçlendirebilir. Suriye Kürtleri ile Irak Kürtleri Suriye-Irak ilişkisini geliştirebilir. İran Kürtleri başka bir bağlantı kanalı oluşturabilir. Kürtlerin sınır aşan toplumsal gerçekliği devletleri parçalayan değil, toplumları birbirine bağlayan bir güce dönüşebilir.

Bunun için iki şey gerekiyor. Devletlerin Kürtleri tehdit olarak görmekten vazgeçmesi ve Kürtlerin de özgürlüğü yalnız kendi teritoryal alanlarına kapanmakta aramaması. Bu, Ortadoğu açısından bambaşka bir perspektiftir.

Bütün bunları söylerken Suriye’nin daha demokratik cumhuriyet olmadığını unutmamak gerekir. SDG’nin feshedilmesi, demokratik entegrasyonun tamamlandığı anlamına gelmiyor. Kürtçe eğitimin tanınması, birkaç Kürt yöneticinin Şam’da görev alması da tek başına yeterli değildir. Asıl sınav şimdi başlıyor.

Kürtler politik özne olarak kalacak ve kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olacak mı? Kürtçe eğitim gerçek anlamda uygulanacak mı? Yerel yönetimlerin yetkileri ne olacak? Kadınların Rojava deneyiminde kazandığı mevziler korunacak mı? Kürtler yeni anayasanın hazırlanmasına etkili biçimde katılabilecek mi? Ordu gerçekten bütün Suriye toplumlarının ordusuna dönüşecek mi? Aleviler, Dürziler ve Süryaniler yeni Suriye’nin eşit sahipleri olabilecek mi? Şam merkeziyetçi devlet refleksinden geçebilecek mi?

Bunları henüz bilmiyoruz.

Ama bugün önemli bir şey oluyor. Kürtler kendi küçük alanlarına çekilmeyi tercih etmiyor. Örgütlü güçlerini ortak devletin kuruluşuna taşıyor. Büyük bir risk alıyorlar ama aynı zamanda daha büyük bir siyasal alanın öznesi olmayı deniyorlar. Başarı ölçüsü Rojava’nın eski biçiminin ne kadarının korunduğu olmayacak. Başarı ölçüsü, Kürtlerin kendi kimlikleri, örgütlü güçleri ve politik iradeleriyle Suriye’nin geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi oldukları olacak.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş