Ercan Jan Aktaş yazdı: Kürtler ne istiyor, ne istemiyor?

Bir kez daha en başına döndük: “Kürtler ne istiyor?”la susturulmak istenen hakikat, günümüzde “Kürtler ne istemiyor?”la devam ediyor. Uzun yıllar siyasetin, medya ve basının aktörleri konuşan her Kürt’e; “Anlatın hele siz ne istiyorsunuz?”la başlayan üstten ve hegemonik tavırlarına şimdi de “Kürtler ne istemiyor?”la devam ediyorlar. Dün olduğu gibi bugün de sorulan bu sorularla talep edilen Kürtlerin kendi sözünü söylemesine değil, başkalarının Kürtlerin adına sınır çizmesidir.

Dün o soruyu soranlar asıl mesele, Kürtlerin taleplerinin bilinmemesi değildi; bu taleplerin tanınmak istenmemesiydi. Böylece “Bilmiyoruz, anlatın” söyleminden “Şunu istemeyin, bunu istemiyorsunuzdur” söylemine geçişi kurabilmek pekala kolayca mümkün oldu. “Ne istiyorsunuz?” sorusu kadar “ne istememeniz gerektiği” de dışarıdan belirlenmeye başlanıyor. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi açısından bakıldığında ortada cevaplanmamış bir soru yoktur.

Daha mücadelesinin ilk adımından itibaren hareket, neye karşı olduğunu, neyi savunduğunu, nasıl bir toplumsal ve siyasal düzen tahayyül ettiğini sayısız metin, yayın, kongre kararı, açıklama, savunma ve tartışma üzerinden ortaya koydu, koymaya da devam ediyor. Üstelik bunu yalnızca kendi kadrolarına değil, Türkiye toplumuna, Kürt toplumuna ve uluslararası kamuoyuna dönük olarak da yaptı. Dolayısıyla bugün hâlâ aynı sorunun etrafında dönüp durmak, bilgi eksikliğinden çok başka bir şeye işaret ediyor.

Bilgi eksikliği değil, tanınma sorunu

Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendisini anlatma biçimi üzerine ayrıca durmak gerekiyor. Çünkü bu hareket, yalnızca eylemleriyle değil, düşünsel üretimiyle de kendini var etmiş hareketlerden biridir. Liderliğinden kadrolarına, kongrelerinden yayın organlarına kadar sürekli konuşan, yazan, tartışan ve kendi pratiğini yeniden değerlendiren bir hareketten söz ediyoruz. Abdullah Öcalan’ın yıllar boyunca kaleme aldığı savunmalar, kitaplar ve değerlendirmeler, hareketin kongre ve konferanslarında aldığı kararlar, kadın özgürlük paradigmasından demokratik konfederalizme kadar geliştirdiği kavramlar, bu hareketin ne söylediğini anlamak isteyen herkes için zaten ortadadır.

Dünya devrimci hareketleri içinde kendisini daha çok semboller, kısa bildiriler ya da güçlü bir liderlik imgesi üzerinden ifade eden örnekler de biliyoruz. Zapatistaların Subcomandante Marcos etrafında oluşan anlatısı bunun en bilinen örneklerinden biridir. Buna karşılık Kürt Özgürlük Hareketi’nin en belirgin özelliklerinden biri, kendi düşüncesini sürekli ve uzun soluklu bir yazılı üretim içerisinde tartışmış olmasıdır. Bir hareketin kendisini açıklama biçimleri farklı olabilir; fakat Kürt Özgürlük Hareketi’nin söylediklerinin yokmuş gibi davranılması açıklanabilir bir bilgi eksikliği değildir.

O halde mesele nedir? Kürtler gerçekten ne istiyor sorusunun cevabını bulamamış olmak mı? Yoksa cevabı defalarca verilmiş bir soruyu yeniden sorarak, verilen cevabın siyasal sonuçlarıyla yüzleşmekten kaçınmak mı? Belki de bugün “Kürtler ne istemiyor?” diye sorulmasının nedeni tam da budur. Çünkü “Kürtler ne istiyor?” sorusuna verilmiş cevabı kabul etmek, yalnızca bir talebin varlığını kabul etmek anlamına gelmez; aynı zamanda o talebin ortaya çıkardığı siyasal, hukuki ve toplumsal sonuçlarla yüzleşmeyi de gerektirir. “Kürtler ne istemiyor?” sorusu ise bu yüzleşmeyi ertelemenin, hatta Kürtlerin taleplerini daha baştan belirli sınırlar içerisine hapsetmenin yeni bir biçimine dönüşebilmektedir.

Dün Kürtlerden ne istediklerini anlatmaları isteniyordu. Bugün ise ne istememeleri gerektiği anlatılıyor. Birinde Kürtlerin sözü bilinmiyormuş gibi davranılıyor, diğerinde ise bilinen sözün sınırları çiziliyor. Birinde Kürtlerin talepleri görünmezleştiriliyor, diğerinde o taleplerin meşru sayılabileceği alan dışarıdan tarif ediliyor. Her iki durumda da değişmeyen şey aynı: Kürtlerin kendi sözünün öznesi ve sahibi olması hâlâ başkaları açısından bir sorun olarak ortaya çıkıyor.

Demokratik toplumdan demokratik ulusa

O halde soruyu bir kez daha, fakat bu kez Kürtlerin kendi sözünü esas alarak sormak gerekiyor: Kürtler ne istiyor?

Kürtler, içine doğdukları coğrafyada, birlikte yaşadıkları halklar, inançlar ve kültürlerle birlikte, kendi kolektif kimlik ve haklarının tanındığı; eşitlik, özgürlük ve demokratik katılım temelinde bir yaşam istiyor. Bu talep, yalnızca Kürtlerin siyasal statüsüne ilişkin dar bir talep olarak ele alınamaz. Aynı zamanda Ortadoğu’nun yüzyılı aşkın süredir çözülemeyen temel meselelerinden birine, farklı toplumsal ve kültürel kimliklerin eşit yurttaşlık ve demokratik ortak yaşam içerisinde nasıl bir arada var olacağı sorusuna verilmiş bir yanıttır.

Ortadoğu’nun geçmişi bir tarafa modern siyasal tarihi, farklılıkları demokratik bir çoğulculuk içerisinde bir arada yaşatacak siyasal biçimlerin gelişmediği/ gelişemediği bir coğrafya oldu. Tek bir etnik, dinsel ya da mezhepsel kimliği merkezine alan devlet modellerinin toplumsal yaşamı belirlediği bir coğrafya olmuştur. Bu modeller yalnızca Kürtleri değil; farklı dilleri, inançları, kültürleri ve toplumsal kimlikleri de çoğu zaman makbul olan ile olmayan arasında ayrıştırmıştır. Böylece farklılıklar demokratik yaşamın kurucu unsurları olarak kabul edilmek yerine, ortadan kaldırılması, asimile edilmesi ya da siyasal alanın dışına itilmesi gereken sorunlar olarak ele alınmıştır.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin yarım yüzyıla yaklaşan mücadele ve düşünsel üretim deneyimi içerisinde geliştirdiği perspektif, tam da bu tarihsel soruna başka bir siyasal cevap üretme iddiasındadır. Bu perspektifte Kürtlerin özgürlüğü, başka halkların özgürlüğünden ayrıştırılmış bir özgürlük projesi olarak değil; bütün toplumsal farklılıkların eşit ve özgür biçimde kendisini ifade edebildiği demokratik bir toplumsal düzen arayışının parçası olarak ele alınmaktadır. Demokratik toplum ve demokratik ulus kavramları da bu bağlam içerisinde anlam kazanır. Buradaki ulus anlayışı, ortak yaşamı tek bir etnik kimlik, dil ya da inanç etrafında homojenleştiren klasik ulus-devlet anlayışından farklı olarak, farklı kimliklerin kendi özgünlüklerini koruyarak ortak bir siyasal ve toplumsal yaşam kurabilmelerine dayanır.

Bu nedenle Kürtlerin talebini yalnızca “Kürtler için ne istiyorsunuz?” sorusuyla sınırlamak da eksik kalır. Çünkü ortaya konulan perspektif, yalnızca Kürtlerin kendi kolektif haklarının tanınmasını değil, bu hakların bütün halkların, inançların, dillerin ve kültürlerin eşitliğiyle birlikte düşünülmesini öneriyor. Kürt meselesine ilişkin geliştirilen demokratik çözüm perspektifinin özgünlüğü de burada ortaya çıkıyor. Amaç, bir halkın başka halklar üzerinde üstünlük kuracağı yeni bir siyasal hiyerarşi yaratmak değil; hiçbir halkın, inancın veya kimliğin diğerleri karşısında üstün ya da ayrıcalıklı olmadığı bir ortak yaşamın koşullarını yaratmak.

Bu açıdan bakıldığında Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu paradigma, yalnızca Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir öneri değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun siyasal yapılanmasına ilişkin daha geniş bir eleştiridir. Tek bir etnik aidiyet, tek bir dil, tek bir inanç ya da tek bir ulusal kimlik üzerinden kendisini kuran siyasal sistemlerin farklılıkları tehdit olarak gördüğü yerde, demokratik toplum ve demokratik ulus fikri farklılıkları toplumsal yaşamın kurucu unsurları olarak kabul etmektedir.

Belki de bu nedenle Kürtlerin bugün ne istediğini anlamak, yalnızca Kürtlerin taleplerini sıralamakla mümkün değildir. Aynı zamanda onların neden böyle bir siyasal ve toplumsal tahayyül geliştirdiğini anlamayı gerektirir. Çünkü bu talep, yalnızca geçmişte yaşanan inkâr, imha, asimilasyon ve dışlanma deneyimlerine verilmiş bir cevap değildir; aynı zamanda Ortadoğu’nun geleceğinin nasıl kurulacağına ilişkin bir öneridir.

Bir başka ifadeyle Kürtler, yalnızca kendileri için daha fazla özgürlük istemiyor. Özgürlüğün kendisini bütün farklılıkların birlikte yaşayabilmesinin kurucu ilkesi haline getiren bir siyasal düzen istiyor. Kendi kimliğinin, dilinin, kültürünün ve kolektif varlığının tanınmasını isterken, bunu başka halkların ve inançların inkârı üzerine kurmuyor. Tam tersine, kendi özgürlüğünün başkasının özgürlüğünden ayrı düşünülemeyeceği bir yaşamı savunuyor. Bu nedenle mesele, Kürtlerin ne istediğini hâlâ anlayamamış olmak değildir. Mesele, onların söylediklerinin siyasal anlamını kabul edip etmemektir. Kürtlerin talebi, kendileri için ayrıcalık değil eşitlik; başkaları üzerinde egemenlik değil özgür ortak yaşam; tekçilik değil çoğulculuk; dışlanma değil demokratik katılım; inkâr değil tanınmadır.

Ve belki de bütün bunların en yalın ifadesi şudur: Kürtler, yüzyıllardır farklılıkları yok ederek ayakta kalmaya çalışan bir Ortadoğu yerine, farklılıkların kendisiyle birlikte yaşayabildiği bir Ortadoğu istiyor. Tek bir kimliğin, tek bir inancın ve tek bir siyasal merkezin kendisini bütün toplumun yerine koyduğu bir coğrafya yerine, halkların, inançların, dillerin ve kültürlerin birbirini yok etmeden var olabildiği bir coğrafya istiyor. Halklar ve inançlar mezarlığına dönüştürülmüş bu coğrafyanın, halkların ve inançların özgürce bir arada yaşayabildiği bir bahçeye dönüşmesini istiyor.

İkinci soruya tekrardan dönersek; Kürtler ne istemiyor? Kürtler, kendilerini inkâr eden, kimliklerini ve kolektif varlıklarını tanımayan; tek bir etnik, dinsel, mezhepsel ya da ulusal kimliği bütün toplumun üzerinde tanımlayan bir siyasal düzen istemiyor. Kendi dilinin, kültürünün ve kimliğinin yok sayıldığı; farklılıkların tehdit, sapma ya da güvenlik sorunu olarak görüldüğü; eşitliğin tek tipleştirme, yurttaşlığın ise inkâr ve asimilasyon üzerinden kurulduğu bir yaşamı istemiyor. Kendi özgürlüğünü başka halkların özgürlüğünün önüne koyan bir ayrıcalık rejimi kadar, kendi varlığını başkalarının varlığını inkâr ederek kuran bir milliyetçiliği de istemiyor.

Devletin, toplumun farklılıklarını tanımlayan ve sınırlandıran tek otorite olduğu; siyasetin merkezileştirildiği, toplumsal iradenin vesayet altına alındığı ve halkların kendi gelecekleri hakkında söz kurma hakkının ellerinden alındığı bir düzeni istemiyor. Başka bir ifadeyle Kürtlerin itirazı yalnızca kendilerine uygulanan inkâra değil; inkârı, asimilasyonu, tekçiliği, merkeziyetçiliği ve hiyerarşiyi yeniden üreten siyasal zihniyetedir.

Kürtler, geçmişin halklar ve inançlar arasında ördüğü duvarların, geleceğin de kaderi olmasını istemiyor. Bir halkın özgürlüğünün başka bir halkın özgürlüğüne tehdit olarak sunulduğu; farklı kimliklerin birbirinden arındırılmış ayrı dünyalara hapsedildiği; devletin ya da herhangi bir siyasal gücün toplum adına konuştuğu bir gelecek istemiyor. Kendi kaderini tayin etme hakkını başkalarının kaderini tayin etme hakkına karşı konumlandırmıyor; özgürlüğü egemenlik kurma hakkı olarak değil, birlikte ve eşit yaşayabilmenin koşulu olarak ele alıyor.

Bu nedenle Kürtlerin “istemediği” şey, yalnızca belirli bir devlet modeli ya da belirli bir siyasal uygulama değildir; insanları tek bir kimliğe, tek bir hakikat anlayışına ve tek bir siyasal merkeze mahkûm eden bütün bir tahakküm biçimidir. Kürtler, kendilerinin de başkalarının da özgür olmadığı bir düzeni istemiyor. Tam da bu nedenle kendi özgürlüklerini bütün halkların, inançların, dillerin ve kültürlerin özgürlüğünden ayırmıyor; halklar ve inançlar mezarlığına dönüşmüş bir coğrafyanın, hiçbir kimliğin diğerine hükmetmediği, farklılıkların tehdit değil yaşamın kendisi olduğu demokratik bir bahçeye dönüşmesini istiyor.

Asıl mesele, Kürtlerin ne istediğini yeniden sormak değil; Kürtlerin verdiği cevabı duyacak, tanıyacak ve onunla birlikte yeni bir yaşam kuracak siyasal cesareti gösterebilmektir. Çünkü mesele yalnızca Kürtlerin geleceği değildir; Kürtlerin özgürlüğünün nasıl karşılandığı, bu coğrafyada demokrasinin, çoğulculuğun ve birlikte yaşamanın mümkün olup olmadığını da belirleyecektir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş